Image for post
Image for post

Kitaplar bizler için başka alemlere açılan kapılardır ve bu kapılar envaiçeşittir. “Kitaplar gibi okuru da türlü türlüdür. Bir kısım kitap okuru bibliyofil dediğimiz, eskilerin ise muhibbân-ı kütüb — yani kitap sevdalısı — dediği kişilerdir. Bu bibliyofiller kitabı sever ve hakikatle okur toplumun ve diğer kişilerin de bu kitaplardan faydalanması için çabalarlar. Bir de bibliyoman veya mecânin-i kütüb dediğimiz kitap okuru var ki o işte kitap delisidir. Kitapları biriktirir, kimselere vermez. Okumasa dahi sürekli kitap alır, topluma ve diğer kişilere karşı kitaplarını bir sevgiliymişçesine saklar, muhafaza eder. Kitaplara sevgi bakımından patolojik bir tavır sergiler.”(Çok Geç Kalmadan “OKU”yun! Çünkü… isimli yazımdan.)

Bu yazının odak noktası; “bibliyoman” olmak, — veya daha spesifik bir sınır çizeceksek- kitap satın alma tutkusuna sahip olmak. Uzunca bir süre bunun kötü bir şey olduğunu, hatta kapitalizmin alışveriş çılgınlığının bir tezahürü olduğunu düşündüm. Günümüz dünyası görsellerle, daima bizi etkilemeye çalışan reklamlarla, imgelerle bu derece sarılmışken bu şekilde şüpheci yaklaşmış olmam elbette dikkate değerdi. Fakat bundan on yılı aşkın bir süre önce gittiğim bir kitap fuarında da aynı tutkuyla kitapları almak istediğimi ve sayfaları arasında kaybolmak istediğimi hatırladım. Sonra kitapların kitapçıda ve yahut yayınevinin deposunda bekleyeceğine benim kitaplığımda okunacağı günü beklemesinin daha iyi olacağına kanaat getirdim. Kitaplar konusunda yersiz bir romantizme girmek istemiyorum elbette fakat bazen de kendi kütüphanemde duran bir kitapla bakışmak, belki göz göze gelmenin kime ne zararı dokunabilir ki. Tamamını okumak için değilse bile sayfalarıyla ünsiyet kurmak için zaman zaman bir kitapla buluşmak. …


İnsan var olduğu ilk günden bugüne daima bir yanıt arayışı içinde olmuştur. İlk insanlar bu yanıtı mitoloji ile ararken daha sonraları bu yanıtı aramanın yöntemi olarak bilim ve felsefe gibi alanlar gelişmiştir. Mitolojinin ilkel insanın yanıt arama biçimi olarak bilim ve felsefeden daha eski bir köke dayanması artık yadsınamaz bir gerçektir. Mitoloji araştırmacısı Mircea Eliade’nin bu konudaki önerisi şöyle: “Mit, kutsal bir öyküyü anlatır; en eski zamanda, ‘başlangıçtaki’ masallara özgü zamanda olup bitmiş bir olayı anlatır. Bir başka deyişle mit, Doğaüstü Varlıkların başarıları sayesinde, ister eksiksiz olarak bütün gerçeklik, yani Kozmos olsun, isterse onun yalnızca bir parçası (sözgelimi bir ada, bir tür bitki, bir insan davranışı, bir kurum) olsun, bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğini anlatır. Demek ki mit, her zaman bir ‘yaratılış’ın öyküsüdür”. Evet, işte bu yaratılış öyküsü olan mitler biz insanların yanıt arayışı bakımından ilk olması bakımından büyük bir öneme sahiptir. Dünyada ilk zamanlardan bugüne kadar varolmayı sürdüren her milletin yaratılış öykülerini yorumlama biçimleri -yani mitler- benzerlik göstermekler birlikte birbirinden farklıdır. …


“Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikâyet ve beyan etmişlerdir ki, kun-ı Kâinattan 7079, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Kostantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” (s.13)

Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ın 1995 yılında yayınlanan ilk eseridir. Yayınlandığı günden bu yana yirmiden fazla dile çevrilmiş, Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır. …


Image for post
Image for post
Etiketleme !

İnsan gerek günlük yaşantısındaki pratiklerde gerek zihinsel aktivitelerinde kategorize etmeye meyillidir. Bunun sebebi soyut veya somut her şeyi en basite indirgeyip anlamlandırma isteğidir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalı psikolog Edward Thomdike komutanlara kendilerine bağlı askerlerle ilgili sorular sordu. Komutanların “üstün asker” olarak nitelendirdiği askerlerin hepsinin sağlam yapılı ve yakışıklı olduğunu ve komutanların bu askerlere — gerçekte var olmayan — fedakarlık, liderlik gibi olumlu özellikler atfettiğini gördü. Thomdike, komutanların askerlerin dış görünüşünden etkilenip onlara olumlu özellikler atfetmesine “Halo Etkisi” adını verdi.

İnsanlar, sadece birkaç parça bilgiye sahip olduklarında bile diğer insanlarla ilgili birtakım değerlendirmeler yapmaya meyillidir. Değerlendirme insan algılamasında en önemli boyut olduğu için, insanları hem iyi hem kötü olarak değil iyi ya da kötü olarak kategorize etme eğilimindeyiz. Sonra diğer özellikleri bu temel değerlendirmeye uygun olarak algılamaya devam edebiliriz. İşte “Halo Etkisi” veya “Atfetme Tutarlılığı” buna denir. Eğer bir insan beğeniliyorsa, onun aynı zamanda çekici zeki, cömert olduğunu varsayarız. Eğer kötüyse, sinsi, çirkin ve yeteneksiz olduğunu düşünürüz. …


Image for post
Image for post

“Kitap, ruhun ilacıdır.”

Büyük yıkımlardan sonra dahi büyük toparlanmalar gösteren Japonlara ait bir atasözü, tesadüf değil elbet. Japonya’da yılda 4 milyar 200 milyon kitap basılıyor. Türkiye’de ise sadece 23 milyon civarında kitap basılıyor. Japonya, İngiltere, ABD, Almanya gibi ülkelere oranla Türkiye daha az sürekli kitap okuyor. Kitap okumak gelişmişlik için yeterli sebep mi, belki hayır ama etkili sebeplerden bir tanesi. “Dünyayı yöneten, kalem, mürekkep ve kâğıttır.” Bu söz işte bunlardan bir araya gelen kitaba hakim olan ve okuyan bir toplumun ancak dünyaya hakim olabileceğini, gelişebileceğini söylüyor. Okumamak dolayısıyla cehalet bugün dünya üzerindeki pek çok sorunun temel sebebi. İnsan madde ve ruhtan oluşur. Maddesini, fizyolojik ihtiyaçlarını dışarıdan bir şekilde karşılarken ruhunu da ihmal etmemesi gerekiyor. Ruhu besleyen en önemli şeylerden bir tanesi de kitaplardır. Kitap ihmal edilince sadece maddeye ait hırslar ve hazlarla donanmış insan kalıyor ortaya, bu da pek çok sıkıntıya sebep oluyor. Kitap her şeyden önce bize insanı tanımaya fırsat verir. Kişinin hayat tecrübeleri kimi zaman yeterli olamadığında işte bu noktada devreye kitap girer. …


“Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü.”

Arka kapak tanıtımındaki şu alıntı bile Hasan Ali Toptaş’ın ışıl ışıl Türkçesiyle yine yüreğimize dokunacağını söylüyor. Kitabı ilk çıktığı hafta içerisinde aldım fakat elim çok zor gitti rafa. Bir yandan büyük bir iştiyak ile kitabı okumak istiyordum bir yandan ise –maalesef- konusunu duyduğum için tereddüt ediyordum. Tereddüt etmemin sebebi yüreğimin ortasına gamlı bir baykuş çökmesin, ciğerim parçalanmasın diyeydi. …


Image for post
Image for post
V For Vandetta.

İnsan; doğumundan ölümüne kadar belirli bir çevre, cemaat, topluluk içerisinde yaşamını sürdüren sosyal bir varlıktır. Sosyal bir varlık olmanın gereği olarak daima iletişim halinde bulunan insanın birtakım beklentileri vardır. Bu beklentilerden bir tanesi olan takdir edilme duygusu, Amerikalı Psikolog Erik Erikson’un Kişisel gelişim dönemlerinden “Başarıya Karşı Aşağılık (yetersizlik)“ olarak nitelendirilen evrede 6–12 yaşlar arasında başlar ve yaşamı boyunca devam eder. Bu evrede bireylerin ilkokulla birlikte başarı isteği artar. Başarı duygusunu elde ettikçe çocuğun kendine güveni artar, çalışmaya ve başarılı olup arkadaşlarından ve çevrelerinden takdir görmek ister.

Image for post
Image for post
Abraham Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi

Yine Amerikalı Psikolog Abraham Maslow’un İhtiyaçlar hiyerarşisinde insanın temel ihtiyaçları arasında “ait olma-sevme-sevilme ihtiyacı” ile “saygı-saygınlık ihtiyacı” gösterilir. İnsan; bu dönemlerde kendisini bir yere ait hissetme, sevilme, takdir edilme, saygınlık kazanma gibi ihtiyaçlar ile karşılaşır. …

About

Salih Samet Gür

Türkolog, Eğitimci, Blogger, Okur. / İletişim: salih.s.gur@gmail.com

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store