Pt.1

Merhabalar. Bu, geçtiğimiz aylarda Ankara’nın beni nasıl dönüştürdüğünün hikayesidir.

Amsterdam’dan döndüğümde yaşıyor olduğum hayat ile şu an yaşıyor olduğum hayat birbirinden o kadar farklı ki bağlantıyı nasıl kursam emin olamıyorum. Arada geçirdiğimiz bir okul dönemi, takribi 4 ay hatta şimdi neredeyse 5 ay boyunca yaşadığım dönüşümleri yazmamış olmam onları havada bırakmış, sindirmemi güçleştirmiş gibi hissediyorum. Zaten yazmak konusunda sürekli böyle hissediyorum. Çok şey öğreniyor, yazmadan bunları işleyemiyorum. Amsterdam’dan İstanbul’a döndüğümüzde, haliyle, kızlarla bir adaptasyon problemi yaşadık. Etkiyi hafifletsin diye aynı akşam çözdüğümüz Mabel konserine gittik Dorock’ta, o zamanlar çok sevdiğim, yuvam bildiğim Kadıköy’de güzel bir akşam geçirdik. Eve döndüğümde, telefonda Cihan’ın parkta beni beklediğine dair mesajını gördük. Çok sevdiğim, pek emin de olamadan çok sevdiğim sevgilim bankta uyumuş beni bekliyordu. 5 Şubat gecesi. Uyandırdım, sarıldım. Bana aldığı pizzalı çorapları hediye etti. Sonraki günleri kızların onu pek sevmemesini, yanıma yakıştırmamasını gözlemleyerek geçirdim. Cihan’dan kademeli olarak soğumamda bunun etkisi oldu mu bilmiyorum, ama İstanbul’u beraber yaşama şeklimizin çok da hoşuma gitmediğini biliyorum. Şu anda da beni belli meseleler üzerinden rahatsız eden mekanla kurduğum bağlar probleminin o zaman da bu şekilde tezahür ettiğini görebiliyorum, Cihan’ı nasıl Ankara’yla özdeşleştirdiğimi, hatta o evle, odaya çekilip tütsüler yakıp üst üst sigaralar içerek Uykusuz okuduğumuz ve beraber sonsuz makarnalar yapıp yediğimiz o evle nasıl özdeşleştirdiğimi ve bu bağlam dışında ona çok ısınamadığımı… Ta ki Kuzguncuk’taki o akşama kadar. Cihan’ın mahallesi Kuzguncuk, bana ailesinin evini gösterdi, sokakları ve bostanı dolaştık, aldığım kitapları hala okuyamadığım muhteşem sevimli -ve şok şok, gerçekten ucuz- bir sahaf keşfettik. Gecekonduların başladığı eşiğe kadar yürüdük beraber, tam sınırdaki bir kafeye oturduk. Evden bozma, o soğukta zaten bomboş, kocaman bir bahçesi olan sevimli bir yerdi. Çocuk önümüze soba yaktı, muhteşem ateşinde ısınırken ve gökte dolunay parlarken ve birbirimize içimizi, çocukluğumuzu, ailemizi açarken Cihan’ı tamamen görebildiğimi ve onun beni tamamen görebildiğini ve aşkın muhtemelen bu olduğunu hissettim. İkimizle ilgili en sevdiğim şeyleri kendime saklamaya yemin ettim o gece. Çıkarken bize mor çiçekler hediye eden çocuğun büyüsüyle, ikimizle ilgili en sevdiğim şeyleri, o gece gibi geceleri, o anlar gibi gerçeküstü anları kimsenin bilmeyeceğine yemin ettim.

Tabii ki biz bunları yaşarken ülkemiz uslu durmuyordu. İstanbul’dan takip ettim Ankara Üniversitesi’ndeki hocaların KHK’larla birer birer ihraç edilişini, öğrencilerinin polise karşı direnişini, polisin çiğnediği cüppeleri ve gazla copla plastik mermiyle, aynı masaya bile oturamayacağı hocalara saldırışını. Bunları yazmayı gerekli buluyorum çünkü ben dahil kimse unutmasın istiyorum. Geleceğim için duyduğum endişenin, o dönem nasıl boyutlara tırmandığını anlatamam. Şubat ayının ilk yarısında oldu bunlar, Ankara’yla bağımı bir şekilde güçlendiren, çünkü uzaktan izlerken ve korkarken orada olup bir şeylerin değişmesi için direnmeyi deliler gibi istedim, ben, bu işlere her zaman evinde oturarak tepki veren. Tabii hayatımla ilgili çok rahat ve düzende hissettiğim bir dönemle bu olaylar tezatlar oluşturuyordu, nihayet Ankara’ya yeni dönem için geri döndüm. Yeni dönemin beni bugün geldiğim noktaya getirecek gelişmelere gebe olduğunu bilseydim, muhtemelen çok farklı duygularla dönerdim oraya. Yeni okul dönemine ortalamasını daha da yükseltmeye kararlı, sevgilisiyle kurduğu stabil ilişkiden memnun, evinin yollarını yürürken Ankara’da deniz bile gören bir kadın olarak başladım. Farkında olmadan ayağım Kızılay’a alışıyormuş o dönem, bu da bana sonradan çok kapılar açtı. Malum uzunca bir süre kampüsten çıkmamış, ilk kez tek başıma sinemaya gittiğim gün dahi zafer kazanmış hissetmiştim. Sonradan o sinemaya çok gittim, tek başıma veya Cihan’la. Gerçekten büyülü bir fener olan Büyülü Fener’de karmaşık duygular yaşadığım, bazen kaçıp saklandığım, çoğu zaman yüzleştiğim kırmızı koltuklar sinemaya duyduğum geri dönüştürülemez bağı mutlaka etkiledi. İrtibatını kaybettiğim Kerim’i, kendisine düzgün bir teşekkür edebilmek için, çok özlediğim dönemlerden biridir.

“Karanlığına, sıcaklığına, azad edişine ve özgür kılışına hayran olduğum. Hem kalabalık hem bir oluşumuzun müsebbibine. Sonsuz teşekkür.” demişim.

Cihan’ın evinde bana sürpriz hazırladığı kakaolu sütlere sevindiğim romantik günlerden vakit kaldıkça sık sık İstanbul’a gidip gelmeye devam ediyordum. Bu haftasonulardan birinde, Bilge’yle takılıp Emre’yle Acıbadem’e döndüğümüz bir akşam, o pek çok sıradışı harekete kadir “en kötü ne olabilir ki” cümlesini kurdum ve Doğan’a mesaj attım. Cevap vermesini bile beklemiyordum ama konuşmanın geldiği noktada onu yanımıza çağıracak cesareti bulabildim, daha da garibi, evinden kalkıp Gökhan’la beraber yanımıza geldi. Geleceğini söylediği andan itibaren kalbim durdurulamaz bir hızla çarpmaya başladı, büyük çekim duyduğum ve beni o kadar da istemeyen herkesin yarattığı o inkar edileme heyecan, damarlarımda akan kana karıştı, geldiklerinde oturuşumun bile değiştiğine yemin edebilirim. O kendine güvenli, sarsılmaz tavırlarıyla sandalye çekip yanıma oturdu. Yeni tanıştığımız okul arkadaşı Gökhan’la beraber biraz sohbet edip sigara içtik, kibarca teklif ettiği an o geceyi onun evinde geçirmeyi çok istediğimi biliyordum. Anneme Eylül’lerde kalacağımızı söyledik, sinirlendi, rest çektim. O kadar çok istiyordum. Saat 2 civarı, kalktık, Emre’nin durdurma ve Bilge’yi götürme çabalarına karşın yürüdük, arabasının egzozunu boğmasıyla dalga geçtik, Doğan’ın ilk defa adım attığım öğrenci evine gittik. “Sende farklı bir şeyler var” dedi bana, saçıma takdırdığım yeşil ek dışında. Ne olduğunu çözemedi, ama gecenin ilerleyen saatlerinde alıştı. Eskisine oranla daha tıkanan sohbetler ediyorduk ama bizim evin balkonunda yaptığımız “garip” konuşmaları hatırlıyor olması hoşuma gitti, o çok özelimizi, derinimizi paylaştığımız, onlara değer veren tek kişi ben değilmişim demek ki. Beraber şarap almaya çıktık, kilerde klip çekimi için kullandığı heykellere bakmaya girdik. Bezlere sarılı heykelleri açmadık bol bol gülüştük, ışıklar söndüğünde çıkmak üzereydik, “bi yere çarpıcam” paniği yaşadığımda beni belimden tuttu ve “bana çarptın” diye fısıldadı. Öpüşmeye başladık. Ağzının tadının eskisi kadar hoşuma gitmemesi hoşuma gitti, onu aştığımı hissettim. Orada sevişemeyeceğimize kanaat getirip çıktık, şarabı aldık, yanımda olması duygusu kıpır kıpır bir duyguydu, yürüdük, eve döndük. Odaya giremediğimiz vakit Bilge’yle Gökhan’ın içeride ön sevişmeye giriştiğini anladık, güldük. Dördümüz beraber içki içip Rihanna videolarından cinci hoca videolarına kadar bir sürü şey özledik, saatler sabaha yaklaşırken Doğan ortaya şişe çevirmece oynama fikrini attı. Bilge’nin bitirdiği birasının şişesini ortaya koyduk, Doğan’ın ilk sorusu oyun başlamadan önce Bilge’nin kulağına ne söylediğim oldu. Duvarda sevgilisinin fotoğrafı asılıydı, onu söylemiştim. Uzun bir düşünme sürecinin sonunda Bilge, “duvardaki resimlerle ilgili bi şey dedi” dedi sadece. Duvarda 3 resim vardı. Herkes anladı. Kaçamayacağımız cesaret sorularına geldiğimizde birbirimizi soymaya başladık, Doğan mastürbasyon yapmamızı istedi, Bilge Gökhan’ın boynuna kemer taktırıp Doğan’a ağzıyla çıkarttırdı, daha rahat ve sevişmeye daha uygun bir ortam sağlamak için ergence çabalar harcayıp durduk kısacası. Nihayet Doğan oyuna yeni bir format getirdi: şişe döndüğünde ucunu gören kişi odanın öbür kıyısına gidip kulaklarını kapıyor, diğer üç kişi ona başkası üzerinde yapacağı bir görev belirliyor, geri dönen ne yapacağını bilmeden kime yapacağını seçiyor ve yapıyor. Tabii ki çiftleştik. Kulaklarımı kapamadığım için Bilge’nin belirlediğini duyduğum görev, karşımdakini boynunda karnına öpmemi gerektiriyordu. Doğan’ı seçtim. Üstüne vücudumu en seksi şekline sokup gerçekleştirdiğim görevimden sonra kaçınılmak şekilde Doğan boynumu öpmeye başladı, birbirimize sarıldık, üstümüzde yalnızca iç çamaşılarımız vardı. Yatağın öbür ucunda Gökhan’ın Bilge’yi kucağına çektiğini duydum, hava aydınlanıyordu, bir çözüm bulmamız gerekmişti. “Hayır hala kardeşiz” dedim ve güldüm olayın gruba gitmesini, değilse bile aynı yatakta gerçekleşmesini engellemek adına. Bir döşek daha çıkarıp yere attık, Bilge ve Gökhan’a orayı verdik, ve Doğan’la, sevgilisinin fotoğrafı altında, seviştik. Çok kısa ön sevişmeye ve yanımızda sevişen iki kişinin daha olmasının verdiği rahatsızlığa rağmen çok zevk aldım. O kadar heyecanlıydım ki Doğan’la nihayet sevişmek konusunda, onun direkt kaldırdığı gibi, hızlıca ıslandım ve içimde olmasına doyamadım bile. Boşalması için saksoya indiğimde Bilge ve Gökhan bitirmişti, sonradan öğrendiğime göre seslerimi de duymuşlar. Ne yapalım. “Onu bir komünyon gibi ağzıma alırken” çok mutluydum ve yan yana yatağa uzandığımızda aramızın tekrar alevlenmesi için kıvranıyordum. Olmadı. Saat 8'i bulmuştu, aynı gün çekimleri olduğu için Doğan ve Gökhan uyumamaya çalıştılar ama herkes benden önce uyuyakaldı. Yatakta sırtım Doğan’a dönük, boşaldıktan sonra bir kere bile yüzüme bakmayışını, göğsünde yatamayışımı, konuşurken bile bana değil diğerlerine hitap edişini düşündüm. Eskisi kadar üzmedi. Bir noktada sanırım ben de uyudum, yaklaşık iki saat sonra uyandığımızda Doğan hala sevişmek için bir hamle yapmıyordu, benimle konuşmadan üstüne sevgilisinin hediyesi olduğunu bildiğim tişörtünü giydi, toparlanıp çıktık. Ayrılacağımız noktada yarım ağızlı bir özür dilercesine “ben hala kendime gelemedim” diyerek beni öptü, onu bir daha aylarca görmedim.

Sorun olmadı, kendimi bir zafer kazanmış gibi hissediyordum. Sabaha vicdan yapması, benden soğuk hissetmesi bana çok normal geldi. İkimizin de sevgilisi vardı, üstelik onunki benimki gibi açık ilişki değildi. Sevgilisini aldatıyordu ve bunu ilk kez benimle yapmıyordu ama yine de kaldıramayacağı bir şey olduğunu biliyordum. Nihayet amacıma ulaştığım duygusuyla hayatıma devam ettim, iki gün sonra bu olayı Burhan’a anlatırken o bile fark etti Doğan’ı ne kadar istemiş ve o gün ne kadar heyecanlanmış olduğumu, “benim kadar iyi miydi?” diye soracak kadar. Karşımda o güne de özgüven abidesi gibi dikilen Burhan, ilk defa böyle bir soru soruyordu. Hoşuma gitti. Karşımda oturup Selen’e nasıl aşık olduğunu ve onu nasıl elde edemediğini, sevince nasıl önemsendiğini çok iyi bildiğim bütün o gereksiz ayrıntılarıyla, uzun uzun anlattığında bunun umurumda bile olmaması daha da çok hoşuma gitti. Çok değil birkaç ay önce aynı cümleleri kursa nasıl üzüleceğimi, dert edeceğimi, o kadının yerinde olmayı ne kadar çok isteyeceğimi bilerek yüzüne bakmak ve ona yalnızca acımak, alayla “üzülme geçer, atlatılıyor” demek inanılmaz derecede tatmin ediciydi. Benim de başıma benzerinin geldiğini söyledim, ondan bahsettiğimi söylemedim ama bence anladı. Gerçekten seviyorsa, benim yaptığım gibi, bir şekilde onun hayatının bir parçası olarak kalmak için çaba harcayacağını söyledim, bunu yaparken üzülmek yerine kızı hayatından kesip atmayı tercih edeceğini söylediğinde onu güçsüzlükle suçladım. İlk defa bir kadın için ağladığını dramatik bir şekilde anlatırken ona, bir gün o kişinin yüzüne bakıp hiçbir şey hissetmemenin ne kadar harika bir duygu olduğunu anlattım. Bunların hepsini çok arkadaşça, ona çok değer vererek yaptım. Zaten ben bu intikamı almak için parmağımı bile kıpırdatmadım. Ama her zaman olduğu gibi, hayat ahımı kimsede bırakmadı.

Ümran’ın Senanur’la birlikte taşındığı evi de o ara gördüm, bir akşamın büyük bir bölümünü benimkinden çok farklı hayat ve değer yargılarına sahip bu iki kadına hayatımı ifşa ederek geçirdim ve “her şeye rağmen” yargılanmamanın, en fazla şaşkınlıkla karşılanmanın keyfini çıkardım. Hiçbir şeye objektif yaklaşamayan bakış açılarına sahip bu dostlarımın, her konuda bana hak vermesinden duyduğum yapay tatminle eğlendim. Sürekliliğinde boğulacağımı bildiğim hayatlarında geçici olarak kafa dinledim. Birbirinden bu kadar farklı, ayrık, uzlaşamaz görünen insanlarla çok farklı noktalarından uyuşarak kurduğum ilişkileri çok seviyorum. İnsan ilişkilerinin böyle olduğunu hatırlama konforuna ihtiyacımız var: ister dostluk, ister romantik bir ilişki olsun, istenirse tüm mesafelerin üstüne köprüler kurulur. Tek bir noktada anlaşmışlığımız, bunu karşılıklı gün gibi görmüşlüğümüz yeter. Yetiyor efendim.

Hayatımda tüm ilişkilerimi iyi kötü stabilize ettiğim bir dönem oldu. Uğradıkça Sinan’la yaşadığımız sevgi dolu kucaklaşmalar bile bana kendimi çok iyi, çok evde hissettiriyor. İlişkilerimin sınırlarını kendim çizdiğim sürece hiçbir sorunum olmadı, üstelik onu idealize etmeye çalışmayı bırakınca, ben de Sinan’ı daha çok sevdim. Bunu da her zaman altını çize çize belli ettim ona. O da bana. Bu karşılıklılığın basitliği, çapından büyük bir mutluluk sunuyor. Aynı dönem çapından büyük mutsuzluklar sunan başka dertlerimle boğuştum: içimde farklı hayatlar yaşamak isteyen iki farklı insan varmış, sürekli çekişiyorlarmış ve dinlenemiyormuşum gibi hissediyordum. Hiç yazmadım. Meditasyon yapmadım. Geleceğin değil ama anın belirsizliğinden korkmaya başladım; hayatım, ilişkilerim ve kararlarımda belirsizlik sezince yorganın altına saklanıp oradan çıkmamak istiyordum. Cihan’la ilişkimiz ufak sorunlarıyla dahi olsa güzeldi ve büyük bir parçasıydı hayatımın, onu izlerken yarısına kadar kül olan sigaralarıma methiyeler düzüyordum, beraber Tunus boyunca elimizde klavye çalarak yürümemiz hoşuma gidiyordu, ve yürüdüğümüz yerde vardığımız… Esra’nın çalıştığı mekan. Esra’dan aldığımız ev anahtarı. Yolunda kaybolduğumuz için Cihan’ın yön duygusuna küfürler ederek vardığımız ev ve “aç ağzını yum gözünü” diyerek dilime bıraktığı asit. 28 Şubat gecesiydi. Üç gün önce de asit yapıştırmış olan Cihan’la o evden çıkıp Fatih’in gecekondusuna dönerken, o gecenin ilişkimizde bir dönüm noktası teşkil edeceğini bilemezdim. Asidin etkileri tanıdık başladı. Görüşüm o kadar netleşmişti ki gecekonduya çıkan karanlık toprak patikada yolumu rahatça buldum, Fatih’in üzerinde çalıştığı baskı tabloya tüm dikkatimi verdim, ve evdeki geyik kafatasıyla arkadaşlık kurdum. Dinle, diye not almışım, bir dünyanın sesleri bir de kalp atışın çok güzel. Fatih’in yatağında uzanıp duvarda dans eden, bana evin ruhunu gösteren gölgeleri izlerken Tanrı’ya her konuda, hem de her konuda hak verdim. Onun gücüne ve görkemine hayran olmaktan, onda korkulacak bir şey bulamıyorum. Öyle güzel, öyle ilahi bir histi ki, farkında olmadan tüm gece tespih çekmişim, sonradan bana hediye edildi beni seçmiş kabulüyle. Olduğum şey olmaktan, hissizleşmenin dahi verdiği zevk ölçüsünde bambaşka bir hisse evriliyor olmasından, ve elimdeki geyik kafasının ruhunu görüyor olmaktan inanılmaz haz alıyordum. Ta ki Cihan’ın yanına, dışarı çıkana kadar. “Yakmaya gidiyorum” dediği bir eyleme girişti, Fatih’le başbaşa kalmaktan gerilmek endişesiyle yanına gittim. Başta güzeldi, canım Ankara’yı tepeden gören bir çardakta oturup sohbet ediyor, sigara içiyorduk. Cihan bir noktada içindeki aktiviste yenildi. Şimdi dönüp bakınca, yokuşa sürmesini tetiklemiş olabilir miyim diye düşünüyorum, sisteme karşı çıkma ve doğaya dönme ve “dünyada görmek istediğimiz değişim olma” mavralarına hak verip sussam o kadar ileri gidemezdi belki. Tamamıyla karşı çıktığım cümleler kurmuyordu zaten, doğru olduğunu bildiğim, pratik konforlarım uğruna liberal bir ortayolculuğu tercih ettiğim konulardı sadece. O kafayla yapılmaması gereken bir konuşmaydı. Eve döndük, Cihan delirmiş gibiydi. Egosunun öldüğünü iddia ediyor, bana ve Fatih’e bilmişlik taslıyordu, ben sadece sıkıcı buldum tavırlarını ve sevgilim gözümden düştü, Fatih ise gurur meselesi yaptı ve kavga ettiler. Saat sabahın beşine gelirken, Cebeci’de o gecekonduda, önümde egoları çarpışan iki erkeğe bakıp ilişki pratiklerimizdeki her şeyi çok anlamsız buldum. Hava aydınlanırken Cihan’la çıkıp eve yürüdük, halinin beni endişelendirdiğini, belki bu kadar sık madde kullanmaması gerektiğini söyledim ona, anlayamayacağımı söyleyip devam etti. Eve vardığımızda yorulmuştum, yatağa uzanıp uyumaya hazırlanırken o odada kendimi ne denli evimde hissettiğimi düşündüm, derken aklıma oranın artık kimsenin evi olmadığı geldi. Cihan ev arkadaşlarıyla takışmıştı, hiçbir ilişkisini stabil sürdüremediği gibi bunu da sürdürememiş, martın ilk günü olan sabaha toparlanıp evden çıkması gerekiyordu. Yardım etmeye üşendiğim için uyandığımda kendime bir iş uydurup evden sıvıştım, Cihan da önceki gece makarna yapmayı bile beceremeyecek kadar kötü bir hale geldiğini keşfetmişti. Farkına varmış olmasına sevindim. O gece onunla sevişme fikrinden ne kadar tiksindiğimi bir daha hiç unutmadım.

O geceden sonra Cihan’la birbirimize batmaya başladık. Tiyatroya giderken yol konusunda kavga ediyor, yan yana oturup oyun boyunca konuşmuyorduk. Twitterdan Mert’le tanışmam da bu döneme denk geldi. Belki de ilişkimden sıkılmış ve sokakta da pek aranmamış olmanın etkisiyle, telefon üzerinden yürüyen bu ilişkiye hızlıca heyecan duymaya başladım. Flört etmenin bana her zaman iyi gelen, canlandırıcı bir yönü var. Bir yandan ayağım iyice Kızılay’a alışıyordu. Bir gece Cihan’ın sevdiği bir grubu dinlemek için Noxus’a gittik, konser öncesi grup üyelerini barda görünce Cihan masalarına oturmamız konusunda ısrarcı oldu ve sonuç olarak sigaramdan otlanan bir grup başarısız, yaşlı pozörle yarısını duyamadığım bir sohbete giriştik. İçlerinden yalnızca biri ilgimi çekmeyi başardı, geri kalanının hayatlarını harcamış, yaptığı ufak işle övünmek zorunda kalmış, bol keseden tavsiye dağıtan yorgun adamlar olduğunu düşündüm. Konser saati yaklaşırken tuvaletten döndüğümde Kübra’dan hatıra olan çakmağımı çalınmış, Cihan’ı dışarıda ve sinirli buldum. Konsere girmekten vazgeçmiş çünkü koyun gibi damgalanmak istemiyormuş, bu yüzden kapıdaki adamla damga konusunda kavga etmiş. Göz bile deviremedim. Bu gibi komik takıntıları, acınası bakış açısı sinirlerimi bozuyordu; eve gitmek istedi, daha erken olduğunu, içmek istediğimi, isterse kendisinin gidebileceğini söyledim. Yiğit’i arayıp oralarda bildiğim ve sevdiğim tek mekan olan Hezarfen’de olduğunu öğrendim, Cihan’dan evin anahtarını alıp oraya gittim. Arkadaşlarıyla tanıştım, eğleniyordum, Cihan geri döndü, konsere gitmeye karar verdiğini haber verip anahtarı aldı. O gitti, kızlar gitti, alt katta Yiğit’le çok sarhoş bir şekilde go oynamaya çalışıyordum ki Cihan geri geldi. Konsere damgasız girmeyi becermiş, beni alıp eve götürmeye gelmiş. Gitmeyip orada oturduğumuz süre boyunca Yiğit’e öldürücü bakışlar attı, satranç ve go üzerinden ego çarpıştırdılar, o kadar sarhoştum ki iki zeki adamın beni çok istiyor olmasıyla sadece eğlendim ve işin rahatsız edici yanı hiç gözüme batmadı. Cihan’la eve nasıl döndük hatırlamıyorum, ama normalinden çok daha iyi seviştiğimizi ve bunu tamamen alkole borçlu olduğumu hatırlıyorum. Yine sebebini hatırlamadığım bir kavgadan köfte ekmekçide sarhoş bir şekilde ağlayarak barıştığımızı da hatırlıyorum, hahaha. O çocuğun tükürüğüne alerjim var sanırım, her zaman çok salyalı ve dağınık öpüşüyor ve öptüğü her yerim kaşınıyor. Belki aynı gecenin sabahı yanağımda kümelenen, alkole bağladığım sivilcelerin de asıl sebebi budur? İğrenç.

Tarihler 6 Mart, tek başıma -asla yapmayacağım miktarlarda- alışveriş yaptıktan ve bunu son derece ruhsuz bir şekilde tamamladıktan sonra yurda yürürken ilişkimi ve geldiği noktayı sorguladım. Ne hissettiğimden emin olamazken, benden hislerim konusunda netlik beklenmesinin haksızlık olduğuna karar verdim. Başlarken şahane birleşmelermiş gibi görünen şeylerin sonradan geldiği hala gelmesi de benim suçum değildi. Mert’le flört etmekten çok keyif alıyor ve Cihan’ı yavaş yavaş kafamda bitiriyordum. Tek başıma bira içip pizza yediğim ve saatlerce çimlerde kitap okuduğum Kadınlar Günü’nü, olmak istediğim kadına çok yaklaştığım bir gün olarak hatırladığım için beni mutlu ediyor hala. Dikkatim dağıldıkça çevremi film izler gibi izlediğimi, ilgimi çeken şeyleri başa sarıp tekrar izleyebileceğimi sanacak kadar kendi içime dönmüştüm. Abisinin saçını okşayarak oturacakları yeri anlattığı kardeşi, iki küçük çocuğun saçlarına vuran güneşi, gördüğüm en güzel şeylerden biri kabul etmiştim. Kendimden emin olamadığım bütün anları, tüm yanılgıları, geçtiğim tüm yolları ve yolculukları kutladım. Kendime güçlü bir kadın diyebiliyorsam, bunu tüm telaşlarıma ve hiç acele etmeden yaşadığım geri kalan her şeye borçlu oluşuma binlerce iyi ki sundum.

Üstelik daha hiçbir şey görmemiştim.

Şımarık ve bencil olduğuma dair ithamlarını kızgınlık bile duymadan dinlediğim büyük kavgamızdan sonra, 9 Mart günü, İzmir’e gittim ve orada olduğum süre boyunca Cihan’la hiç konuşmadım. Tamamen kendi kerizliğim sonucu kaçırdığım uçağı, 300 lira bayılıp aldığım yeni bileti, utancımı sesinin ilk kez duyduğum Mert’e anlattım yine Cihan’a anlatmadım. Olması gerekenden çok daha geç saatte İzmir’e indiğimde beni Ege karşıladı, İzban’a yanlış yöne doğru bindiğimiz ve düzeltip aynı yolu geri gittiğimiz süre boyunca beni oraya asıl çağırma sebebini, Efe’yle olan ayrılıklarını anlattı. Ayrı geçirdiğimiz o kadar süre boyunca beni başka bir şey için hiç öyle aciliyetli çağırmış olmaması beni hemen toparlanıp gitme konusunda teşvik etmişti zaten. Ege’yi büyümüş, güçlenmiş bir kadın olarak buldum. Kalp kırıklığına rağmen mutsuz değildi, kendi feminizmini keşfetmiş, Efe’nin kısıtlamalarını romantizmden uzak bir şekilde hatırlıyordu. Eve gittik, köpeği Fıstık’la tanıştım, Hatice annesinin her zaman güzel olan yemeklerinden yedim, baba sanki bana biraz soğuk davrandı ya da soğuk bir adamdı. Ege “Seninle buluşmak, eve dönmek gibi” dedi o gün bana. Ne demek istediğini anlayabiliyordum çünkü onun yanında olmak da evde olmak gibiydi, ertesi gün okuluna gittiğimizde derse duyduğum ilgi, o dandik avm’de peçeteyi öpüp numaramı bıraktığım tromboncu, neşeden patlayarak kestiğim diğer çocuklar; hepsi Ege’nin beni comfort zone’umdan çıkarma ve her halimi normalleştirebilme marifetleri sayesindeydi. Sonraki geceyi Karşıyaka çimlerde midye-birayla, sonra mekanlardan birinde pizza-cinle geçirdik. Ben arada Burhan’a çıplak fotoğraf atarken Ege içkileri karıştırıp kendini sarhoş etti ve eve dönünce kustu. Tatlı babaannesi, ilginç işsiz amcası, kuzenleriyle gerçek bir aile manzarasıydı sinemadan döndüğümüz son gece. Planladığımız gibi tüm haftasonunu sarhoş geçirmeyi tercih ederdim, ama Ege’yle olmak böyledir. Sabahın köründe benimle havaalanına kadar geldi ve yolda fırından yeni çıkmış sıcacık poğaçalar aldı. Hep sevgiyle hatırladığım canım İzmir, beni hiç hayal kırıklığına uğratmıyor.

Martı yarıladığımızda Ankara’da hala kar yağıyordu, geçirdiğim kış beni Ankara ayazından hoşlanır kılmış, İstanbul kışında rahat edemez olmuştum. Ankara’da soğuğa alışabiliyor, onu tolere edebiliyordum. İstanbul’da soğuk sürekli değişerek yenileniyor ve kesintisiz üşütüyordu. Aynı metaforun Ankara-İstanbul karşılaşmasında daha ne çok geçerliliği olduğunu henüz fark etmemiştim. Alkolü çok sevmeye, dışarı çıkmayı çok sevmeye başladım. 15 Mart gecesi, Yiğit’le buluşmak üzere, üstelik fazla geç saate kalamayayım diye şarj aletimi odada bırakarak Hezarfen’e çıktım. İlk kez o gece, bir mekanda, ki böyle şeylere önem veririm bilen bilir, çalışanlardan bir kadın ben bir şey söylemeden en çok sipariş verdiğim iki içecek arasında seçenek sundu: sek, çift buzlu, limon dilimli cin veya 50lik Tuborg. Oraya bu kadar sık gittiğimin, verdiğim siparişlerin fark edildiğinden haberim bile yoktu. Hoşuma gitti. Yiğit’le sohbet etmek eğlenceliydi, ama içimde başka bir ateş yanmış o gece belli. Tıpkı, aynı gece mekanın camından bakınca göğe uzanan yoğun dumanlarını gördüğümüz ama sebebini anlayamadığımız yangına tutulan bina gibi… Hemingway’den alıntı yaptı o gece Yiğit: “Hiçbir kurgu, gerçeğin kendisi kadar muhteşem olamaz.” diye not almışım. Gecenin ilerleyen saatleri ve o saatlerin açtığı diğer yolları düşününce, ne kadar haklı ve yerinde bir alıntılamaymış. İlerleyen saatler, Yiğit’le çıktıktan sonra içtiğimin beni kesmediğini fark etmemle başladı. Kadıköy’ü özlemişim o gece, mekan çalışanlarından tanıdıklarım olmasını, bar hoppingleri… Dönüp bakınca, keşke başka bir şey isteseymişim diyorum şimdi. Hezarfen’e geri döndüm, bir biralık daha vaktim olup olmadığını sordum ve bara oturdum. Barmene yazılmaya başladım, sonra isimlerini öğrendim. Saat iyice geç olunca mekanı beraber kapattık, tip parasını taksi parası yapmak üzere aldılar ve çıktık. Aşağıda kritik bir karar sahnelendi, onlarla başka bir mekana geçmemi teklif ettiler. Yeterince içmiştim ve ertesi gün debateim vardı, saat 2ye geliyordu her halükarda taksi parası verecektim, çok tatlı insanlardı, onlarla gittim. Zula’yı o gece keşfettim, oturduğum andan itibaren üzerime dikilen bir çift gözün sahibini de. Serdar. Yazıldığım barmenin sevgilisiyle de orada tanıştım, daha önceden ilgimi çekmiş olan çok güzel bir kadın, pençelerimi geri çektim anında. Muhabbete herhangi bir ucundan dahil olarak ve sarhoş olmaya devam ederek orada oturdum, çıktığımızda kapının önünde bir başka kritik karar alındı: bu sefer de topluca IF’e geçtik. Yürürken Serdar yanıma yanaşıp benimle konuşmaya başladı, ismi hakkında ve ismi -an ile biten erkeklerle aramda olanlar hakkında konuştuğumuzu hatırlıyorum sadece. If’e varıldığında halihazırda sarhoştum, para vermeden çantamız kontrol edilmeden girdik, içeride nereden geldiğini anlamadığım bir cin-tonik tutuşturuldu elime. Müstehcen şakaları, küfürleri yanımda yapmaktan rahatsız olmayı o sarhoşlukta bıraktılar. Bir ara tuvalete gidip, klozetin üstüne oturup başımı ellerimin arasına alarak ayılmayı beklediğimi hatırlıyorum, Yelda beni yanlış isimle çağırarak aramaya geldi, Uzaylı’nın teşviğiyle belli ki. saat 4e gelirken mekan kapanmak üzereydi, sallanarak merdivenlere doğru ilerlerken Serdar’ın eli elimi tuttu ve beni dışarı çıkardı. Elinden sıyrılıp sigara yaktım. Tekrar kalabalıklaştığımızda midye tablasının başına üşüştük, o da bittiğinde sıra nerede kalacağıma karar vermeye geldi. Benim dışımdakiler üçerli gruplar halinde aynı evde yaşıyordu, Serdar’la gitmek istemiyordum, o sırada Yelda’nın tek cümlesi beni kurtardı: “Kediden korkar mısın? Bizde iç tane kedi var.” Kedileri çok sevdiğimi belirterek onlarla gitme kararımı ilan ettim, “Bizde de üç tane kedi var” dedi Serdar, kendisini ve ev arkadaşlarını göstererek. Güldük, ve farklı taksilere dağıldık.

Eve vardığımızda Yelda bana kıyafet verdi, oda gösterdi ve Can’la odalarına çekildiler. Ali’yle tost yedik, su verdi ve kedileri severek sohbet ettik, uyumaya gittiğimde saat 6yı bulmuştu. Hava aydınlanmıştı, dışarı bakarak bu nerede uyandığımı bilmeyecek olma duygusuna gülümsedim. Kapı kediler için aralık duruyordu, ortalarda dolaşmaları bile uykumu bölemedi. Kalktığımda epey bir süre yataktan çıkmadım, şarjım gariptir ki bitmemişti. Giyinip gitmeye hazırlandığımda koridorun başında tereddütle durduğumu hatırlıyorum, sevişiyorlarsa rahatsız etmek istemiyordum. En sonunda cesaret edip altlarına kediler için delikler açılmış kapıyı çaldım, Yelda açtı, tekti ve uyanıktı. Oturup izlediği diziye göz attım, birer sigara içip sohbet ettik ve yol tarifi alıp çıktım evden. İlk iş önceki geceyi Mert’e anlattığımı hatırlıyorum, sonra da iki araçlı yolculuğumda derse hazırlandığımı. Günü, Ankara’da önüme açılan bu bariz yeni sayfanın hype’ıyla geçirdim.

O haftasonu, 17 Mart, Kübra ve Hüseyin geldi. Onları Hezarfen’de bekledim, geldiklerinde sarhoş olmuştum bile. Gece Hüseyin’in çocukluk arkadaşı Mert ve abisi İbrahim’in evinde kaldık, geç saatlere kadar sigara içilip siyaset konuşulan gecelerden biriydi. Golden cinsi köpeği sevip etrafıma, özellikle Hüseyin’in kahvehanelerdeki amcaları çağrıştıran mimiklerine bakarken kendimi aniden çok büyümüş hissettim: bekar evlerinde, sarhoş, havada asılı kalan sigara dumanı altında memleket kurtaran genç yetişkinler… Geç saatte uyuduğumuz için hızlıca daldım, böylelikle odanın öbür ucundaki yatakta sevişen Kübra’yla Hüseyin’in sesini duymadım. Ertesi sabah sıcaktı. Üçümüz beraber Bahçeli’ye indik, yolda bir kağıt toplayıcısı daha astım krizi geçirdi, yüzüstü yere düştüğü için ağzı kan içinde kaldı. Bu görüntünün içimde hep aynı yere dokunmasına engel olamıyorum, yıllar önce, Bağdat Caddesi’ndeki bir kafede… Neyse. Hüseyin’in tüm vizyonsuzluğuyla bizi sokmaya çalıştığı kıro mekandan son anda çıktık ve Havelka’ya gittik, Kübüşümle bir türlü baş başa kalamadığımız için tuvalete falan beraber giderek sohbet etmeye çalışıyorduk. Hüseyin tamamen tek taraflı tasarrufuyla yine sevgili moduna geçmişti, akşama kadar orada oturduk, oyun oynadık, maç bile izledik. Kalkıp IF’e geçtik çünkü oralarda o şekilde bildiğim tek mekan oydu, çok kalabalıktı e müzikleri pek sevmedik ama sarhoştum ve eğleniyordum, montumu -ve dolayısıyla cüzdanımı, ve dolayısıyla vestiyerdeki çantamı- kaybettiğimi sanıp kalp krizi geçirene kadar. Montumu dışarıda koltuğun üzerinde buldum, oraya nasıl gitmiş olabileceği hakkında hiçbir fikrim yok. Aynı eve döndük, son sabah Mert’le ve küçük vosvosuyla tekrar Bahçeli’ye gittik ve bütün gün aynı mekanda oturduk. Kübraları AŞTİ’ye bırakmak üzere kalktığımızda bacaklarımız tutulmuştu ve Mert’in çok iyi birisi olduğuna kanaat getirmiştik. Otogarda sigaralar içildi, dakikalarca sıkı sıkı sarılındı, ve Kübra, Hüseyin’le beraber Kayseri’ye geri döndü. Mert’le içeri döndük, ayrıldık, yağmurun altında uzun süre dolmuş bekleyince sinirlendim, ağladım ve Yüzüncüyıl dolmuşuna atlayıp Beer All’da iki bira daha içtim. O hafta başka içmeme sözü vermiştim kendime ama haftanın henüz bitmemiş olduğuna karar verdim. Tüm sözlerimin, kendime verdiklerim dahil, etrafından dolaşmak da kötü ve faydalı alışkanlıklarımdan birisi.

Kendimi iyi hissetmeyi başardım sonraki günlerde, ders çalışıyor, Mert’le flört ediyor, dengede hissetmeye başlıyordum. Ece’nin hediyesi, beraber Cinderella modern dans müzikaline gittik, öncesinde uzun uzun sohbet ettik ve sonrasında cıvıldıyorduk, oyuncuların isimlerini bulmaya çalıştık, Cihan ve Burak’la aynı dönemlerde başlayan ve aynı dönemlerde boka saran ilişkilerimizi konuştuk, sonraki hafta dansa başlasak mı üzerine planlar yaptık, ve Ece’yle her zaman olduğu gibi, bol bol güldük. Ece’yle her zaman olduğu gibi, onunla daha sık görüşmek istedim. (Her zaman olduğu gibi başaramadım.) O dönemin şarkısı Tolgahan Tarıoğlu Project — Bu Kalp; filmi ise Senem Tüzen — Ana Yurdu olsun. Filmi izlerken hüngür hüngür ağladığımı, şarkıyı da ağlarkenler dinlediğimi, girdiğim sonsuz döngüleri… Bir gece Hezarfen’den Yelda’yla çıkıp Pentagram konserine gittik bedava, sonra oturup oradakilerle dalga geçtik ve sohbet ettik epey. O gece tanımadığım birisi, tuvaletten döndüğümde gelip sigaralarımdan otlandığını söyledi, gülümseyerek afiyet olsun dedim ve yerime geçtim. Bu birisini aslında tanıdığımı, gitmek üzereyken barın yanında durup “gitmesen…” dediğinde anladım. Serdar. O gece de yollarımız bu kadarlık kesişti, aklım sürekli Mert’teydi, ondan biraz hoşlanmaya başlamıştım, o haftasonu gelmesi için plan yaptık ve bu konuda çok heyecanlıydım. Onu -sıklıkla yalnız gittiğim- Hezarfen’e götürmeyi, beraber otele gidip sevişmeyi hayal ediyordum. Olmadı.

Ben de kalkıp İstanbul’a gittim ve gece Burhan’da kaldım. Ne zamandır denemek istediğim bir şeydi, kimsenin haberi olmadan gelip birinde kalmak, Burhan’ı aradım ve “annemlerin geldiğimi bilmemesi lazım” dedim, o da annesini arayıp “ailesi yazlığa gitmiş, kapıda kalmış” dedi, sonuç olarak gecemi bu kadar kolaylıkla Burhan’da geçirebileceğimi keşfettim. Yoldayken telefonda umursanmadığımı hissettirecek bir şeyler söyledi, ben de önce Karga’ya uğrayıp üstüme etek giyip Sinan’la sohbet ederek cin içtim. Taksiyle Burhan’a gittim, biraz oturduk, sonra sigara içmeye Kayışdağı’ndaki arkadaşının evine gittik. Kaan, öbüründen daha kibardı. Müzik dinleyip sohbet ettik, Burhan’la fiziksel yakınlığımız hoşuma gidiyordu. Sabah 4 gibi çıkıp eve döndük, yol çok uzun sürmüş gibi geldi. Bacak kaslarına dokunmamı istedi, dokundum. Eve vardığımızdaysa bir şeylerin büyüsü bozulmuş gibiydi. Ailesi yan odadayken normal sanırım, nereye gideceğini bildiği için sarılmak da istemedi. Sabaha odasındaki koltukta uyandım, uykusunda sayıklıyordu. Ailesi evden çıkmıştı, bunu telefonda öğrendi. Tekrar yanına sokuldum, çıplaktı. Şansımı denemeye başlamıştım ki döndüklerini duyduk. Annesi bize omlet yaptı, çok tatlı biriydi. Onunla ve pek de kendisi kadar tatlı olmayan kocasıyla sohbet ettik, ayrıldığımda annemlere geldiğimi haber verdim, only to onların şehir dışında olduğunu öğrenmek için. O akşam Bilge’yle eski günleri yad etmek adına Ayı’ya gittik, kalabalık bir akşamıydı, ilk ciddi mekan fotoğrafçısı tarafından fotoğraflanmam orada gerçekleşti. 50 liralık hesabı ödemeden, sakince kapıdan çıkıp gitmemiz ise gecenin highlightıydı kesinlikle. Ergenliğimde oraya gömdüğüm parayı, verdiğim emekleri, açıldığı ilk günden beri sürdürdüğüm istikrarı ve egolarını okşadığım erkeklerini düşününce, bunu bana borçlu bile sayılabilirdi. Oradan Zor’a geçtik ama Bilge yorulunca eve döndük. Spesifik olarak bu haftasonunu çok iyi geçirdiğim için, İstanbul’u özlemeye devam ettim, fakat Ankara’daki hayatım gelişmeye devam ediyordu. İçmeye çıkıp makale okuyarak sarhoş olduğum arka arkaya geceler yoluyla, adım adım. (Bu makalelerden birinde mdma’in fda onayı almak üzere olduğunu okudum, kanser tedavisindeki yararı nedeniyle psilocybin ile beraber. Asidin olayının da beynin visual cortexiyle diğer bölgelerini normalden daha bağımlı hale getirmek olduğunu öğrendim. Harika değil mi?)

Son gecesini hatırlıyorum Mart ayının. İçip geç dönmüştüm, yürümek istedim yurda gitmedim, Devrim’de çimlere yatıp göğü izlerken şöyle düşünmüştüm: “Bir gün bu üzerinde yattığım toprağa karışmak için sabırsızlanıyorum, yine böyle Büyük Ayı’yı görebileceksem.”

Show your support

Clapping shows how much you appreciated pilart’s story.