bazen ben hümanistim diyor, bazen sayntolojist oluyor


Diyelim ki 40 katlı bir binanın 25. katına çıkacaksınız ve tek başınasınız.
23. katı geçmişken bir anda ışıklar sönüyor, kulağınıza patır kütür sesler, cızırtılar geliyor, orada kalıyorsunuz. Vereceğiniz ilk tepki ne olur? 
Sizi bilmem, genelleme yaparsam da hatalı olur.
O yüzden kendi açımdan yazacağım.

Başta biraz kabalaşabilirim. “Hassiktir!”, “Noluyo lan?” falan. Ama o konu illaki bir noktada Allah’a bağlanır. Üç kulhü bir elham, birkaç la ilahe, biraz Allah’ım sen affet/yardım et! girer devreye. Hatta o asansördeki annem olsa saniyesinde bağlanır: Bissssssmmiiilll… Ki kendisi dileyecek bir dileği (kızım evde kalmasın), isteyecek bir şeyi (genelde para) ya da bir sağlık problemi (beli tutulunca) olmadığı müddetçe yukarıdakiyle pek iletişim kurmaz.

İkna ederseniz, vallahi inanacağım
Vatandaşlık belgesinin din hanesinde islam yazdığı halde üç duadan fazlasını bilmeyen bir müslüman ve her şeyi kestirmeden yapmaya gönül vermiş bir insan olarak ben de annemin izinden gidiyorum. Sadece korktuğum ya da çaresiz hissettiğim anlarda bildiğim üç duayı mırıldanıyor, tabi bunu suçluluk duyarak yapıyor ve tatmin olmuyor, sonra ver elini meditasyon,
psikanaliz falan aklıma yatan bir şey bulana, o his geçene kadar uğraşıyorum. Bu aralar yine biraz ‘aşağılarda’ olduğumdan, arayıştayım.

Hayatımda birkaç olumsuz durum ard arda yaşanınca, “Hah Selin, Allahsızsın bunlar hep bundan oluyor. Git budist mudist bir şey ol, bir bağlamın olsun” çıkarımıyla başladım kendime en uygun (!) dini aramaya.
Görünen o ki, bağlamsızlık derdime deva olacak bir ‘kurtarıcı’ peşindeyim. Bu da benim geçen yaz dayımların yazlığında çekilen en güzel fotoğrafım.

İnsan kendine yakışan dine mensup olmalı
Ayakkabı seçer gibi inanç seçmeye çalıştığımdan olacak, neyi araştırsam çıkmaz sokak haline geldi. Orada bu tapınak varmış, burada bu kilise varmış derken, konu bağlam arayışından çok seyahat haritasına evrildi. En son dün akşam kendimi scientology’nin web sitesini incelerken buldum. Dianetics dedikleri ‘hafızanızdaki kötü anıları nötrleme’ yönteminin ‘yaşamda biriktirdiğiniz tüm negatif enerjilerden arınacaksınız’ vaadi ilgimi çekti. Dedim ne güzel, parası neyse veriyorsun, kiliseye girip, elektriği yiyip tertemiz çıkıyorsun. O site, bu kaynak derken HBO’nun 2015'te yayınladığı ‘Going Clear’ adlı belgeselini buldum. Sabahın 3'ünde izlemeye başladım, bittiği andan beri kıs kıs gülüyorum.

Scientology nedir, nasıl çalışır?

Tarikatin kurucusu, muhtemelen mental bir hastalıktan muzdarip L. Ron Hubbard geçimini bilim kurgu yazarlığı yaparak sağlamaktadır. Uykusunda gülümsediğini gördüğü karısını uyandırıp “Sen kesin rüyanda başka herif gördün, sürtük” diye dövmeye kalkışan LRH bir gün uyanır ve der ki “Yazarlıkta para yok, ben en iyisi bir din icat edeyim.” 
Önce Dianetics: The Modern Science of Mental Health adlı mükemmel eserini kaleme alır. Okuyana, bana gel, beni dinle seni ‘üst insan’ yapacağım, potansiyelinin tümüne ulaşacaksın, sana yeni bir sen lazım, sonsuzluğu göreceksin, sonsuz yaşama erişeceksin diyen bu eser, parası bol hayatı manasız birçoklarının ilgisini çeker ve uzun süre çok satanlarda yer alır.

Sonra ver elini 500 dolarlık seminerler, dur vergi istediler organizasyonu gemiye taşıyayım ben adına da Sea Org diyeyim falan derken binlerce beyni yıkanmış müridiyle kocaman bir tarikatın ilahı olarak bulur kendini. Yukarıda tipini görebileceğiniz magnifisınt LRH (böyle kısaltmışlar adını müritleri) sizce de daha çok pezevenge benzemiyor mu?

40 aşamalı din yapmış adam. Candy Crush gibi. Son aşamaya gelene kadar asıl maksadını açıklamıyor. Her aşama için ayrı para ödüyorsun. Tabi mertebe yükseldikçe fiyat da yükseliyor. Son aşamaya gelince, kimseyle paylaşmaman gereken, gizli bir belge gönderiyorlar sana şifreli bir evrak çantasının içinde. Hahahaha en komiği bu. Onca sene para döküp, o anda evrenin sırrına ulaştığını sanan müritler, açıp da ne görsünler. Hesapta Galactic Confederacy’nin korkunç imparatoru Xenu yüzündenmiş her şey. Bakmış galakside uzaylı sayısı arttıkça artıyor, sığmıyorlar. Toplamış yarısından fazlasını göndermiş dünyaya. Uzay gemileriyle volkanlara atmış, hidrojen bombalarıyla öldürmüş. Ama bu uzaylıların ölümsüz ruhları dünyada kalmaya devam etmiş. İnsanların içine girmişler, bedenlerini ele geçirmişler. İşte bu LRH da Dianetics ile bu ‘ailen’ ruhlarını insanlardan çıkartıp, onları ‘temizleme’ görevi ile gelmiş dünyaya. Adam sonra kendi bedenini en önemli ailen’ın ele geçirdiğini öne sürüp intihar etmeye falan çalışıyor. Sonra alkol ve sigara kökenli felç geçirip, herhangi bir fani gibi ölüyor.

Yerine Hitler özentisi daha da manyak David Miscavige geliyor. O dönemde iş iyice çığrından çıkıyor. Arınacaksınız diye insanları hapishane benzeri karavanlara kapatmak olsun, Tom Cruise’u Nicole Kidman’ın babası psikolog, o kadından sana hayır gelmez diye boşatıp evine Scientologist kız göndermek (insan tacirliği) olsun türlü pislikler… Yıllar boyu işkencenin dozu, radikalleşme, saçmalık artıyor. Diş fırçasıyla tuvalet temizletmekten tutun, yer yalatmaya; yeni doğmuş bebeği tarikata üye annesinin elinden alıp, anneyi sapık bir arınma kampına gönderip, bebeği ölüme terketmekten tutun, scientologist olmayan herkesle irtibatını kesmeye zorlamaya neler neler… Tabi tarikat bu arada bilyon dolarlar kazanıyor, çılgın paralar dönüyor ortamda. Bu David Miscavige denen adam IRS ve FBI dahil herkesi dümene getiriyor. Öbür tarafta insan katlediyor, millet kaçıyor, bunları anlatıyor. Bloglar, belgeseller, anlatanlara saldırılar vs. Öte yandan hala global bir tarikat olarak işlev sahibi ve para kazandırmaya devam ediyor. Her neyse. Bu kısmı şaşırtıcı değil. Elbette para için, elbette katillik söz konusu, elbette açık edeni ‘paralelci’ yaparlar. Ne olabilir başka?

Sayntoloji tesislerinde, emir altında 30 senesini geçirmiş çeşitli kesimlerden insanların hikayelerini dinlerken, ister istemez gülmeye başladım. Çünkü biliyorum, bundan 50 sene önce yaşıyor olsaydım ben de kesin aralarında olurdum. Muhtemelen 30 sene kalmazdım orada çünkü maymun iştahlıyım ama bir denerdim, eminim.

Bir iç rahatlığı geldi bana sonra. Ne budist olmaya ihtiyacım var, ne pastafaryan. Ne zen lazım bana ne islam. 
Dedim zaten manyaklıksa manyaklık, bilim kurguysa bilim kurgu hepsi bende var. Gerekirse ben de din kurayım, şimdilik böyle iyi, 
sabah olsun da bulutlara falan bakayım.

Hülasa.

Kalabalıklar içinde yalnızsınız. Hayatınızda hem her şey yolunda gibi hem değil gibi. Hep bir şeyler eksik, hep gidesiniz var ama dönesiniz de var. 
Ne istediğinizi pek bilmiyorsunuz ama bu yaşantı size yetmiyor, eminsiniz. Hayatın anlamı ne? sorusu sık sık aklınıza geliyor. Vazgeçseniz bir türlü, vazgeçmeseniz bir türlü. Herkes sizden güzel yaşıyormuş bir siz geride kalmışsınız sanki. Bence de.

Bunun normal olduğunu savunmuyorum ancak toplumsal olduğundan eminim. Peki kendime nasıl açıklıyorum?
Kapitalizm, toplum, birey üçgeninin hipotenüsü bu duygular. Seviyesi değişse de hep orada kalan bir ‘bunalım’ bu.
Kurtulmak için, inanacak bir şey, bir kurtarıcı aramaktan ziyade ‘ben kimim, nereden geldim, nereye gideceğim’ sorularını sormak, sosyal ve toplumsal bir yaratık olduğumuzu kendimize hatırlatmak, üstün ya da aşağı kavramlarını hayatımızdan çıkartmak gerekiyor sanırım.

Hepimizi seven birileri, tutkuyla bağlı olduğumuz şeyler, mutluluklarımız mutlaka var. Sadece sevginin formu farklı. Bazen bir sevgili, bazen anne, arkadaş, bazen müzik, bazen doğa… Ona engel olmayın, sevmeyi, sevilmeyi bilmeye çaba gösterin gerisi kendiliğinden gelir. En azından öyle olacağını umuyorum. Erince edit’lerim bu yazıyı.

40 katlı bir binanın 24. katında asansörde kalırsanız, korkmayın. Koyun gibi bir şeyleri takip ederek değil hayata katılarak, dolu dolu yaşadığınız için eksik hissettikleriniz az, şükrettikleriniz çok olacaktır. Şükrettiklerinizi aklınızdan geçirseniz, olur bence.

Ha bir de illa birine inanacaksak ben Le Guin’e inanıyorum

“To be whole is to be part, true voyage is return.”

Hadi evde görüşürüz.