Türkiye’de Siyasi Bloklar ve AK Parti Döneminde Laik Sosyoloji

Türkiye’de bakıldığında iki büyük siyasi geleneğin olduğu ve bunun Cumhuriyet öncesine de dayanan bir tarihinin olduğunu söyleyebiliriz. İttihat Terakki içinde olan bir farklılığın olduğu Osmanlı döneminden beri süregelen bir benzeşmezlikten bahsediyoruz. Bunlardan biri Halk Partisi olurken diğeri de Demokrat Parti (DP) geleneğidir. Bu iki geleneğin de günümüzde hala devam ettiğini görmekteyiz. Çok partili hayatta önce karşımıza Nuri Demirağ’ın partisi çıksa da DP kadar başarılı olamamıştır ve kendisi de bu partiye zaman içinde katılmış, milletvekili seçilmiştir. DP geleneği 27 Mayıs darbesi sonrası kurulan Adalet partisi ile devam etmiş bununla beraber Milli Selamet partisi de bu yıllarda sağ blokta ortaya çıkan partilerden biridir. 80’li yıllarda ortaya çıkan Anavatan partisi sonrasında kurulan Refah partisi de farklılıkları olmasına rağmen bu gelenek içinde sayılabilecek partilerdir. Bugün de bunun taşıyıcılığını Ak Parti yapmaktadır.

Sol blok acısından ise başta belirttiğimiz gibi Halk Partisi bunun ilk ve en büyük taşıyıcısı olmuştur. Bunu bugünden bakarak söyleyebiliyoruz. Sağ ve Sol etrafında insanlar farklılıklarını ortaya koymuyorlardı. 1965 seçimlerinde TİP kurulana kadar Halk Partisi kendini bu şekilde konumlandırmıyordu bile. Sosyalistler ön plana çıkıp yüzde 3 oyla milli bakiye sayesinde 13 milletvekili çıkarınca İnönü aslında biz ‘ortanın soluyuz’ açıklaamasını yapar. Kendini bir tanımlama bir yere konumlandırma ihtiyacından partisini bu şekilde tanımlamıştır. Bu ortanın solu söylemine parti içinde Ecevit’in de bulunduğu bir grup hemen sahiplendi ve o yönde bir program oluşturmaya başladılar. Yıllar içinde yapılacak mücadele ile Ecevit o partinin başına gelecek ve Sol’un bugüne kadarki en yüksek oyunu alacaktı. Atatürk, İnönü ve Ecevit 80’li yıllara kadar bu partiyi getirebilmişlerdir. CHP darbe ile diğer tüm partiler gibi kapatılmış sonrasında da yerine Erdal İnönü Sosyal Demokrat Halkçı partiyi kurmuş ve zaman içinde Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olarak ismini değiştirmiştir. Sonrasında Deniz Baykal ve son olarak günümüzde Kemal Kılıçdaroğlu (KK) bu bloğu temsil ettiği görmekteyiz. Tam bu noktada KK için bir süre daha devam etme ihtimali olmasına rağmen yolun sonuna gelmek üzere olduğunu söyleyebiliriz. Muharrem İnce CHP’den fazla aldığı oy oranını arkasına alarak parti liderliğini almak için elinden geleni yapmaktadır. Şu an bekleme salonunda olduğunu söyleyebiliriz. Son gelişmeler bunun daha da ertelendiğini belki de imkansızlaştığını gösteriyor. Kendi tabanında da 24 Haziran öncesi bir desteğin olduğunu söyleyemeyiz. CHP dışında tabanı daha muhafazakar olsa da parti yönetimin Sol-seküler olduğunu söyleyebileceğimiz HDP ve irili ufaklı sol partiler de hep varolmuşlardır. Kendini hem sol’da tanımlayan hem de toplumsal desteği daha fazla olanlar elbette CHP ve HDP’dir.
Türkiye’de bütün bunları baz aldığımızda 4 ana temel kimliğin olduğunu görüyoruz. Bunlar: Seküler, Muhafazakar, Türk ve Kürt kimlikleridir. Son ikisi daha çok milliyetçilik ile iç içe yapılar olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu kimliklerinin hepsinin girift olmakla birlikte belli bir geçişkenliğe sahip olduğunu da olduğunu söylemeliyiz. Bir geçişkenlik her zaman söz konusudur. Türk milliyetçisi kesimde seküler ve muhafazakarlar bir partide yer alırken daha sonra daha seküler olan kesimin ayrılıp yeni bir partiyi kurabildiklerini görebiliyoruz. (İYİ Parti) CHP ve kendini solda görenlerin 7 Haziran ve son seçimde de seküler oyların bir kısmının HDP’ye kaydığını da gözlemliyoruz. Ak Parti MHP arasındaki geçişkenlik de hem 7 Haziran, 1 Kasım seçimlerinde hem de son seçimde yine karşımıza çıktı. Hatta 1 Kasım seçimlerinden sonra yapılan araştırmalarda CHP’den bile Ak Partiye bir oy kayması olmuştu. Öyle ki kemik oylar olmasına rağmen her kesimin kendi arasında bir oy geçişkenliğinin olduğunu görüyoruz. Buna rağmen kimlik siyasetinin ön plana çıktığı bir ‘’kimlik sayımına’’ dönen seçimler görmekteyiz.
Buraya kadar kısaca Türkiye’de oluşmuş olan iki siyasi bloğun dününü ve bugününü çok kısa şekilde resmetmeye çalıştım. Kimlikler arasında olan geçişkenliği de vurgulamak istedim. Bu yazıda özellikle 2002 yılında Ak Parti iktidarı ile birlikte CHP’nin dolayısıyla laik sosyolojinin beklentileri ve dönüşüm süreçlerine değinmeye çalışacağım. Üzerinde durulacak olan elbette sol laik sosyoloji olacaktır.
Ak Parti’nin ilk yıllarında kendilerini ‘Cumhuriyet’in asıl sahipleri’ olarak görenler bir tedirginlik duymalarına karşın nasıl olsa belli bir vesayet düzeni vardı ve ‘zinde güçler’ gerektiğinde müdahaleleri yapacaklarından rahat hissediyorlardı. Yargı, bürokrasi, bir kesim medya ve sivil toplum kesimi belki de son noktada asker bunun için vardı. Türkiye’nin yakın tarihine bakılınca askerin neredeyse her an bir darbe tertibi içinde olduğunu görülmektedir. Ak Parti ise bunun çok iyi farkındaydı hem temkinli adımlar atarken hem de farkını ortaya koyacak şekilde pozisyonlar alıyordu. Sivil siyasetin ön plana çıkması için Avrupa Birliği hedefini de arkasına alarak asker-sivil dengesini sivilden yana olması için politikalar üretiyordu. Özellikle ilk döneminde demokrasi, insan hakları bağlamında AB ile yakın bir ilişki geliştirmiştir. Bu dönem içinde vesayet odakları da çeşitli faaliyetler yapıyor asker de yıllar sonra ortaya çıkacak darbe planlarını ilk zamanlardan beri hazırda tuttuklarını sonradan öğreniyoruz. AK Parti bu dönemde daha alttan alan ama demoktatikleşmeden ve dönüşümden vazgeçmeyen bir aktör olarak yoluna devam etmiştir.
2007 yılına gelindiğinde ise kurulan vesayet düzenin kontrol noktası olarak kurgulanmış bir pozisyon olan cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşmaktaydı. Deniz Baykal kesin bir dille Erdoğan’a aday olmaması çağrısı yaparken sivil toplum kesimi Cumhuriyet Mitinglerini tertipleyip sivil siyaseti bu adımı atmaktan vazgeçirmeye çalışıyordu. Medyada da buna destek veren gazeteler ve gazeteciler mevcuttu elbette ve son noktada asker ortaya çıkmış tarihe e-muhtıra olarak geçen bildiriyi internet sitesine koymuştu. ‘’Sözde değil özde Cumhurbaşkanı’’ vurgusu yapılıyor Ak Partinin daha uyumlu bir adayı çıkarması telkin ediliyordu. Ak Partinin buna cevabı çok net ve o zamana kadar alışılmadık bir tepkiydi. Kısa bir Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası net bir şekilde askere karşı dik durmuş ve erken seçimi kararı almıştır. Seçimde Ak Parti %47’lik bir başarı sağlar akabinde cumhurbaşkanını seçer ve Ekim ayında yaptığı referandurum ile cumhurbaşkanını halkın seçmesinin önünü açar. Bu bugün oluşan başkanlık sisteminin ilk adımı olacaktı.
Burada seküler kesim büyük bir yenilgi almış ama elbette umudunu yitirmemiştir. Hem kendi isteklerine uygun bir cumhurbaşkanı seçilememiş hem de daha etkiye açık olabilecek bir kesimin elinde olan cumhurbaşkanlığı seçimi halka devredilmiştir. Verilen e-muhtıra etkisiz hale getirilmiş, halktan güçlü bir destek alınmıştır. Ama devlet içinde kurulu güçleri hala vardı. Ki kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi bitmesine sayılı günler kala 146 oy alan adaya karşı 95 oy alan Abdurahim Yalçınkaya Yargıtay Cumhuriyet savcılığına atamış ve bu kişi 2008 yılı içinde de kapatma davası açacak Ak Parti yepyeni bir mücadelenin içinde kendini bulacaktı. Aynı yıl içinde yaşanan dünya ekonomik krizi sonrasında yapılan ilk yerel seçimlerde Ak Parti büyük bir düşüş yaşar. KK İstanbul belediye başkanı adayı olmuş ve öncesinde çeşitli dosyalar açıklayarak Ak Parti’de o dönemde önemli bir aktör olan Şaban Dişli gibi bir ismi istifaya zorlamış ve sonrasında da CHP genel başkanlığına oturmuştu.
Hem yerel seçim etkisi hem de bu değişim bir umut getirmiş olsamasına rağmen hemen bir yıl sonra % 58’lik referandurum sonucu ve 2011’de de % 50’lik genel seçim sonucu Ak parti karşıtlarını ve özellikle de sol laik sosyolojiyi tekrar bir umutsuzluğa sevk etmiştir. CHP 2010 yılına kadar 77 yıllık yerleşik vesayet düzenini korumak istemiş ve Ak Parti ile birlikte temsil ettiği siyasaların devlete egemen olmasını engellemeye çalışmıştır. 12 Eylül referandurumu ile bu CHP için başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Artık CHP geniş halk kitlelerine dayanmadan onların desteğini alamadan iktidar olamayacağının farkındaydı. O güne kadar en azından vesayet odakları ile ‘fikrimiz iktidarda’ diye düşünebilirken sonrasında bu neredeyse imkansız hale gelmiştir. Deniz Baykal döneminde başlayan Çarşaf açılımı gibi kendi içinde de sonradan eleştirilen faaliyetlerden sonra KK daha ciddi şekilde partiyi değiştirip dönüştürmeye çalıştı. Halka daha yakın bir politika izleme yoluna gidilmeye çalışıldı, partide daha önce yer alması düşünülemeyen bazı isimler partiye zaman içinde katıldılar.
Gecen yıllardan sonra bu umutsuzluğun üzerine 2013 yılında gelen ve çoğunlukla seküler, sol kesimin katılım gösterdiği Gezi olayları yepyeni bir umut ışığı oldu ve yeniden dirildiklerini düşündüler. Geçmişte rol modellerinin yaptıklarının bir benzerini yapmışlardı. Bu şekilde ve bu çapta ilk defa Türkiye’de bir eylem meydana geliyordu. Arkasını ve önünü tartışmadan bu kesim için çok büyük bir anlam ifade eden bundan sonra buraya atıfla ve özlemle yaşayacak insanlardan bahsediyorum. Onlar için bir miladı temsil etmekteydi. Devamında gelen 17–25 Aralık operasyonları da bu umut ışığının devamı olarak olaylardan birkaç ay sonra meydana geliyordu. Aynı yıl içinde iki kere büyük bir yara alan iktidar her şeye rağmen önce yerel seçimlerde sonra da cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ipi göğüsleyecekti. Başka bir hayal kırıklığı bu şekilde meydana gelecekti.
7 Haziran seçimleri de yine aynı etkiyi uyandırdırıken sonrasında gelen 1 Kasım seçimleri yine bildik bir yenilgi duygusunu yaşatacaktı. Darbe girişimi sonrası zaten milliyetçi ve muhafazakar kesim gücünü daha da perçinlemiş ve sistemi değiştirme yoluna da gidiyordu. Sistem değişikliğinin oylandığı 16 Nisan’da alınan 51’e 49’luk oy oranın laik sosyolojiyi tekrardan umutlandırmış ve tüm muhalefeti hayır cephesinde toplamayı başarmış bir CHP vardı. Devamında yaz aylarında yapılan Adalet Yürüyüşü ile bunu daha da perçinlemek istedi KK. Umudunu yitirmiş tabanına bir moral verme amacı taşıyordu. Acaba bu yürüyüşün bir devamlılığı olabilecek miydi yeni bir muhalefet anlayışı ortaya çıkacak mıydı ya da buradan insanların umutsuzluklarına o hiçlik duygularına bir derman bulanabilecek miydi? Bunların cevaplarının hayır olduğunu hepimiz o süreç içinde gördük.
24 Haziran Seçimleri ve Muharrem İnce

Tüm bunlar bizi son noktada 24 Haziran seçimlerine kadar getirdi. Muharrem İnce faktörü özelde laik sosyolojiye olmakla beraber birçok muhalife yeni bir umut aşıladı. 16 yıl sonra ilk defa bir lider Erdoğan’a karşı bu denli benimsenmişti. Baykal ve KK’da çok iddialıydılar ama kitleleri bu kadar heyecanlandırmamışlardı. Halka daha yakın bir söylem geliştirmeye çalışan ve kendi kitlesinin dışındaki insanları da heyecanlandıran bir profile sahipti. Hatta Ak Parti kesimini de kaygılandıran bir kişi olduğunu söylemek abartı olmaz. İnce 50 günlük kampanya sürecinde kendince başarılı bir seçim çalışması yapmış ve kendisine oy vermeyi düşünen insanları kesinlikle kazanacaklarına inandıran bir konuma getirmişti. Öyle ki insanlar ancak oylar çalınırsa veya bir hile yapılırsa biz kaybederiz diye düşündüklerinden sandık başlarına insanları davet ettiler. Seçim gecesi için büyük bir hazırlıklarının olduklarını kamuoyuna deklere ettiler. Anadalu Ajansı’na alternatif olarak Adil Seçim Platformu kurulmuş sandık başına da müşahitler gitmesi için organize edilmişti. Sosyal medyadan büyük kampanyalar yapılarak insanlar sandıklara yönlendirilmeye çalışılıyordu. Günün sonunda ne yeterli müşahit vardı ne de oluşturulan platformdan anlık bilgi akışı sağlanabiliyordu. Kendi bakış acılarına göre ‘haklı’ olarak karşılarında güvenmedikleri bir devlet yapısı vardı ve bu şekilde sivil oluşumlarla alternatifler oluşturmaya çalıştılar. Ama başarısızlıklarını kendileri sonrasında kabul etmek zorunda kaldılar.
Bütün bunların sonucunda gece seçimler kaybedilmiş umut bağladıkları kişi çıkıp bir açıklama yapmamış ve herkes farklı senaryolar üretmeye başlamıştı. Kaçırıldığına dair binlerce tiwit atılacaktı. Daha sonrasında İnce bile kendisi bunun gerçekliğine inandıramayacaktı. O kadar büyük bir beklenti oluşturulmuştu ve bu sefer iş tamamdı kesinlikle kazanılacak en kötü ihtimal seçimler ikinci tura kalacak tüm muhalefet ona yönelecekti. Bu noktada ‘adam kazandı’ mesajını insanlar kabullenmek istemediler. O gece İnce’ye oy veren bir ailenin evinde çekilmiş olan aşağıdaki video sıcağı sıcağına insanların ne kadar umutlarını kaybettikleri nasıl tepkiler verdiklerini görebiliyoruz. Bu sadece lokal bir örnek olmadığını daha sonra hem çevremizden hem de sosyal medya paylaşımlarından kitlesel bir ruh halini temsil ettiğini net olarak görülmekteydi.
Seçimden sonra gecen ilk birkaç haftada insanlar da bugüne kadar olan tüm seçim yenilgilerinden farklı bir yenilmişlik ve buradan artık çıkamama hissi içinde oldukları görülüyordu. Laik sosyolojide bir hiçlik duygusu içinde olan insanlar bu ülkeye, siyasete, devlete ya da onları temsil edecek bir partiye kişiye inançlarını kaybettiler. Hem bir kandırılmışlık hissi hem de bununla beraber oluşan bir hiçlik duygusu bu insanların duygu dünyasına hakim oldu. Kendilerini artık buraya ait hissetmeyen ve ilk fırsatta bu ülkeyi terk etmeyi düşünen insanların duyguları daha da pekişti. Bunlar elbette özellikle küreselleşme ve dijital gelişim sayesinde artık dünya vatandaşı olan genç kesimde daha yoğun yaşanan bir depresyon haliydi. Kendilerini temsil edebilecek siyasi bir aktöre ve inanca ihtiyaçları var. Bu duyguya o kadar bir özlem duydular ki İnce gibi daha sonra bu mücadelenin taşıyıcılığını yapamayacağı ortaya çıkan bir kişi etrafında bu kadar net kenetlenebildiler.
Bu hiçlik duygusu üzerine saha analizleri, birebir görüşmeler, bu sosyolojinin içindeki münevverlerle iletişim halinde olmakla beraber mahalle dışından insanlarla da beraber bu değişimi ve dönüşüm analiz edilmeye ihtiyacı olduğu görülmekte. 16 yıllık süreçte sadece laik sosyoloji bir dönüşüm yaşamadı hem muhafazakar hem Kürt hem milliyetçi sosyoloji bir dönüşüm yaşadılar. Geleneksel kodları olsa da hepsi 16 yıl önceki noktada değiller.
Laik sol sosyoloji de bu seferti yenilgi duygusu bir önceki diğer tüm seçimlerden farklıydı. İlk defa bu kadar umutluydular ve ondan dolayı ilk defa bu kadar büyük bir çöküş yaşadılar. Uzunca süre kendilerine gelemeyen ve bu sonucu kabullenemeyen kitlesel ruh haline ülkece şahit olduk. Uzun yıllardır devam eden gerçek dışı iddalar da seçim gecesinden başlanarak dolaşıma sokuldu. Seçim günü ve gecesinde de bu paylaşımlardan vazgeçilmedi. Kendi oluşturdukları dezenformasyona kendileri de inandılar.
Sosyal medya üzerinden hepimiz bir fanus içindeyiz. Kendi istediklerimizi takip ediyor istemediğimizi takip etmiyoruz. Bu da bize sadece duymak istediklerimizi duyma konforu veriyor. Kendi dışımızdaki dünyadan bihaber olmamıza neden olabiliyor. Oluşturduğumuz bu yankı odaları karşı tarafa bakış açısında insanları sağır edebiliyor. Bahsetiğim kitle sadece kendine benzer insanlarla hem gerçek hem de sanal alemde etkileşime geçtiğinden hem kendini toplumdan daha da soyutluyor hem de gerçekliği ıskalıyor. Bu kitlesel ruh hali gerçekliği kabullenmekte bundan ötürü zorlandı. Karşı mahallenin de büyük bir kesiminin bu yankı odaları içinde yaşamadığını söyleyemeyiz. Sürekli zafer duygusu bunun olumsuz yönlerini örtse de laik sosyolojideki moral çöküşü anlamak bazıları için zorlaşabilmektedir.
