Preker zamanlarda gazeteci emeği

Sarphan Uzunoğlu
Mar 20, 2018 · 7 min read
Photo: Macey J. Faronda/BuzzFeed

Not: Bu yazı ilk olarak Varlık Dergisi’nin Ocak 2018 sayısında yayınlanmıştır.

Prekarya tartışması Türkiye’nin gündemine 2013 yılında yaşanan toplumsal ayaklanmalar dalgası (Gezi Direnişi) eşliğinde girdi. Aslında 2000’li yılların ikinci yarısıyla birlikte başlayan yeni toplumsal hareketlerin yayılması ve özellikle de 2010’larla birlikte gelişen Occupy Wall Street tarzı eylemlere katılanların demografisi, sosyal sınıflar üzerine çalışan birçok araştırmacının fazlasıyla ilgisini çekmişti. İnsanlar sokaklarda olan bu “öfkeli gençlere, kadınlara, erkeklere” ne diyeceklerini bilmiyorlardı.

Aslında sorularımız ortaktı. Bazılarımız 9–6 çalışan birinin örneğin Gezi Parkı Eylemleri döneminde olduğu üzere nasıl olup da mesaiden çıktığı an parkta soluğu aldığına akıl erdiremiyor, bazıları bu park alanında hem Gazi Mahallesi’nden hem de Kadıköy Fenerbahçe’den gelen insanların bir arada bir tür komün inşa etme durumu (buna çaba demek oldukça zor, zira Gezi modern tabirle herkes için farklı deneyimler ve motivasyonlar içeriyordu) içerisinde olmasını garipsiyordu. O dönem aralarında benim de olduğum bir grup prekarya kavramını ve onun temsil ettiği yeni perspektifi benimsedi ve Gezi’yi bir prekarya hareketi olarak tanımladı: Güvencesiz, geleceksiz, emeği ucuzlamış ve esnek çalışma rejimine mahkum olmuşların hareketi olarak.

Bugün, prekerlik durumu ve gazetecilik üzerine yaptığım doktora çalışmamı bitirmemin ardından, 2013’teki konumuma baktığımda Gezi Direnişi’ni, preker durum içerisindeki farklı komünitelerin katıldığı bir sosyal hareket olarak görmeye devam etsem de; yalnızca aşağıda değineceğim prekerlik tartışmasının değil, Hardt ve Negri’nin Çokluk (2011) ve Duyuru (2013) kitaplarında ele aldıkları dörtlü yapıya da değinmeyi gerekli buluyorum. Onlara göre günümüzdeki üretim ilişkileri ve siyasi mekanizma toplumun belirli kesimlerini şu dört şekilde etkilemiştir: Onları borçlandırmış, onları medyalaştırmış, onları güvenlikleştirmiş ve temsil rejiminin ağına düşürmüştür. Hardt ve Negri’nin öne sürdüğü bu sıfatların prekerlerin ortak özelliği olduğunu öne sürmenin yanı sıra, Standing’in prekaryayı bir sınıf olarak tanımlamak için yeterli olamayacak bir veri seti üzerinden yola çıktığını ve prekaryayı bir sınıf değil, prekerliği bir durum olarak ele almayı politik ve akademik açıdan daha işlevli buluyorum.

Prekerlerin durumunu anlatmak içinse, Türkiye’nin garip bir şekilde spotların en çok üstünde olduğu -ama bunun en yanlış motivasyonla gerçekleştiği- grubu diyebileceğimiz gazetecileri ele almayı tercih ediyorum. Zira gazeteciler, bir yandan Marx’ın işçi sınıfı, yabancılaşma, lümpenlik, yabancılaşma gibi terimlerle ele aldığı durumlara muhteşem örnekler sergilerken, öte yandan da 21. yüzyılda neoliberalizmin mevcut akışkan, esnek, dijitalleşmeyle artık en üst aşamasını yaşayan durumu karşısında da prekerlik kavramının türkçe karşılığı olarak önümüze çıkabilecek kırılganlık kavramını en iyi karşılayan gruplardan biri konumunda. Ama öncelikle prekaryanın ya da prekerlik durumunun ne olduğuna dair bir anlaşmaya varmamız gerekiyor.

Prekarya tartışması: Yoksa “ne sınıf ne de yeni” mi?

Prekarya tartışması, 2013 yılında yazının başında da belirtildiği üzere Türkiye’de özellikle sınıf ekseninde Ortodoks Marksistlerle bazı Post-Marksistler arasında gerçekleşen bir tartışma niteliği taşıyordu. Oysa bir kavram olarak prekerlik (ingilizce precarity) Guy Standing’in Prekarya — Yeni Tehlikeli Sınıf (orijinali Precariat: The New Dangerous Class, 2011) isimli kitabında anılmadan çok daha önce teorik tartışmaların bir parçası olmuştu. Ben, Munck’un (2013, 747) yaklaşımına sadık kalarak bu kavramlardan üçünü ele almaktan yanayım: marjinallik, enformal sektörler, sosyal dışlanma.

Marjinallere ilişkin tanımın temelinde Latin Amerika’daki aşırı ve ani şehirleşme dalgası vardır. Aşırı şehirleşmeyle birlikte ortaya çıkan, geniş kitlelere dönüşen ve şehirlerin etrafını yerleşerek saran ülke içi göçmenlerin kapitalist sistem içinde marjinaller olarak tanımlanmıştır. Ancak marjinallik kavramına itibar ve ilgi bu grupların şehir hayatına entegrasyonuyla azalmıştır. Marjinalliğin prekerliğin nihayet yapacağımız tanımıyla ortak yanı şudur: Brezilyalı ekonomist Francisco de Oliveira’ya (1981) göre marjinal sektör, daha geniş bir ekonomik sistem için bir avantaj oluşturmuş, küçük çaplı ticaret, gecekondular gibi faktörler işçi evleri inşa etmek gibi maliyetleri ortadan kaldırmıştır.

Marjinallik kavramından sonra ise bu tartışmalarda devreye enformal sektörler kavramı girmiştir. Enformallik ya da enformal sektörler, formal kapitalist sistem dışında kalan işçilerin çalışma alanını tanımlamak için kullanılırken, burada üretim tekniklerinin kapitalist olmayan bir içeriğe sahip olduğu, üretim araçlarının üretenlerin kendilerine sahip olduğu bir durumdan bahsedilmektedir ki bu da prekaryanın bugün evden çalışan emekçiler de dahil olmak üzere birçok üyesinin çalışma pratiklerinde sıklıkla görülen bir durumla benzeşmektedir. Uluslararası Emek Örgütü de 1970’li yıllarda bu kavramsallaştırmayı iş kanununun kapsamının dışında kalan küçük çaplı üretimler, yerel servisler ve bazı illegal aktiviteler olarak tanımıştır (International Labour Organization, 1972).

1980’li yıllarla birlikte ise Standing de dahil olmak üzere 2010’lu yıllarda prekerlik durumunu tartışanların sık sık öne çıkaracakları sosyal dışlanma kavramı öne çıkarılmıştır. Sosyal dışlanma kavramı İngiltere Devleti tarafından insanların işsizlik, gelişmemiş yetenekler, kötü barınma, yüksek suç oranları, kötü sağlık ve aile sorunları nedeniyle yaşayabileceği bir durum olarak tanımlanmış, çocuk yoksulluğu, uyuşturucu kullanımı ve evsizlik gibi durumlar da bunun parçası olarak anılmıştır (Batty, 2002).

Bu metinde ele alınacağı bağlamıyla prekerleşme de sosyal dışlanma, enformal çalışanlar ve marjinallerin özelliklerini de taşıyan, Hardt ve Negri’nin Duyuru metninde sokağa çıkan güvencesiz, esnek kitlelere ilişkin dört kavram etrafında biçimlenen tanımını da içeren bir durumdur. Prekerler, emeği ucuzlatılan, esnekleştirilen, formal çalışma düzenine bağlı olmayan ya da devlet/şirket politikalarıyla formal çalışma düzeninden koparılmak istenen, darbe, kanun ve kararnamelerle örgütsüzleştirilerek sendika gibi güvencelerden tamamen arındırılan, mesleklerini kaybettiklerinde sosyal güvencelerinin yanı sıra hayat standartlarını ve sosyal gruplarındaki konumlarını da kaybedenlerdir.

Preker gazetecilerin duyulmayan çığlığı

Peki bu prekerlik tanımında gazeteciler nerededir? Prekerlik gazetecilerin mesleki pratiğine ne tür bir etki yapmaktadır? Mesleğinin zirvesinde bulunmuş gazetecilerden başlayalım. Yıllarca en alt seviyeden kapısından girdiği Doğan Medya’da üst düzey görevlerde bulunmuş, yani merdiveni yukarı doğru tırmanmayı başarmış gazetecilerden Bülent Mumay’la tezim için yaptığım görüşme prekerlik konseptini algılamak için büyük bir fırsat sunuyor: Mumay’ın değerlendirmesine göre normal yoldan, yani en aşağıdan gazeteciliğe başlayan biri için yükseldikçe ve sorumluluklar arttıkça kuşanılan silahların niteliği de artmakta ve daha net fikirleri ifade etme ihtimali ortaya çıkmaktadır. Mumay, yükselmenin bir tür zırh kazandırdığını ve buna bağlı olarak muhabirlikten köşe yazarlığı ya da yöneticilik seviyesine geçenlerin, kurumsal bir temsil de kazandıkları için özgür ve rahat olduğu kadar kurumun etiketini taşımaya dair sınırlarla da birlikte hareket etmeye başladıklarını söylemektedir. Finansal rahatlama ile gereken ifade özgürlüğü ve öznellik, kariyerde ilerlendikçe, özellikle de kurumsal rollerle birlikte yerini otokontrol ve otosansüre bırakmıştır. Mumay’a göre dramatik olan durumlardan biri ise köşe yazarları veya muhabirlerin statülerini bu preker sistem içerisinde kaybetmelerinin ardından yaşadıkları statü kaybına dair etkiler. Mumay, ayrıca pozisyonlarını kaybeden gazetecilerin maddi kaybın yanı sıra sosyal olarak da izole oldukları ve çevrelerini de kaybettiklerini söylemektedir. Yani merdivenin hangi basamağında olursa olsun preker için dönüş zordur. Hangi maaş seviyesinde olursanız olun, bir gazeteci olarak, oyun alanının dışına itildiğinizde, alıştığınız koşullarla piyasaya yeniden girişiniz neredeyse imkansızdır. Aslında Mumay’ın yaşadığı durumun bir benzeri de Kanal D Sabah Haberleri’ni sunan İrfan Değirmenci’nin durumudur. Politik nedenlerle işsiz kalan Değirmenci, işsiz kalmasının yanı sıra Doğan Grubu’nca itibar zedeleyici tavrı nedeniyle dava da edilmiştir. Yani bir preker için, serbest düşüş başladığında, geçmişte sahiplendiği ve başarısına katkı sunduğu “şirket” hızla düşmanlaşabilmektedir.

Tabii, prekerler için çalışma süreçlerindeki özsansür, mobbing ve korkudan sonra başlayan eziyetin aşamalarını çoğaltmak mümkün; ama her kariyer hızla bir medya şirketinin en üst katına ya da kameranın karşısına çıkmamaktadır. Aralarında eski Milliyet Muhabiri ve şu an türlü yayınlar için Freelance olarak haber hazırlayan Burcu Karakaş’ın da bulunduğu birçok gazeteci, staj adı verilen modern kölelik süreçleriyle girdikleri işlerini politik nedenlerle sonradan kaybetmiş, haklarını almak için de oldukça ciddi çaba sarf etmişlerdir. Zira Türkiye’deki haber odaları bir yandan staj emeğine dayanırken, öte yandan da yukarıda bahsettiğimiz “enformal çalışmanın” ya da merdivenaltı emeğin en sık görüldüğü yerlerdir. Alternatifinden ana akım medyasına, Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Gökhan Durmuş’un ifadesine göre Türkiye’de 2016 yılına kadar hiçbir şekilde yapılmayan medya işyeri çalışan denetimleri, bunun çok önemli bir örneğidir. Birçok medya kuruluşunda maaşların bir kısmı “elden verilirken”, aynı yayıncı kuruluşta sendikal örgütlenmeyi imkansızlaştırma amaçlı birden fazla şirketin bir arada olması veya yayıncılık alanındaki bir şirketin lojistik ya da turizm alanında kayıtlı olması gibi birçok faktör örgütlenmenin önünü tıkamaktadır.

Geçmişte ikramiyelerden başlayarak çok geniş haklara sahip olan gazeteciler bugün klasik beyaz yakalı işçilerin sahip olduğu haklara sahip olmak için politik bir mücadele vermek durumundalar. Peki yukarıda iki basit örneğiyle ele aldığımız ve birçok gazetecinin başından geçen gazeteci emeğindeki prekerleşme ile ilgili temel noktalar neler? Neden gazeteci emeği prekerleşiyor ve prekerler olarak gazeteciler sistemin dibine doğru itiliyorlar?

İlk olarak gazeteci emeğinin prekerleşmesinin ekonomik, politik ve teknolojik faktörler gibi bir kategorilendirme yapmakta fayda var. İkinci yapılması gereken ise durumun sadece Türkiye’deki gazeteci emeğine özgü olmadığını anımsatmak. New York Times da dahil olmak üzere dünyadaki bütün haber odaları bir “küçülme” ya da freelance emeğine dayanma trendine girmiş durumdalar. Bu, ilk kategori olarak ele alabileceğimiz ekonomik kısıtların, dijitalle gelen oturmamış yeni haber odası ekonomisi yapısının ve geleneksel reklam gelirlerindeki erimenin de getirdiği bir durum. Bu krize karşı, bambaşka bir yazının konusu olabilecek melez, kâr amacı gütmeyen, reklam odaklı, kitlesel fonlamaya dayalı gibi farklı modellerle mücadele eden butik ya da alternatif haber odaları da var; ama Türkiye’de şimdilik bu konuda gazetecilerin prekerleşme problemini ortadan kaldırabilecek ve onları içlerine düştüğü borçlandırılma ve kanun ya da sansür yoluyla güvenlikleştirme batağından kurtarabilecek gibi değil. İkinci kategorideki politik kısıtlar çoğunlukla hukuki ama aynı zamanda elbette Türkiye medyasında sıklıkla rastlanan ekonomi politiğe dayalı ifade özgürlüğü krizine dayandırılabilir. Bir “gazeteci hapishanesi olarak Türkiye” zaten gazetecilerin güvence ve güvenliği konusunda herkese fikir veriyor. Üçüncü kısım ise teknolojik prekerleşme; yani gazetecilerin yeni medya ve yayıncılık teknolojileri karşısında yaşadığı yıkım. Bu yıkımla ilgili konuştuğum genel yayın yönetmenleri ve haber odası yöneticilerinin derdi ortak, İletişim Fakülteleri’nden yeni teknolojilere adapte mezunlar gelmemesi bir kenara, bu kişiler en temel gazetecilik becerilerine bile sahip olmuyorlar. Sanırım kriz de burada başlıyor. İngiltere, ABD ve Almanya’daki haber odalarının iş ilanlarında karşılaşılan kod bilen, tasarım yapan, sosyal medya odaklı içerik üretimi yapan (sosyal ağda içerik paylaşmaktan bahsetmiyor) iş ilanları karşısında mevcut gazeteci işgücümüz yetersiz. Haber merkezlerindeki teknodeterminist damar yavaş yavaş “eski tip” gazetecileri “gereksizler” olarak tanımlamaya başlamış bile. Japonya gibi ülkelerdeki örneklerde olduğu üzere haber odalarında çok hızlı bir gençleşme yaşanıyor ve yaşanmaya da devam edecek gibi görünüyor. Teknoloji onu kullanamayanları haber odalarından da siliyor.

Netice olarak ise karşımıza, gündüz vali ile kahvaltı edip akşam fatura ödeyemediği için ısınmayan evine dönmekte olan; işten atıldığında yalnız yaşadığı evden ailesinin yanına taşınan, sendikalı olamayan zira olması teknik olarak mümkün olmayan, günlük freelance işlerle “tasını dolduran” bir gazeteci fotoğrafı kalıyor. Bu fotoğrafla Türkiye’de gazeteciliğin geleceği hakkında konuşmak güç; ama bence asıl gücümüze gitmesi gereken Türkiye’nin hakikatini yansıtma görevine sahip kimselerin bu ekonomik/sosyal durum içerisine sıkışmış olmaları.

Referanslar:

Batty, D. (2002). Social Exclusion: the Issue Explained. The Guardian. http://www.theguardian.com/society/2002/jan/15/socialexclusion1

De Oliveira, F. (1981). A economia brasileira: crítica à razão dualista. Editora Vozes.

Hardt, M.; Negri, Antonio (2011). Çokluk. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Hardt, M.; Negri, Antonio (2013). Duyuru. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

International Labour Organization (1972). Employment, Incomes and Inequality: A Strategy for Increasing Productive Employment in Kenya. Geneva: ILO.

Munck, R. (2013). The Precariat: a view from the South. Third World Quarterly, 34(5), 747–762.

Standing, G. (2011). Precariat: The New Dangerous Class. New York: Bloomsbury Academic.

Sarphan Uzunoğlu

Written by

Assistant Professor in Lebanese American University. E-mail: sarphan.uzunoglu@lau.edu.lb.