post-depresif iç dökümü

Son birkaç haftadır klasik kendi kendime konuşmalarım çığrından çıkmış bir hal aldığı için kesinlikle düşüncelerimi bir düzene sokup toparlayamıyor, dolayısıyla yazamıyordum da. Sanırım yıllık kış depresyonuma biraz erken girdim, kendisi pms ile birleşip beni öldürmeye kalkıştı hatta ama sanırım onu dün yendim, akşam yeni odamın camında ilk kez gizlice sigara içerken o duyguyu büktüğümü hissettim çünkü. Hani bazı şeyler olur, belli bir şekilde gördükçe acı verirler, sonra iki kelimenin gücüyle o ruh halini büker bambaşka bir açıdan bakarsın ya. Öyle.

Bu dönem mutsuz hisseden yalnızca ben değilim, hatta anladığım kadarıyla çevremdeki hemen hemen herkes böyle. Bu duruma havaların sebep olduğuna dair inancımı kuvvetlendiren bir fenomen. Geçen hafta sonu üç haftanın ardından İstanbul’a gidebildim, ruh halimi düzeltmesine bel bağlamak gibi geri zekalıca bir beklentiye girmiş olduğum için tabi ki düzeltmedi, Anı’yla buluştuğumda manide gibiydim, ertesi gün Sinan Karga’nın yemeklerinden masa hazırlarken bile somurttum, bir tek Tevfik abi iltifat ettiğinde yüzüm güldü valla. Çok tatlıymışım, bir de şu asalaktan kurtulsam (Sinan’ı sevmiyor) tam olacakmışım, ama gönülmüş işte ota da konarmış boka da. Buna gülmemin sebebinin biraz da Sinan’da gönlüm falan olmaması olacağını beni tanıyan herkes anlamıştır diye düşünüyorum. Çocuk bir hafta sonu araba kiralayıp Riva’ya kaçalım diyor, ben olur derken içimden o malum hafta sonu için bahaneler üretmeye başlıyorum. İlişkimiz hakkında konuşmanın yakınından bile geçemiyor, uzaklığımı depresyonuma verip susuyorum. Ve ertesi gün buluşalım diye plan yapıyor, ertesi gün aradığındaysa açmıyor, Burhan’la sigara içip sevişiyorum. Evet.

Burhan’ın pazar sabahı araması, yine bükmemiş olsam, beklemediğim bir şeydi. Uykulu ses tonu uykuya daveti çok tanıdık, eve gittiğimde kapıyı açıp gidip yatağa yatışı çok tanıdık. Ysera’yı sevmek, Burhan’ın yatağına uzanmak, sıkıca saran kollarının arasına yerleşmek çok tanıdık tanıdık tanıdık. Ve yine en beklemediğim anda, birden alevlenişimiz… Bu sefer eskiye göre daha çok sohbet ettik. Ciddi ciddi konuşabildik yani. Adana’yı nasıl küçülmüş bulduğundan, intihar düşünceleriyle yazdığı şarkıdan, benim ve onun depresyonundan, Amerikan futboluna başladığından beri edindiği ikinci kasık yırtığından söz ettik. Uykuya dönmeye karar verdiğinde sweatshirtünü çıkardı, ona değil Ysera’ya geldiğimi, arada ona mecburen katlandığımı söylediğimde güldü. Yanına uzandıktan iki dakika sonra ben de kazağımı çıkarmak zorunda kaldım çünkü o bildik sıcaklığı sırtımdan tüm vücudumu ısıtmaya başlamıştı. Omuzları üşürken uyuyamayacağını öğrendim, o da boynumu sıkan elinden tahrik olduğum öğrendi. Domine etmekle ilgili teorisini açıklarken göz göze gelip sırıttık, sonra ondan bekleneni yaparak bunu bana karşı kullanmaya karar verdi. Tek kolu boynumda, diğer eli vücudumda dolaşırken tahrik olup olmadığımı sorguluyordu ve ben boynumu sıktığı derecede yorganı elimde sıkarken hayır cevabında ısrar ediyordum çünkü bizim en güzel foreplayimiz bu küçük oyunlarımız. Sonra kalkıp sigara sardı, önceki akşam çok içtiği için, küçük. Odasında içmeyi bıraktığı için balkona çıktık, şezlongda oturup güneşi izlerken ona The Good & The Bad Guy dinlettim. İkinci nefeste kafası vuran sigara bitince içeri döndük, kendimi yatağa attım ve şarkı seçip yanıma gelmesini beklemeye başladım. Beklerken en çok odaklandığım ses onun nefes sesi oldu, odanın duvarlarında yankılanıyormuş gibi duyuyordum. Gelip kollarını göğsümde birleştirdiğinde nefesini aynı netlikle takip etmeye devam ettim, ta ki nefeslerimiz onu tahrik edecek kadar senkronize olana kadar. O noktadan sonra hafif hafif sevişmeye başladık, elleri belimde yavaşça gezinip birden sıkıyordu, omzumu sertçe ısırıyor ama hiç canımı acıtmıyordu. Arada küçük tereddütlere düştüğüm, hatta bir noktada yaşadıklarımızı hatırlayıp aniden çok üzüldüğüm için kesintili bir sevişme oldu. Yumuşak bir sesle üzülmememi söyleyip sebebini sordu, ama sesimin çok titreyeceğini bildiğim için konuşamadım, yine de tahmin ettiğini düşünüyorum. Genel anlamıyla çok çok ateşli bir sevişmeydi, şarkı sözleriyle, kitap karakterleriyle, vampirlerle ilgili şakalaşmamız, ona ter kokusundan rahatsız olmamamın seksle ilişkili oluşunu açıkladıktan sonra sarılırken terlediğini özellikle belirtmesi gibi küçük ayrıntıları da atlamayayım. Çift kişilikli olduğuna karar verdiğimi ve savunma mekanizmalarını nasıl kullandığını düşündüğümü açıkladım, hak verdi ama ayrıntıya fazlaca giremedi. Bana hoşlandığı kızları gösterdi, bir haftadır flört ettiği bir tanesini anlattı, ben de üstünkörü Sinan’dan bahsettim. Bunlar tabi Güngör eve geldiği için sonuca ulaşamayan sevişmemizden sonra oldu. Gitar çaldığında Ysera’yı okşayarak onu dinledim, kediyi severken sonsuza kadar orada yaşayabileceğimi düşündüm ve anında bu düşüncenin saçmalığı beni güldürdü. Gözlerimden yaşlar gelene kadar esnediğim evden çıktığımdaysa saatlerce yürüdüm, ayakkabının sürtmesi hariç hiçbir yorgunluk hissetmeden. Ve Burhan’ın yanında dağılan depresif havam, çıktığımda hissizlik olarak yeniden tezahür etti. Çamlıca’da, eski okulumun oradan geçerken denizi gördüm ve yanımdan geçen arabada öpüşen çifti. Tüm görüntüler çok net, ama çok donuktu, tıpkı bir film sahnesi gibi. O gece lütfen öleyim diye yalvaracak kadar çok ağladım. Ama bu kez mutsuzluğumun Burhan’la hiçbir ilgisi olmadığını ayırdındaydım.

“Her şey işaretleri nasıl yorumladığına bağlı. Belki böylesi daha güzel olacak.” Burhan sevişme arasında bunu dediğinde kastettiği neydi hiç anlamadım ama bu cümleyi bile başlı başına işaret kabul edecek kadar spiritüel olgunluğma geri erişmiş bulunuyorum, her şeyi anlamsız bulduğum depresyon süreci sonrası. Böylesi, her nasılsa, daha güzel olacak çünkü taşların gittikçe daha çok yerine oturduğunu, kontrolü elime alabildiğimi ve kendimi sevdikçe yaralanamayacağımı anladığımı görüyorum. Öldürmeyen bütün acılar güçlendirdi ve biz sancılı bir süreçten geçerek bu ilişkinin sürekliliği için güçlü olmayı başardık. Bana hoşlandığı kızları tekrar anlatmaya başlaması o kadar hoşuma gitti ki, konuşamadığımız her şey aramızda yeni mesafeler yaratıp ilişkiyi iyice karmaşıklaştırıyordu. Nerede durduğunu bildiğiniz ilişkinin verdiği güven duygusu bu. Asla gelecek için değil, ama olduğu zamanda olduğu haline duyduğunuz güven duygusu. Sıcacık.

Bu duyguyu, yalnızca spesifik Burhan durumunda değil, tüm hayatımda genel anlamıyla tutmak için sürekli üretmem, sürekli çalışmam ve kendimi keşfetmem gerektiğini biliyorum. Pazartesi günü Bilge’yi okulunda ziyarete gittim ve hayatında en çok yer tutan şeyi yaparken, dans ederken onu izledim. Depresyonun verdiği karamsarlıkla birkaç gündür bomboş bir hayat yaşadığıma, asla tamamlanamayıp asla mutlu olamayacağıma inandırmıştım kendimi. Ama “when your dust is settled and your water is clear”, hayatta seni ayakta tutacak tek şeyin belli bir hobi olmadığını anlıyorsun. Burhan’ın içindeki boşluğa yardımcı olamayan hobilerin kimsenin içindeki boşluğu dolduracağına inanmıyorum. O yüzden önce seçilmiş olduğum yola yatırım yapmalı, sonra kendimi meşgul tutacak bir aktivite bulmalıyım. Hayatta neyin benim için daha önemli olduğuna dair bir öncelik sıralaması yapmam gerektiğini biliyorum ve bunu alışkanlıklarımın dayattığı romantik müdahaleler olmadan yapmalıyım. Belki ben de dans eder, veya bir yoga topluluğu bulurum. Yalnızca başka insanlarla birlikte yapılacak bir toplu aktivitenin bana iyi geleceğine inanıyorum. Eğer ki sevmez de yolumu bulamazsam, yine hiçbir yere ait hissedemez ve hiçbir şeyi sürdüremezsem, artık asıl nereye ait olduğumu ve neyi yıllardır farkında bile varmadan sürdürdüğümü daha iyi görüyorum. Hayatımın bir rutinin pençesinde harcanıp gitmesine göz yummayacağım.

Bir yandan da agendama egomla savaşmak gibi nispeten yeni bir başlık ekledim. Yepyeni değil çünkü daha önce düşünüldü, ama eski de değil çünkü üzerinde yeterince çalışılmadı. Ego, onu öldürmeye oynadığımız hamleleri dahi kendi silahını çevirebilecek kadar kuvvetli bir canavar. Ruhumuzu beslemek için kendimize yaptığımız her yatırımı, bunları yapmayanları aşağılamak için kullanacaksak o çabaya girmiş olmanın hiçbir anlamı yok benim gözümde. Kıskandıklarımız da aşağıladıklarımız kadar yük ruhumuza. Her insan birbirinden bağımsız birer şaheser. Ve biz kendi yolumuzda koşuştururken bir kısmıyla çarpışıyoruz yalnızca. Kimseye çakılı kalmayalım, idol belleyecek kadar da, nefret edecek kadar da. İnsanları akışına bırakamayan hayatı nasıl akışına bırakabilir? Ve bittabi, insan, akışına bırakamadığı şeyi sevdiğinden nasıl söz edebilir?

Like what you read? Give pilart a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.