İsimsiz, 106x165 cm, Ressam: Peyami Gürel, 2007

Yokluğa Övgü | Günümüz Sosyal Medya Kullanımı Üzerine Eleştirel Bir Bakış

Geçici Olanı Yüceltmek

Eğitimlerime katılanlar bilir. Genelde nihai ve kadim olan bilginin “asıl!” olduğu ekseninde konuşurum. Çünkü bilgi büyük bir aktarım geleneğinin ürünüdür. Doğru iletişim araçları üzerinden bilinçli ve planlı bir şekilde iletilirse, sağduyu süzgecinden de geçerek kalıcı olur.

Ama bugünün dünyasında bu maalesef la mümkün! Sapla saman karışmış, araç amaç olmuş durumda. İnternet çağında insanlar amansız bir kavram karmaşası içerisinde. Her geçen gün bu karmaşa daha da artıyor. Hatta bırakın artmasını, üstüne bir de yüceltiliyor.

Fil Aslında Budur!

Görme engellilerin önüne konulan fil hikayesi vardır, bilmeyenler için anlatayım;

Kimi filin hortumunu tutup fili bir hortum olarak algılıyor, kimisi de bacağını tutup “Fil aslında budur!” diyor. Özetle bu.

Herkes el yordamıyla bulduğu kadarını hakikat sanıyor! Oysa ki kimse filin bütününü bilmiyor. Esas üzücü olan ise; kimse içinde bulunduğu durumu da sorgulamıyor. Günümüzde sahne sürekli değişiyor ve insanlar yeni sahneye “Aman! Bir şey kaçırmayayım!” diye haldır haldır koşturma peşinde.

Internet kullanıcıları tıpkı bu görme engellilerin hikayesindeki gibi filin hortumunu filin aslı sanarak, sosyal medyayı ve dijital dünyayı öyle tanıyor. Sonra da kendi edindiği bilgi ile etrafına filin hortumunu “İşte bu filin ta kendisidir!” diye hararetle anlatmaya başlıyor. Üstelik günümüzde bu ve benzeri süreçler toplumsal ve zihinsel çöküşü tetikler nitelikte, çarpraşık ama bir o kadar da hızlı anlam buluyor.

Çünkü bireyler geçici olanı yüceltmenin, daha doğrusu “suya yazmayı” baş üstünde tutmanın yüceltildiği, şakşaklandığı bir dönemdeler. Daha kısa sürede, daha hızlı, daha çabuk, daha seri, daha tempolu, hemen, şimdi 3,2,1 ve bitti. Gördün, gördün! Göremedin, eh sen kaybettin! (Bkz. Snapchat)

Oysa ki “Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek!” (Bkz. Sevgilerde, Beçhet Necatigil )

Behçet Necatigil

Internet Çağında Eskisine Göre Daha Fazla Bilgi Sahibiyiz

Yanlış!

Dünün dünyasında putlar ve hakikatı bulmak için zaman kaybettirenler (şeytan) neyse bugünün dünyasında da aynı engellerle uğraşıyoruz. Değişen hiçbir şey yok. Dün seni senin gerçekliğinden, hakiki ve kalıcı bilgiden alıkoyanlar neyse bugün de yine aynı şeyler. Sadece biçimleri farklı. Boş laf değil hani; “Tarih tekerrürden ibaret!

Antik çağda farklı görevlere sahip yüzlerce tanrıya tapınmak neyse, dijital dünyada da farklı işleve sahip yüzlerce uygulamaya tapar hale gelmek de bu aslında. Kullandığımız araçlar ne kadar çoğalırsa kendimizden, ereğimizden o denli uzaklaşıyoruz. Benliğimizden kurban ettiklerimizin sayısı da bir o kadar artıyor.

Çünkü hangisinin ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Bunların uzun vadede hayattaki amacımıza (ereğimize) nasıl hizmet edeceği hakkında bir fikrimiz yok. Çünkü araçların kullanışını öğrenmeye yatkın ama kavram olarak ne ifade ettiklerini anlamaya son derece uzağız. Çünkü araçları amaç, putları hakikat yapmaya eğilimliyiz. Günü kurtarmamız gerekiyor, kurtarıyoruz da. Oysa ki yarınları başkaları inşa ediyor.

Örneğin zaten Instagram için okunmayacak yazılar yazmak (suya yazı yazmaktan kastım bu, aşağıda detaylı olarak okuyacaksınız) için uzun uzun uğraşırken, bir de aralara Snapchat eklemeye çalışarak kazandığınızı düşündüğünüz şeye (itibar, şan, şöhret, mevkii) aslında kendi benliğinizi rehin bırakmaktan başka birşey değil. O zaman kendi hakikatinizi ve gerçeğinizi de çarptırıyorsunuz. Bırakın başkalarına artistlik yapmayı, kendinize dahi artistlik yapmaya başlıyorsunuz.

Geçici Olanı Yüceltmek = Hayattaki Ereğini Kaybetmek

Eğer kullandığınız cihaz, elinizdeki uygulama sizi sizden uzaklaştıracak kadar ele geçirmişse kusura bakmayın ama 100.000 takipçiniz de olsa gerçek anlamda kaybedenlerdensiniz.

Peki neden?

Eğitimlerimde yine bahsi geçer; Jack Dorsey Twitter’ı kurarken kendisine ilham olan anarşizm temelli bir kitap okuduğunu söyler; ismi: Temporary Autonoumus Zone’dur. Yani Türkçesi: Geçici Otonom Bölge.

Hakim bey takma adlı yazar, kitaptaki savında insanların post modern dünyada bilgi sürmenajı içerisinde geçici rahatlama/boşalma alanlarına ihtiyaç duyduğunu belirtir. İşte Twitter böyle bir felsefenin ürünüdür. Tahtını Instagram’a terk etti diyebilirsiniz ama hala siyasi ve politik gündemin en hararetli anlarınının takibi için ya da maçlardan sonra küfür etmek için Twitter’a girersiniz.

T.A.Z. Hakim Bey

Yani aslında Twitter tahtından falan olmamıştır. Ürün olarak niteliği dahilinde hak ettiği arketipe oturmuştur, o kadar. Halen gerektiği gibi de kullanılmaktadır.

Söz konusu durum Instagram için de geçerlidir. Parmağımız ile aşağı doğru kaydırdığımız ekrandaki karelerden hoşumuza gidenleri ekrana iki defa sert dokunarak kalpleriz. Çok azının altında yazan yazıyı okur, çok azıyla gerçek manada etkileşime geçer (yorum yazmak örneğin) beğendiğimiz bir tavsiye v.b. olursa ekran görüntüsü alır ve onu bilgisayarımızın tozlu klasörleri arasına atarız. Bir daha da geri çağırmayız. Unutur gideriz… Zaten Instagram da sizin bunu (hatırlama işini) yapmanızı istemez. Hatta bunu yapmanıza engel olur. Paylaşımlar içerisinden asla dışarı bir sayfa bağlantı vermenizi olanaklı kılmaz. Gitmek istediğiniz yerleri işaretlemenize izin vermez. Kısacası Instagram’da özgür değilsinizdir.

Dijital Bilgi Çöplüğünde Orgazm Olmak

Neden? Çünkü o da “Geçici Otonom Bölge” nin farklı zemine oturan bir başka ürünüdür. Farklı bir arketiptir. Kuruluş amacı budur. Twitter’daki tüm dezenformasyon ve ülkeler deviren bilgi akışının aksine insanların hayattaki renkli karelerini yansıtacağı, eğleneceği bir geçici otonom bölge sunar bize. Ama kimse eşi ile ettiği kavga sonrasında “Çok mutsuzuz! Bakın birbirimizin gözünü morarttık!” diye birbirinin fotoğrafını çekip Instagram’da paylaşmaz.

Oysa ki Mehmet Pişkin ya da Cathriona White ölmeden önce Instagram paylaşımları ile birçok insanın imrendiği bir yaşam tarzına sahipti. O fotoğraflara bakarak kimse bu insanların intihar edebileceğini düşünemezdi. Düşünmedi de.

Şimdi elinizin altında kullandığınız diğer uygulamalara bir de bu gözle bakmayı deneyin bakalım… Gerçekten hakiki bilgiyi buralarda (geçici otonom bölgelerde) bulabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksa bu alanlara sadece rahatlamak, dijital bilgi çöplüğünde orgazm olmak için giriyorsunuz?

Öyleyse Neden Kolayı Tercih Ediyoruz?

“En büyük şeytan insanın kendi hakikatini keşfetmesini engelleyen vesveseler zinciridir. Her insan icadı yüceltilen şey gibi ‘Sosyal Medya’ da bu vesveselerden biri haline gelmiş durumdadır.” — Anonim

Çünkü hakiki bilgi insanı acıtır. Çünkü hakikatın hazmi zordur. Aslında hayatta “Varoluş!” gerçeğinden kaçmak ve kendimizi bunun ağırlığı altında uyuşturmak için geçici otonom bölgelerden faydalanırız. Tam anlamıyla rahatlamak için…Ne yapalım? Dijital çağda elimizde uyuşturucu olarak sosyal medya var.

Yalnız yine başkalarının mutlulukları da bizi bilakis mutsuz eder. Çünkü insan kıyaslar. Sen evde tarhana çorbası içerken bir grup insan lüks bilmemne restoranda Fransız soğan çorbası içerse mutlu olamazsın. Ya da sen ay başında Amsterdam’dan dönmüşken, Maldiv Adaları’na giden arkadaşına “Yuh! Amma geziyorlar! Hayat bunlara güzel valla!” dersen mutlu olamazsın. En azından içinde bulunduğun duruma hayıflanırsın.

FOMO = Fear of Missing Out

Bunun için literatürde yeni bir psikolojik rahatsızlık tanımımız bile var: FOMO (Fear of Missing Out — Yoksun Kalma Korkusu) Etrafında herkes daha çok beğeni alsın diye yediği en iyi yemeği önerirken, gezdiği yerleri anlatırken, okuduğu kitabı, izlediği filmi, sevdiği diziyi önerip paylaşırken, sen masanın başında evraklar içerisinde işine hapis olan kişi, bütün bunlardan yoksun kaldığını düşünürsün. Çünkü iki elin, iki ayağın, iki gözün ve yılda 15 gün iznin vardır. İşte yoksun kalma korkusu böyle birşeydir.

Aman ha böyle bir yeise sakın düşme! Yıllardır sosyal medyayı tecrübe eden ve hakkında kitaplar yazan biri olarak söylüyorum. Kimse senden daha iyi yaşamıyor, kimse senden daha fazla mutlu değil. Ben de senden daha mutlu değilim. İşte bu sürecin sonu seni Mehmet Pişkin, Cat White ya da Meryem Uzerli (Tükenmişlik Sendromu) çıkmazlarına sürükleyebiliyor.

Yokluğa vakit harcamak diye ben buna derim işte!

Ürkütücü olan, insanlar henüz bu kavramlarla tam olarak yüzleşmemişken araya bir de 3 saniye oynayan ve sonra kendisini tamamen yok eden fotoğraf ve videolar gösteren yeni uygulamaları ana akım kullanımına dahil etmeye çalışıyor.

Bu zihniyet ne biliyor musunuz? “Instagram’da yaptığım paylaşımların arasında başka süreçler var. O arada insanlar ne yaptığımı kaçırıyor ve ben bu anları da insanlara göstermeliyim!” ya da kısacası “Ben kendimi daha fazla göstermeliyim.”

Beni beni Bihterini!!!

Düşünsenize Instagram’dan zaten kafasını kaldıramayan bu yayıncılar bir de Snapchat veya Timit (Zaman Limitli Selfie) gibi uygulamalarla geçici olanı yüceltmenin ve balık hafızaları beslemenin öncüsü oluyor.

Aslında Instagram arasına bir de Snapchat ekleyenler kendi iletişim süreçlerinin de sonunu hazırlıyor, kalıcı olmayanı yüceltiyorlar. Suya yazı yazıyorlar. Tükeniyorlar, tüketilmeye hazır hale geliyorlar. Bu işlerden hiç anlamayan Instagram’a “Sayfa” diyen ve onu bir web sayfası gibi gören kişilerin kafalarını daha da karıştırmaya devam ediyorlar. Sonra da yine bu insanlarla işbirliği yapmaya çalışıyorlar.

Arama Motorları İnsanlar İçindir

Üzerinde durulması gereken bir konu daha var;

Arama motorlarında üst sıraya taşıyan uygun içerikleri üretmek amaç olurken ve bunun için bütün marka ve kurumlar binbir takla atarken içeriğin gerçek muhatabı olan “İnsan” görmezden geliniyor. Ama aslında arama motorlarının gerçek müşterileri bizleriz. Bizler; yani insanlar…

İnsanlar için içerik üretmeyi kimse düşünmüyor. Varsa yoksa, arama motorları şöyle istedi, böyle istedi, şöyle sever, böyle sever…

Geçtiğimiz günlerde bir davet üzerine fenomen ve blogger grubu ile toplu halde profesyonel fotoğraf çektirirken gözümün önünde ansızın bir görüntü belirdi. Yıllar sonra tarihçiler bu fotoğraf karesine bakarak şunu diyebilirler diye düşündüm;

“İşte bok gibi gündemi olan bir ülkede kendilerini Alis Harikalar Diyarında gibi hisseden faniler de bunlardı! Şatafat ve yanılsamalar içerisinde Lale Devri’nde yaşıyor ve kendilerini şişme egoları içerisinde huzurlu ve erişilmez hissediyorlardı! Kimdi bunlar, internet fenomenleri, o zamanın bazı sosyal medya hesaplarını kullanarak bir anda tanınmış olan kişiler…”

Sosyal Medya Kadir Kıymet Bilmiyor Annem

İşte hakikat budur. Geçici olanı yüceltmek, kalıcı olmayanı övmek, hakikatten kaçmak. Geçici otonom bölgelerde benliklerimizi uyuşturmak. Niceliği niteliğe tercih etmek.

Maalesef, hala az okuyoruz. Hala bilgi bir tık ötemizde dahi olsa araştırmıyor, sorgulamıyor, düşünmüyor ve üzerine derinlemesine konuşmuyoruz.

Tuhaf olan, her erdemli şey gibi Internet de başlangıçta böyle bir amaçla kurulmamıştı. İnsanları sonsuz bilgi içerisinde, birbirlerini sonsuz bilgi ağı ile var etmek ereğini taşıyordu. Lakin sanal yaşamlarımız hiçbir yere link vermeyen kapalı devre sistemler (Instagram, Snapchat) içerisinde hapis kaldı. Facebook da keza öyle. Bize sadece ilgilendiğimiz sonuçları daha çok gösteren Facebook bir “Zaman Akışı” ile sınırlı.

Mesela; Facebook’a link paylaşmayıp da doğrudan fotoğraf paylaşırsanız fotoğraf veya videonuz daha fazla gösterim alıyor. Facebook bu konuda sizi bir nevi ödüllendiriyor. Artık her sosyal mecra kendi kapalı devre sistemini kurma peşinde. Oysa ki dediğim gibi bu, Internet’in ruhuna, kuruluş felsefesine aykırı.

Neden Bu Dünyaya Geldim?

2015 yılında hala bir gün 24 saat ve insanlar hala “Neden bu dünyaya geldim?” sorusunun peşinde.

İsmim Salih Seçkin Sevinç. Sorguluyorum ve 6 yıldır blog yazıyorum. Çünkü nihai ve kalıcı bilgilerin geleceğe dijital alemde bloglarla aktarılacağına inanıyorum. Bunun için de “Her Şeyin Başı Blog” isimli bir kitap yazdım. Geri kalan bütün sosyal medya mecralarını bloglarım için birer medya outleti olarak görüyorum. Suya yazı yazmamaya çaba gösteriyorum. Sürece bütünsel, sürdürülebilir ve kalıcı yaklaşıyorum. Hayatımı yalnızca geçici sosyal medya mecraları ile doldurmaktan çekiniyor, geçici olanı yüceltmekten imtina ediyorum. Bunun için ereğimi göz önünde bulunduruyorum. Uzun yazılar yazmaktan çekinmiyorum.

Mesela bu yazı için tam 1578 kelime kullandım ve 3 saat harcadım. Yazmadan önce üzerine uzunca düşündüm. Eğer bir kişi dahi bu makalenin sonuna kadar okumayı başarabilmişse, işte bu suya yazmadığımın ispatıdır.


Originally published at salihseckinsevinc.com on November 2, 2015.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.