Kaşlarımı nasıl tıraş ettirdim?

Hep aklımda bir şeyler yazmak var ama yazmaya nasıl, nereden başlayacağımı bilmiyorum. Kızım o kadar gittin yeni ülkede hayat kurdun, mal mal kuracağına azıcık üretken kur diyorum kendime ama başına oturunca “YA NE KADAR ÇOK ŞEY OLMUŞ HANGİSİNİ ANLATAYIM?” deyip youtube’da video izlemeye başlıyorum. Ama karar verdim, hikayeye kaşlardan başlayacağım. Eskiden kendi halinde olan, zaman zaman kuaförlerin “Bu ne be, iki kaşın birbirini tutmuyo.” diyerek şu şekilde aldığı (- ^ ) ama hiçbir zaman büyük sorun çıkarmayan kaşlarımdan. İşte dürüst ve dobra yorumlarıyla güne renk katan o kuaförlerden burada hiç yok. İnsan uzun sürecek bir seyahatten önce farklı olacak şeyleri düşünmeye çalışıyor. Ben çalıştım yani. AKP ve Tayyip’le arama kıta sokacak olmanın huzuru da geldi, pidelerle kebaplara uzak kalacak olmanın hüznü de. Birçok arkadaşımın “Böcek yeme aman hehehe.” diye uyardığı ilginç yemeklere hazırdım. Hiç Çince öğrenmeden yola düştüğüm için birçok durumda okuma yazma bilmeyen bir sağır dilsiz durumunda olmaya da hazırdım (aslında bu sebeple sahiden böcek yemiş olabilirim ama yememişimdir bence. Böcek olsa ağızda bi kıtırdardı herhalde. Böcek olsa duramazsın). Ama işte geldim Tayvan’a. Her şey iyi güzel. İkinci haftadan sonra ben bir gürleşme hissettim. Hayır gürlüğü de şu moda olan gürlük gibi değil, oraya buraya dağılan hain gürlük. Aynaya bakınca kaşlar MERHABA ABİCİM GÜNAYDINLAR demeye başladı. Ben de bakınmaya başladım kuaför bulayım da aldırayım diye. Buldum da, bizim eve yakın varmış bi tane. Gittim kuaföre, İngilizce “Kaş ne kadar acaba?” diye sormaya çalıştım. Kadın “Ben kaşına ne yapabilirim ki?” diye sordu. Ben halen “Fakat kaş…” diyorum. Yanındaki diğer kadın boyayım mı diye eliyle fırça işaretleri yapmaya başladı. Sarıya boyarız, zaten kaşta bi o eksik. Ben de no no deyip cımbız hareketleri yapmaya başladım. Aaa dediler, bizde böyle bir şey yok. Peki dedim bildiğiniz, önerdiğiniz bir yer var mı? O noktada halen durumu bu kuaföre özgü sanıyorum. Belki çalışanları işten ayrılmıştır. Kadınlar “Böyle bir şey nerede olabilir ki?” ifadesiyle düşünürken gözüm kaşlarına kaydı. Belli belirsiz, ince, doğal kaşlar. İşte bu noktada biraz işkillendim arkadaşlar. Onların da aklına bir yer gelmedi, çıktım dışarı. Zorlu arayış böyle başladı.

Çince karakterlere olan sıfır hakimiyetim sağ olsun, yanlışlıkla dış tasarımı epey minimalist bir bankaya, bir dövme stüdyosuna, bir masaj salonuna uğradığım kaş aldırma serüveninde, aradığımı bulduğumu sandığım anda, mekanın kaş almayıp üstüne yaza çize kaş yaptığını anladım. Bu noktada pes ederek hayatıma gür devam etmeye karar verdim. (Çünkü daha önce kendim şekil verdiğimde şöyle olmuştu (^ v).) Ta ki bir gün çay alırken (tutku meyveli ve greyfurtlu yeşil çay içiyorum, burada aşırı yaygın olsa da Türkçesini deyince çok zenginmişsin gibi oluyor) yan taraftaki dükkan gözüme çarptı. Mekanın öyle bir ışığı, havası vardı ama yaşadığım acılı deneyimlerden ötürü temkinli davranmaya karar verdim. Ama sonra cama yapışıp içeriyi görmeye çalıştım. İçeriden bir kadın çıkınca tırsıp arkamı döndüm, uzaklaşmaya başladım (ülkemizi ne kadar iyi temsil ettiğimi fark etmişsinizdir). Kadın seslendi “Heyy hellooo” diye, sonra içerideydim.

Halen mekanın tam olarak hangi amaca hizmet ettiğini bilmiyorum. Artık deneyim kazandığım hayali kaş alma hareketlerini yapınca, kadın oturmamı işaret edip karşı dolaptan malzemelerini çıkartmaya başladı. Yanıma döndüğünde çıkardığı malzemeler arasında cımbız olmadığı gibi, malzemelerin bir tür mini ustura ve pamuktan oluştuğunu gördüm. Şimdi bu noktada başka bir konudan bahsetmek istiyorum. Tayvanlı insanların dayanılmaz tatlılığı. Şimdi bana Türkiye’deki kuaförde usturayı çıkarsalar, aman ablacım ne yaptın derdim, cımbıza dönerdik. Ama bu İngilizce bilmeyen Tayvanlı tatlı kadın, ben yok yok dedikçe şirin şirin gülümseyip kafasını sallayarak yanaşıyor. Baktım elinden bir kaza çıkmak üzere, masasındaki kağıt kalemle before-after resmi çizdim. Normal kaşlarımı çizip ok çıkarttım, usturayı çizdim, ondan da bir ok çıkarıp kalın bir tek kaş çizdim. Olacağı da o yani. Daha da çok gülümsedi, nooooo noooooo dedi, Çince bir şeyler dedi. Sonra baktı anlamıyorum, dışarı çıkıp İngilizce bilen bir arkadaşıyla geldi 2 dakika sonra. English deyip arkadaşını işaret etti. İşte burada iyice kalbimi kazandılar çünkü bizimki çevirsin diye yeni gelen arkadaşına bi sürü Çince açıklama yaptı, yeni gelen de gülümseyip “It is okaaay very gooood” dedi. İngilizce açıklama bu oldu. Sonra giderken arkasını dönüp kocaman gülümseyerek “She is goood.” dedi. Şimdi bu çabaya, bu gülücüklere nasıl no dersin? Demedim, ben de gülümsedim, tabii dedim. Minik usturayla cızır cızır tıraş etti. Şimdiyse iki katı güçlü ve şekilsiz çıkacakları günü bekliyorum. Muhtemelen yarın.