John G. Morris: İyi fotoğrafları kötülerinden ayırabilecek editörlere her zaman ihtiyacımız var

John G. Morris ile birlikte Taksim’den Tünel’e fotoğraf seyahati… Şimdi Morris’i sonsuzluğa uğurladık, İstanbul uzakta…

2011 Kasım’ıydı. “Buraya onur konuğu olarak çağırıldım ama sebebini tam olarak bilemiyorum” sözleriyle başlamıştı konuşmasına John G. Morris. Bir gün önce İstanbul The Marmara Oteli’nin salonunda Türkiye’de Zaman/Time in Turkey projesinin resmi açılışının ardından Beşiktaş’ta, Bahçeşehir Üniversitesi’nin büyük salonunda genç öğrenciler, fotoğraf tutkunu dostlarımız ve arkadaşlarımızlaydık.

Soruyu sesli sormuştu, cevabını da yine mikrofondan kendisi verdi. “Yüzünüze bakarak söyleyebilirim ki, burada dünyayı hatırlamaya hevesli insanlar görüyorum. Bunun için buradayım.”

Türkiye’ye ikinci gelişiydi. “Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Korkarım geçen on yılda Türkçem çok gelişmedi. Ama en azından ‘Zaman’ kelimesini teleffuz edebilirim.”

Heyecanlıydı…

Zaman Gazetesi 25. yılında dünyanın farklı kültürel coğrafyalarından 25 fotoğrafçı davet etmiş ve ortaya önemli bir iş çıkmıştı. Finalini de gelebilen fotoğrafçılarla, editörlerle, fotoğraf üzerine düşünen ve üreten yazarlarla yapıyordu. Taksim’den Tünel’e 7 ayrı noktada açık hava ve salon sergileri vardı. 3 ayrı mekanda fotoğraf atölyeleri kurulmuştu. Bin yandan portfolyo değerlendirmeleri yapılıyordu. Bahçeşehir Üniversitesi ise geniş katılımlı panel ve konferanslar için dolup taşıyordu. Adı konulmamış bir festival vardı adeta…

Efsane fotoğrafçı Robert Capa olmak üzere dönemin ünlü foto muhabirlerinin editörlüğünü yapan 1916 doğumlu John Godfrey Morris başta olmak üzere, foto muhabirliğinin dünü, bugünü ve yarını üzerine bir beyin fırtınası olmuştu. California State Üniversitesi’nden Prof. Dr. Paul Martin Lester, foto muhabirliğinde etik; San Francisco Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ken Kobre ise foto muhabirliği ve video gazeteciliği konularında sunum yapacaktı. Fransız Le Monde Gazetesi’nin Fotoğraf Editörü Marie Sumalla gazetelerde; Alman Stern Dergisi Fotoğraf Editörü Andeas Trampe ise dergilerdeki foto muhabirliğinin önemini vurguladı. Daha çok savaş fotoğraflarıyla tanınmasına rağmen Time dergisi için 8 yıl boyunca Beyaz Saray’da foto muhabirliği yapan, ABD başkanı George W. Bush ile ilk birkaç aylık döneminde Barack Obama’yı takip eden Christopher Morris, siyaset sahnesinde foto muhabirliği konulu sunumunu yaparken; multimedya uygulamalarında dünyanın en yetkin isimlerinin başında gelen Fransız Agence VU fotoğrafçısı Samuel Bollendorff multimedya uygulamaları konulu atölye çalışması ile meslektaşlarıyla bir araya geldi. O zaman Türkiye’deki foto muhabirliğini anlatmıştım. Gael Turine ve Eric Bouvet ise farklı workshoplarda genç meslektaşları ile tecrübelerini paylaştı. İsveçli fotoğrafçı Anders Petersen ve SIPA Ajansı editörlerinden Ferit Düzyol portfolyo değerlendirmelerinde bulundu.

Günler önce üniversitenin fotoğraf bölümünden Melih Zafer Arıcan hoca ile konuşurken “Neden John G. Morris olmasın finalde?” demiştik. O ve herkes bir aradaydı. Aradan birkaç ay geçmemişti ki, işte efsane karşımızdaydı. Ben, yaşını da düşünerek bunun zor olacağını öne sürerken Arıcan, “Olur mu, o hepimizden genç. Bak gelince göreceksin” demişti. Gerçekten de öyleydi…

İki önemli konuşma yapmakla kalmamış, Zaman yerleşkesindeki Cihan stüdyosunda bir de söyleşi vermişti. Tarihi yarımada, Boğaz ve Kariye gezilerinde hepimizden daha dinçti. Zaman’ın genç ve dinamik foto muhabiri ekibiyle onu ve diğer davetlilerimizi en iyi şekilde ağırlamaya çalıştık.

John G. Morris fotoğraf servisinin masasında önünde Time in Turkey projesinin fotoğraflarına, taslaklarına bakarken bir yandan da Türk gazetelerini istemişti. Zaman da dahil olmak üzere gazetelerin sahiplik durumlarından siyasi eğilimlerine kadar her şeyden haberdardı.

Kendisine ve çevresine karşı özenliydi. Yanındaki zarif hanımefendiyi, Susan Morris olarak tanıyacağımız müstakbel eşini tanıştırırken, “Sevgilim, geçtiğimiz yıl nişanlandık, seneye de evlilik planımız var” dediğinde bunun bir şaka olduğunu sanmıştım. Bir yıl sonra Perpignan Fotoğraf Festivali’nde, bir gösterim öncesi kapıda karşılaşınca, “Merhaba Zaman, merhaba Selahattin” dedi: “Bak, evlendik…”

İstanbul’da Ergun Çağatay, Ara Güler gibi önceden tanıştığı dostları da vardı. Konferans akşamı yine Boğaziçi kıyısındaki Mimar Sinan Üniversitesi restoranında bir kez daha buluştuk. Fotoğraftan, hayattan söz ettik.

Morris 100 yaşında, bir Temmuz günü bu dünyadan göçtü. Özlemle hatırlayacağımız dostluğu, her biri bilgi ve tecrübe yüklü cümleleri, gülümseyen yüzü kalacak anılarımızda.

O zaman yaptığımız uzun söyleşiden sonra, tasarladığımız Fotoğraf Konuşmaları kitabı için fikrini sorduğumuzda yine mütevazıydı. Ben bu çalışmanın başından itibaren yokum. Haksızlık olur. Ama, söz, kitabınızın önsözünü yazacağım” demişti, sözünde de durdu.

Bir kısmını vimeo’da yayımladığımız söyleşi ise, bir anlamda asırlık bir fotoğraf bilgesinin bugüne ve geleceğe ışık tutacak vizyonunu yansıtıyor.

İşte John G. Morris’in gözünden bir yüz yılın fotoğraf öyküsü ve gelecek perspektifi.

Siz 20. yüzyılın en büyük fotoğrafçılarıyla çalışma şansına sahip oldunuz. Fotoğraf editörü olarak hangi yayın organlarında görev aldınız?

Evet, sadece 20. yüzyılın en iyi fotoğrafçılarından bazılarıyla çalışma ayrıcalığına sahip olmakla kalmadım, bunun yanı sıra bazı büyük editörlerle ve yayın organlarıyla da çalıştım. Life, The New York Times, Washington Post, National Geographic ve Ladies’ Home Journal gibi gazete ve dergilerde görev yaptım.

Bu sektöre ilk adımınızı nasıl attınız?

Üniversiteden mezun olduktan hemen sonra ofis boy olarak çalışmaya başladım. O zamanlar Amerika buhrandaydı. Haftada yirmi dolar kazanıyordum. Ben Chicago Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi son sınıf öğrencisiyken yayın hayatına başlayan Life dergisinin evrak odasında çalışıyordum ve gazeteci olmak istediğimin farkındaydım. Bernard Hoffman tanıştığım ilk Life fotoğrafçısıydı. Onunla ilk işim Chicago Üniversitesi üzerine bir haberde fotoğraf yorumlarını yazmaktı.

Robert Capa’yı da o ilk günlerinizde tanımış olmalısınız.

Evet, çok geçmeden, Robert Capa gibi diğer ünlü fotoğrafçılarla da tanışmaya başladım. O Budapeşte’de doğmuştu, benim gözümde çok farklı bir kişilikti. Benden üç yaş büyüktü, ona Capa diye hitap ederdim. Benim hiç kardeşim olmadı. Capa’nın benim evlat edinilmiş kardeşim olduğuna dair şakalar yapardım. Capa, 1936 yılında İspanya İç Savaşı sırasında çektiği “Ölen İspanyol Askeri” fotoğrafıyla büyük üne kavuştu. Daha önceki savaşlarda bazı fotoğrafçılar büyük işler çıkartmış olsalar da İspanya İç Savaşı, fotoğrafçılar tarafından sıkı bir şekilde takip edilen ilk savaştı. 1937 yılında, stajyer editör olarak görev yaparken, o zamanlar kendisine ait olduğunu bilmesem de Capa’nın bu savaşa ait bir fotoğrafını basmış olmaktan büyük gurur duyuyorum. O zaman İspanya Savaşı’ndan uzakta, Chicago’daydım. Fakat Chicago Üniversitesi’nden bazı gönüllü öğrenciler, o dönemde kral yanlısı uluslararası bir birlik kurarak İspanya İç Savaşı’nda yer almıştı ve Capa tarafından görüntülenmişlerdi.

Savaş fotoğrafçılığı tarihinde sizinle bir gezinti yapsak, nereden başlardınız?

Amerika’da ilk başkanım olan Thomas Woodrow Wilson’dan bahsederek başlardım. Onun başkanlığının üçüncü yılında, 1916'da doğdum. Wilson, müttefiklere yardım etmek için 1917 yılında Amerika’yı savaşa soktu. Siperlerde üç yıl süren kötü bir savaştı. O savaşın iyi olan tek yanı, o dönemde I. Dünya Savaşı olarak anılmayışıydı. Zaten o zaman kim II. Dünya Savaşı’nın olabileceğini tahmin edebilirdi ki? Siperlerde geçen o savaş nihayet Kasım 1918 tarihinde sona erdi. Bu savaşın iyi olan bir yanı daha var, o da çok az sivilin öldürülmüş olması. Siviller bu zamana kadar çok hedef haline gelmemişti. Şimdilerde ise savaşlarda askerden çok siviller öldürülüyor. Savaş bittiğinde biz masum kutlamalar yapıyorduk. Derken Franklin Roosevelt ortaya çıktı. Kendisi daha sonraları ABD başkanı olacaktı ama o dönemde Deniz Kuvvetleri’nde genel sekreter yardımcısıydı. Woodrow Wilson içlerinde zaten anlaşmanın imzalanması sırasında yıkılmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nun da bulunduğu düşmanlarla çok zor şartlar dayatan ateşkes anlaşmasını imzalamak üzere görevlendirildi. Sizin de anlayacağınız gibi tarihi oldukça basitleştirerek anlatıyorum. ancak. Ancak Versailles Antlaşması’nda çok önemli bir madde vardı. Bu antlaşmayla Milletler Cemiyeti kuruldu. O zamanlar diplomasi fotoğrafçılar tarafından tam olarak benimsenmiyordu. Ta ki Erich Salomon’a kadar… Kendisi Auschwitz’de öldü ama onun bir tür paparazzi olduğu söylenebilir. Kimsenin giremeyeceği yerlere girecek cesareti vardı. Beyaz bir kravat takardı ve toplantılara, konferanslara bu kılıkla girerdi. Yasaklı olmasına rağmen Birleşik Devletler Senatosu’na ve Yüce Mahkeme’ye girip fotoğraf çekebilecek kadar cesurdu. Zaman içinde çok sayıda büyük Alman fotoğrafçı tanıdık. Almanlar habercilikte dürüstlüğün doğmasını sağlamıştır. Bunlardan biri de Berlin’de Associated Press’te çalışan Alfred Eisenstaedt isimli fotoğrafçıdır. Alfred, 1932 yılında Venedik’te Hitler ile Mussolini’nin ilk buluşmasını fotoğrafladı. Alfred, dört Life fotoğrafçısından biriydi.

Morris Zaman Fotoğraf Servisi’nde Time in Turkey albümünün taslaklarını inceliyor.

Amerika’da bu kalibrede hangi fotoğrafçıyı anarsınız?

Washington’da onunkine benzer işler çıkaranThomas McAvoy vardı. O da çok cesurdu. Beyaz Saray’a girip başkan Roosevelt’in samimi pozlarını çekmişti. Time dergisi 1936 yılında resmen kurulana kadar magazin dergisi gibi varlığını sürdürüyordu. Bu fotoğraflar orada yayımlandı. Franklin Roosevelt, 1932 yılında seçildi ve üç dönem görev yaptı. Onun ilk döneminin sonunda ben mezun oldum. O zaman çok büyük bir işsizlik sorunu vardı. Milyonlarca insan işsizdi ve 1938 yılına kadar ben de iş bulamadım. San Francisco’dan Dorothea Lange isimli fotoğrafçı da çok farklıydı. Kendisi buhran zamanında Franklin Roosevelt tarafından Federal Hükümet adına çalışması için tutulan fotoğrafçılardan biriydi. “Beyaz Melek Ekmek Kuyruğu” adını verdiği fotoğrafını 1930 yılında San Francisco’da çekti. Ekmek kuyruklarını ben de hatırlıyorum. Neyse ki benim bu şekilde yiyecek almam gerekmemişti. Fakat bir öğrenci olarak ekmek kuyruğunun nasıl olduğunu görmek hoşuma gitmişti. O yıllarda Life dergisinin editörü New York’ta çalışıyordu, matbaa ise Chicago’daydı. Life en iyi oradan dağıtılabiliyordu. Bunlar her hafta milyonlarca kopya basan özel matbaacılardı. Henry R. Luce, Time, Life ve Fortune dergilerinin yayımcısıydı. Kendisi Amerikalıların deyişiyle ülkenin Avrupa’da savaşa gireceğinin farkındaydı. Çünkü 1 Eylül 1939 tarihinde Almanya Polonya’yı işgal ettiğinde Avrupa’da II. Dünya Savaşı başlamış olsa da Amerika o sırada teknik olarak hâlâ barış içindeydi. Luce, editörlerinden, Amerika savaşa hazırlanırken milli duyguları körükleyecek haberler yapmalarını istedi. Life dergisinin Temmuz 1941 özel sayısının kapağında, General George Patton’ın Georgia eyaletinde bir tankın üzerinde çekilmiş fotoğrafı vardı. Pearl Harbor olayından sonra California Çölü’ndeyken General Patton’ın daha ciddi göründüğü bir kapakla bizzat karşılaşma ayrıcalığına sahip olmuştum. O tankın yanına gitmiştim ve kapağı açıp kafasını dışarı uzattığında ona, “Nasıl gidiyor general?” diye seslenmiştim O da bana şöyle cevap vermişti: “Ben nereden bileyim?” İlginç bir anıdır. Life 1941 tarihinde beni kendi aramızda espri olsun diye Hollywood bürosu diye andığımız Los Angeles’taki Beverly Hills’e transfer etti. O zamanlar büronun amacı genelde filmlerle ilgili haber yapmaktı. Güzel kızlar dergilerde her zaman önemli bir yer kaplamıştır ve bildiğiniz gibi bugün de değişen bir şey yok. Life dergisinin her ciddi kapağına karşılık bir kapak kızı vardır.

Life dergisinde kadrolu olduğunuzda kaç yaşındaydınız?

7 Aralık 1941 tarihinde, yani 25. yaş günümde, Los Angeles’ta genç bir Life çalışanı olmuştum. O günü asla unutamam çünkü Amerika, Almanya ve Japonya’ya karşı savaşa girmişti. Savaş Amerika’da hemen hissedilmişti. Japon denizaltıları Santa Barbara kıyısına ateş açıyordu. Bu saldırıdan arta kalan bir şarapneli birisinden beş dolara satın aldım.

John G. Morris Türkçe gazeteleri inceliyor.

O yıllarda hükümet, basın yayın organlarını amaçları doğrultusunda yönlendiriyor muydu?

Life ve başka bazı yayınların editörleri Franklin Roosevelt tarafından Beyaz Saray’a çağrıldı. Başkan, savaş döneminde gizli bilgilerin medyada açıklanması hakkında bir şeyler yapmaları istedi onlardan. O zamanki şefimiz, bana Alfred Hitchcock’tan bir foto-drama için yardım isteyeceğini söyleyerek bu konuda beni görevlendirdi. Bu dramada askeri bir geminin düşmanın dibine kadar gidişi anlatılacaktı. Tamamı foto-kurgu olacaktı. Yaptığımız şey yalan söylemek değildi aslında. Fotoğrafın ön planındaki adam, sözde bir Alman ajanı olacaktı ama gerçekte bir Hollywood oyuncusuydu. Ve göreceğiniz öteki kişi Alfred Hitchcock’tan başkası değildi. Bildiğiniz gibi Hitchcock bütün filmlerinde kısa bir an için ekranda görünürdü. Ben kendisinden barmen olmasını istediğimde, belki bu sayede fikri beğendi. Böylece Alfred Hitchcock’un yönetmenliğini yapmış oldum!

Sizin fotografik Normandiya çıkartmanız da ilginç anılarla dolu.

Ertesi sene, Life beni 6 Haziran 1944 yılında başlayan Fransa’nın işgali sırasında birliklerin havadan indirilmesini gösteren bir kapak hazırlamam için Londra’ya gönderdi. Londra’da çok geçmeden, aralarında Robert Capa’nın da bulunduğu mükemmel bir ekip topladık. O sırada İtalya cephesini izlediği için oradan ülkeden gelmişti. Birlikte güzel zaman geçirdik. Birleşik Krallık yüz binlerce askerin toplanma yeriydi. Bir sonraki yıl Fransa’yı işgal etmeye hazırlanıyorlardı. Frank Scherschel adındaki Life fotoğrafçısı ile aynı evde kalıyordum. Birliklerin Normandiya adasına vardığını öğrendik. Planlandığı gibi beraber çalışmak üzere oraya gittik. Belfast’ın hemen dışında yüzlerce hava birliğinin gelişini fotoğraflamayı başardık. Orası İngiltere değil İrlanda’ydı ama New York’taki editörlere fotoğrafın nerede çekildiğini söyleyemezdim. O sırada İngiltere’ye gelen bir başka muhabir de Ernest Hemingway idi. Capa, Hemingway ile İspanya İç Savaşı sırasında muhabirlik yaparken Madrid’de tanışmıştı, ona “Papa” diye hitap ederdi. Zamanla herkes bu lakabı benimsedi. Normandiya’dayken Robert Capa’yı fotoğraflama fırsatım olmuştu. Bu belki de bir fotoğrafçının işini yaparken çekilmiş en güzel fotoğrafıdır. Fotoğrafın çekildiği yer de oldukça tehlikeliydi.

O tarihlerde fotoğrafçı ekibinizle çekilmiş bir takım fotoğrafınız da var…

Life fotoğrafçılarından oluşan bir ekip ile çıkartma gününden iki hafta önce Londra’da fotoğraf çektirmiştik. Capa da karedeydi. Grup halinde fotoğraf çektirirken her zaman kameradan başka bir yere baktığı için karede hemen dikkatinizi çeker. Normandiya’da benimle birlikte çalışan Frank Scherchel de oradaydı, George Rodger vardı. Kendisi Life için çalışan İngiliz bir fotoğrafçıydı o dönemde ve sonrasında Magnum’un kurucularından biri oldu. Bob Landry ise Hollywood’da çalışırdı. Sinema oyuncusu Rita Hayworth’un pozlarını çeken kişidir. Ralph Morse, General Patton’ın ordusunu fotoğraflama görevini almıştı. Karede daha sonraları Deniz Kuvvetleri’ne katılan David Seymour da yer alıyor. O zamanlar hepimiz savaş muhabirleri olarak bazı ayrıcalıklara sahiptik. Üniformayı çıkartıp istediğimiz zaman sivil kıyafetler giyebiliyorduk örneğin. Denizci veya piyade değilseniz böyle bir şey yapamazdınız. Fotoğrafın ortasında ben duruyorum. Tıpkı bir takım kaptanı gibi durmuşum. Ama zaten bu benim takımımdı bir bakıma.

Normandiya Çıkartması’nın en önemli fotoğraflarından biri de Robert Capa imzalıdır…

Evet, onun 6 Haziran 1944 sabahında Avrupa işgal edilmeye başlandığında çektiği fotoğraf, Normandiya çıkartmasının en önemli fotoğrafı haline geldi. Bu, tarihteki en büyük askeri operasyonlardan biridir. Altı fotoğrafçının hepsi önemli kişilerdi ama içlerinde ayrıcalıklı bir yeri olan Capa, gönüllü olarak piyadelerle birlikte sabahın erken saatlerinde Omaha sahiline ayak basmayı başardı. Çıkartmayı sabahın erken saatlerinde BBC’den duyunca Life dergisinin ofisine gittim. Karanlık oda ekibi dört kişiydi, derginin şefi de oradaydı. İki gün beklediğimiz halde cepheden haber alamıyorduk. İkinci günün sonunda bir kurye Capa’dan bir paket getirdi. Mesajında her şeyin dört makara 35 milimetre filmde olduğunu söylüyordu. Biz o sırada fotoğrafları yayına yetiştirme telaşı içinde olduğumuz için karanlık oda ekibinden olabildiğince kısa zamanda editörlerle iletişime geçmelerini istedim. Birkaç dakika sonra onlardan biri odama geldi ve şöyle dedi: “John, filmlerin hepsi mahvolmuş.” Ben de “Ne demek istiyorsun?” diye sordum. Acele ederken onları kurumaları için kabine bıraktığımı söyledi. İçimi bir korku sardı. Hemen karanlık odaya koştum. Dört makaranın üç tanesi gitmişti ama dördüncü makarada on bir kare duruyordu. O fotoğrafların hepsini bastık. Günü kurtaran, Robert Capa’nın çektiği Omaha sahiline yapılan çıkartmanın fotoğrafları olmuştu. Almanlar çok geçmeden misilleme yapmak için Londra’ya roket yağdırmaya başladı. Küçük motorlu bombaları saatte 500 mil hızla giderken görebilirdiniz ve o an yapabileceğiniz tek şey, bombanın bulunduğunuz yerden başka bir yere düşmesi için dua etmek olurdu. Ardından Almanlar başka roketler kullanmaya başladı. Bunların nereye düşeceğini tahmin etmek mümkün değildi. Bir gün George Rodger ile Londra ofisindeydim. Uzakta bir patlama duyduk. “George, gidip bir bak” dedim. Döndüğünde elinde bana göre mükemmel bir fotoğraf vardı. Capa teslim olan Alman askerlerinin fotoğraflarını çekmişti. Ben de epey bir süre çatışmaların içinde bulundum. Kendi çektiğim fotoğraflar da var. Capa ile birlikte makineli tüfek ateşi altındayken fotoğraf çekmiştim.

Fotoğraf editörlüğünün günümüzde önemli bir işleve sahip olduğu görüşüne katılıyor musunuz?

Tabii, iyi fotoğrafları kötülerinden ayırabilecek editörlere her zaman ihtiyacımız var. Her türden fotoğrafa boğulmuş durumdayız. Ayrıca yarının gazeteleri için neyin doğru olduğunu seçebilen insanlara ihtiyacımız var. Henri Cartier-Bresson bana fotoğrafın kompozisyonuna bakmamı söylemişti. Bu çok önemli. Kompozisyon güçlü bir fotoğraf ile yetersiz bir fotoğraf arasındaki farkı belirler. Ama öncelikle “Fotoğrafın konusu ne? Bize ne anlatmaya çalışıyor?” diye sormalı. Fotoğraflar kanıttır. Ama neyin kanıtı? Editörün ayrıcalığı halka hangi kanıtın sunulacağını seçmektir. Bu bizim de ihtiyacımız olan şey. Bu yalnızca mükemmel fotoğrafların editörlerine ait bir ayrıcalık değildir. Bizim mükemmel editörlere ve yayıncılara ihtiyacımız var.

İliştirilmiş gazetecilik hakkında neler düşünüyorsunuz?

İliştirilmiş gazetecilik düşmanımız değil. Foto muhabirleri bir şekilde savaşın yaşandığı yere ulaşmanın bir yolunu bulmak ister. Ancak Körfez Savaşı’nda basın korkakça angaje olmuştu. Angaje olmak başka şey, size neyi aktaracağınızın söylenmesi başka şey. Bu şekilde yönetilmek çok tehlikeli.

Bildiğiniz gibi fotoğraf camiasında finansal anlamda bir sıkıntı var. Fotoğraf ajanslarından bazıları zor durumda, dergiler ise eskisi gibi telif ödemiyor. Sizce foto muhabirliği ölüyor mu, geleceği nasıl görüyorsunuz?

Gelecek hem iyi hem de kötü. Sizin de dediğiniz gibi hem fotoğrafçılar hem de fotoğraf ajansları zor zamanlar geçiriyor. Gelecekte gazeteciliği finanse etmenin yeni bir yolunu bulmalıyız. Ne yazık ki gazetecilik geçmişte daima reklamcılıkla finanse edildi. Ancak artık reklamlar da azaldı. Bu nedenle gazeteciler ve basın yayın organları zor bir dönemden geçiyor. Reklamcılığı yazılı medyadan uzaklaştıran önce televizyon oldu. Şimdi ise internet, reklamcılığı ve hedef kitleyi etkiliyor. Bu da foto muhabirliğine olumsuz yansıyor. Öte yandan internet aracılığıyla yeni araçların gelişeceğine dair bir umut da var.

Kodachrome filminin üretimi durduruldu. Son film Steve McCurry’ye verilmişti. Zaman gazetesinin sponsorluğunda İstanbul’da bu son filmin sergisi açıldı. Bu filmin üretimi durunca siz ne hissettiniz?

Kodachrome’un sonu foto muhabirliğinin sonu değil. Ancak bu durum Kodachrome ile çalışanlar için büyük bir darbeydi ve gerçekten çok duygusaldı.

İnsanlar artık cep telefonlarıyla fotoğraf çekebiliyor. Savaşlar bile telefonlarla kaydediliyor. Siz bu değişim hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bazı açılardan bu durumun iyi olduğunu düşünüyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, daha önce hiç fotoğraf çekmemiş amatörlere kıyasla inanılmaz yeteneklere sahip bazı profesyonel foto muhabirleri, iyi makineleri olduğu için iyi fotoğraf çekebildiklerini düşünüyor. Kötü resimlere boğulmuş durumdayız.

Artık fotoğrafçılar da fotoğrafın yanı sıra video çekmeye başladı… Artık fotoğraf alanında multimedya gibi yeni uygulamalardan söz ediliyor. Foto muhabirleri kendilerini fotoğraf çekmenin dışında başka alanlarda var olmak zorunda hissediyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu iki şeyi birbirinden ayırmak gerek. İyi fotoğraf çekmek bence yeterli. İyi kameramanlar da iyi videolar çekmeye devam edecekler. Ancak foto muhabirlerinden aynı zamanda iyi video çekmelerini beklemek adil bir yaklaşım değil. Ortaya çıkan ürünler de çok iyi olmuyor bence. Fotoğrafçılığın çok zor bir iş olduğunu düşünüyorum. Video çekmek, habercilik yapmak, müzik seçmek ve ayrıca fotoğraf çekmek… Bütün bunlar çok fazla. Yayıncılarınızdan size daha iyi muamele etmelerini talep edin. Mesela The New York Times fotoğrafçılarının haber yazmaları istenmez. Fotoğrafçılardan her şeyi yapmalarını istememek gerek. Çünkü her şeyi iyi yapamayabilirler. Aynı anda hem piyano çalıp hem de dans edemezsiniz.

John G. Morris Ara Güler ve SIPA Press editörlerinden Ferit Düzyol ile…

Son yıllarda maddi sorunlardan ötürü birçok fotoğrafçı sivil toplum kuruluşlarıyla çalışıp fotoğraflarını paylaşıyor. Bu, fotoğrafçıların özgürlüğünü etkiler mi?

İyi sivil toplum kuruluşları fotoğrafçılara ihtiyaçları olan özgürlüğü verir. Ama sivil toplum kuruluşlarının bu işler için özel olarak para toplaması gerekir. Ve bu nedenle bir sivil toplum kuruluşu için çalışan fotoğrafçı olması gerektiği kadar özgür olamayabilir.

Amatör fotoğrafçılar, sıcak gelişmeleri çoğu zaman profesyonellerden önce çekiyor. Dergiler ve gazeteler de onların fotoğraflarını kullanıyor. Amatörlerin profesyonellerin yerini alacağını düşünüyor musunuz?

Hayır, buna katılmıyorum. Gerçek profesyonel fotoğrafçılara her zaman ihtiyaç vardır. Amatörlerin hikâye anlatma yetisi yoktur. Bazıları ara sıra önemli fotoğraflar çekebilir. Ancak yayın organlarının amatörlere güvenmesi bence üzücü bir durum. The New York Times her zamankinden daha çok sayıda profesyonel fotoğrafçı çalıştırıyor. Onlar amatörlere güvenmiyorlar, asla güvenmeyecekler.

Genç fotoğrafçılara tavsiyeleriniz nelerdir?

En başta çok çalışmalarını öneririm. Benim gibi şanslı olmaları da önemli. Ben fotoğrafçı değilim ancak çok genç yaştan itibaren büyük fotoğrafçılarla çalışma şansına sahip oldum.

Bildiğiniz gibi Bill Gates ve Mark Getty gibi işadamları, ajansları sayesinde foto muhabirliğinin veya fotoğraf dünyasının görsel tarihi hakkında geniş koleksiyonlara sahip. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ne yazık ki gazetecilikte hâlâ böyle bir rekabet var. Hem Getty Images hem de Bill Gates’in sahip olduğu Corbis gibi ajansların varlığı önemli. Ancak bunlar gibi daha birçok şirket var. Küçük ajanslar, büyük ajanslar tarafından satın alındı ve onların kontrolü altına girdi. Bu çok rahatsız edici bir durum.

Kariyerinizde çok önemli tecrübeler edindiniz. Robert Capa gibi birçok fotoğrafçı ile çalıştınız. Şu anda klasikler arasında yer alan birçok fotoğraf sizin elinizden geçti. Kişisel kariyeriniz ve foto muhabirliğiyle ilgili kilit noktaları tanımlayabilir misiniz?

Bence bu mesleği seçmiş olan biri biraz çılgın olmalı. Capa, bir gerçeğin peşinde hayatını riske etti. Bence dünya kolay bir yer değil ve hiç olmadı. Buhran döneminde Amerika’da büyüdüm. Şimdi ise yeni bir buhran dönemine gireceğimizden endişeliyim; hem de tüm dünyada.

Türk basınının durumunu nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’de birçok gazete inceledim. Gazetelerin görünümü karşısında kafam karıştı. Tasarım çok iyi değil ve çok fazla fotoğraf kullanıyorlar. Daha az ama iyi fotoğraflara yer verilmeli. Mesela benim zamanımda, 1950’lerde pazarımız yoktu. Türkiye’de Magnum fotoğraflarını satın alan bir yayın organı yoktu. Çünkü bunu karşılayamıyorlardı. Magnum o günlerde Türkiye’de hiç görünmedi. Ama iyi fotoğrafçılar buraya gelip çalışıyordu. Robert Capa başta olmak üzere birçok Magnum fotoğrafçısı Türkiye’de bulundu o zamanlar. Türk basınında fotoğraf açısından meydana gelen değişiklikleri hoş karşılıyorum ancak sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde daha kat edilecek çok yol var.

Time in Turkey çalışmasının açılış gecesi, İstanbul Tha Marmara Oteli Salonu

Zaman gazetesi tarafından gerçekleştirilen “Türkiye’de Zaman” isimli projenin İstanbul’da açılan sergisine onur konuğu olarak katıldınız. Bu proje hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence “Türkiye’de Zaman” projesi harika. Çok güzel bir proje olduğunu düşünüyorum. Bunun Türkiye’deki foto muhabirliği standartlarını geliştireceğine inanıyorum. Foto muhabirliğinin Türkiye’deki geleceği konusunda çok umutluyum. Bu proje, foto muhabirliğine ışık tutacak ve foto muhabirliğinin ne kadar önemli olduğunu gösterecek.

Proje için çekilen fotoğrafları nasıl buldunuz?

Siyah-beyaz çalışmaları görmekten çok memnun oldum. Bence bir hikâyeyi anlatmanın belki de en güçlü yöntemidir siyah ve beyaz. Fotoğrafçıların birçoğu renkli fotoğraflar çekmiş. Bu güzel, ancak bu tür durumlarda amaç gazetecilikten daha çok sanattır. Foto muhabirleri fotoğraflarda gerçeği anlatmanın peşinde olmalıdır. Bu nedenle photoshop iticidir. Fotoğraflarda hiçbir zaman kullanılmamalıdır. Eskiden aktrislerin kırışıklıklarını gidermek için yüzlerinde rötuşlar yapardık. Bunu herkes affedebilir. Mesela Marlene Dietrich’in bizzat Life dergisinin sanat departmanına geldiğini hatırlıyorum. Fotoğrafının güzel bir şekilde temizlendiğini şahsen gördüm. Güzel kadındı ve bu tür bir rötuş onun için abartılıydı. Sovyetler Birliği’nde ise fotoğraflara propaganda amacıyla rötuş yapılıyordu.

Mimar Sinan Üniversitesi. John Godfrey Morris, Susan Morris, California State Üniversitesi’nden Prof. Dr. Paul Martin Lester, San Francisco Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ken Kobre, Fransız Le Monde Gazetesi’nin Fotoğraf Editörü Marie Sumalla, Alman Stern Dergisi Fotoğraf Editörü Andeas Trampe, Prof. Melih Zafer Arıcan, fotoğrafçı, Yusuf Sevinçli, fotoğrafçı Gael Turine.

Daha önce de Türkiye’de bulunmuştunuz. Nasıl bir kıyaslama yaparsınız?

Daha önce yalnızca on yıl önce, bir kez İstanbul’da bulundum. Türkiye’de bir değişim var, bu değişim o zaman da vardı, şimdi de devam ediyor. İstanbul’daki trafik sorunu beni korkuttu. Şehirde rahatça dolaşmak imkânsız.

II. Dünya Savaşı’nda çekilen pek çok fotoğraf elinizden geçti. Bunlar dünyanın görsel hafızasını oluşturuyor. Hep bir ikon gibi kalacak bu fotoğrafları bireysel olarak seçmek nasıl bir duygu?

Ben ikon kelimesinden hoşlanmıyorum. Bu mükemmel bir fotoğrafın uygun tanımı değil. Geçmişe ait mükemmel fotoğraflar var. Ama çok üzücü olaylar yaşandı. Bizim hâlâ bir savaşımız var. Robert Capa, II. Dünya Savaşı’ndan sonra işsiz bir savaş fotoğrafçısı olmaktan memnun olduğunu söylemişti. Fakat daha sonra dünyada savaşlar devam etti. Kore’de, Vietnam’da, diğer ülkelerde savaşlar oldu. Bizler de gazeteci olarak başarısız olduk, savaşın gerçekte neye benzediğini anlatamadık. Bence insanlar savaşın nasıl bir şey olduğunu anlarsa başka savaş olmaz. Bu nedenle fotoğrafçıların başarılardan etkilenmedim. Bu “ikon” fotoğrafların belki insanlar üzerinde bir etkisi vardır ancak yeterli değil. II. Dünya Savaşı’nı sona erdirmek için kullanılan atom bombasının gazete ve televizyonlarda nasıl yansıtıldığı buna iyi bir örnektir. Atom bombasının insanlar üzerindeki etkisi gösterilmedi ve Japonya’da acı çeken insanların fotoğraflarının yayımlanmasına izin verilmedi. Halk atom bombasını güzel bir mantar biçiminde nükleer bulut olarak gördü. Bugün de atom bombalarımız var. Neyse ki kullanmadık ama bunlardan kurtulmalıyız. Ben gazetecilerin de kısmen bundan sorumlu olduklarını düşünüyorum. Fotoğrafçılar doğru fotoğrafları çektiler ancak bu fotoğraflar hiçbir zaman yayımlanmadı. Daha çok sayıda sorumluluk sahibi editöre ve yayıncıya ihtiyacımız var.

Bir editör olarak halk algısını manipüle edebildiğinizi düşünüyor musunuz? Geçmişte bu konunun ne kadar bilincindeydiniz?

Her editör, inançlı ve tutkuludur. Örneğin ben kişisel olarak Vietnam’daki savaşa karşıydım. Kore savaşı da bence tarihte yapılmış büyük hatalardandır. Kore hâlâ bölünmüş kalmaya devam ediyor. Foto muhabirliğinin geçmişinden de memnun değilim. Biz elimizden geleni yaptık, ancak yeterli olmadı.

Robet Capa, W. Eugene Smith ve Henri Cartier-Bresson gibi çok önemli fotoğrafçılarla çalıştınız. Aranızdaki ilişki nasıldı?

Bu soru bana çok sorulur. Benim bir tür üçlü grubum vardı. Capa, Cartier-Bresson, W. Eugene Smith… Üçünü de tanıdım ve çok sevdim. W. Eugene Smith’e, Smith diye hitap ederdik. İnsanlık adına benzer umutlar besliyorduk. Hepsi çocuk gibiydi. Bu nedenle de onları sevdim. Zaaflarını, inişlerini ve çıkışlarını biliyordum, arkadaşlarını tanıyordum. Onlar benim ailemdi.

Aya ilk yolculukla ilgili hatıranızı anlatır mısınız?

1969’da tamamen televizyon görüntülerine bağımlıydık. Dolayısıyla The New York Times için yalnızca bir görüntü kaynağımız vardı. O gece ben The New York Times’ın fotoğraflarından sorumluydum ve aya ilk ayak bastıkları anda çekilen fotoğrafı kullanmalıydım. Bu insanlık tarihinde benzeri olmayan bir andı. Altı farklı televizyon ekranı en iyi görüntüyü almaya çalıştı. Aya ayak basanlar dünyaya geri döndüklerinde Houston’a uçtum ve orada The New York Times Magazine için özel fotoğraflar çektim.

1991’de aralarında sizin de bulunduğunuz on yedi uzman, Amerikalıları barış için topladı ve körfez savaşını durdurmaya çalıştı. Saddam Hüseyin’in cezalandırıldığı görüntülerin medyada yayımlanması için başka yöntemler bulmayı denediniz. Bugün artık Saddam öldü, Bush’un yerini Obama aldı. Barac Obama’nın politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Barac Obama Amerika’nın en büyük umudu. Çok akıllı, bir dünya görüşü var. Dünya başkanlığı için bir seçim yapılsaydı bence Obama’nın, hatalarına rağmen bu seçimi kazanma olasılığı çok yüksek olurdu. Afganistan’daki savaş büyük bir hataydı bence fakat Obama’nın önümüzdeki yıl yeniden seçileceğine inanıyorum ve bu bence dünya için de iyi. Şimdiye kadarki itirazlar kesinlikle korkunçtu.

Bunca yıldan sonra herhangi bir pişmanlığınız var mı?

Evet birçok pişmanlığım var. Ama size anlatacağımı mı sanıyorsunuz?

Gazetecilik bağlamında sormuştum…

Gazetecilik mi? Ben de kişisel pişmanlıklardan bahsediyorsunuz sandım. (gülüyor) Sanırım daha ciddi bir editör olmalıydım. Fotoğrafları düzenlemek, bilirsiniz, biraz tembel işi. Zor işi yapan kişi fotoğrafçıdır. Düzenlemeleri yapmak ise işin kolay kısmıdır. Ciddi değilim, tabii ki şaka yapıyorum. (gülüyor)

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.