Gizli salgın

Müdürüm altında çalışanları her ay bir odaya topluyor, düzenli aralıklarla olan bitenlerden konuşuyoruz. Önümüzdeki ay takımca aynı katta başka bir yere taşınacağımızı söylüyor, yüzlere koca bir gülümseme yayılıyor. Ne de olsa mahzenden farksız şu an bulunduğumuz yer.


Bir ay geçmek bilmiyor, acaba yine ofisin karanlık bir köşesine mi taşınacağız? Şirkette geçirdiğim 1.5 senede takımım üç kez (aynı bina içerisinde) farklı lokasyonlara taşındı. Son geldiğimiz yer öylesine karanlık ki, ofise gündüz giriyorsunuz, akşam hava karardıktan sonra çıkana kadar güneş ışınına denk gelmiyorsunuz bile. Zaten çocukluktan beri nefret ederim güneşin erken batmasından, güzel havalarda içeri tıkılıp kalmaktan.


Taşınmamıza bir hafta kaldı, herkes meraklı. Müdür taşınacağımız lokasyonu söylüyor, hemen sistemi açıp bakıyoruz neresi diye. Allahım, takımdan birkaçımız cam kenarında oturacak! Acaba o şanslı kişilerden biri de ben miyim?


Cuma. Haftanın son iş günü turuncu eşya kutuları her yeri kaplıyor. Masaların üzerine isimlerin yazıldığı etiketler bırakılmış, herkes eşyalarını o turuncu kutulara toplayıp etiketleri yapıştırma telaşında. Takım arkadaşım bir diğeriyle şakalaşıyor, ‘Edgar güzel bi’ dönem geçirdik, seneye görüşürüz dostum.’

Tam o esnada bir koku ya da ses esintisi beni geçmişe sürüklüyor. Ortaokul-lise yıllarında yaz tatili öncesi son günlerini hatırlıyor musun? Tatile gidecek olmanın verdiği sevincin yanında ağır basan bir hüzün, sınıfından, sıra arkadaşından ayrılıp, bir sonraki dönem yeni bir sınıfta başlayacağını bilmenin üzüntüsü kaplıyor ya zihnini? Ayrılmak istemiyorsun, ama bir yandan da farklı kişilerle tanışmak, yeni bir ortam kurmak fikri hoşuna gidiyor. İçin kıpır kıpır, hele bir tatil başlasın bakalım diyorsun, ne de olsa önünde koca üç ay var. Göz kapağın ağırlaşıyor, gözünü yavaşça kapıyorsun. Daha açmadan bir gürültü sarıyor etrafını. Tatil bitmiş, okulun ilk günü şerefine özenle ütülenmiş üniformaların içinde bahçenin ortasında toplanmış, sohbet ediyorsunuz. Keşke diyorsun, keşke tatil biraz daha uzun olsaydı. Ama arkadaşlarını görmenin sevinciyle unutuveriyorsun herşeyi.


Hafta sonu geçmek bilmiyor. Acaba yeni masam cam kenarında, güneş alan güzel bir konumda mı? Beş altı ay önce yalnızca iki aylığına ofisin çok güzel bir yerine taşınmıştık. Uzaktan güzel görünüyordu ama biraz soğuk ve sessizdi bir yerdi. O günleri anımsadığımda ağzıma kötü bir tat yayılır hep. Neden sahi? Üzerinde çalıştığımız, tüm takımı oldukça yıpratan o proje mi sebep oldu o günleri böyle hatırlamama? Hiç benzer duyguları yaşadın mı? Gri. Avucunun ortasında gri bir daire düşün. Git gide büyüyor. Elini göremez oluyorsun, büyümeye devam ediyor. Etrafını göremiyorsun, öyle büyük bir hal alıyor ki görebildiğin tek şey grilik, ortasında ise sen varsın. Hava soğumaya başlıyor, etrafa bakıyorsun, bir ruhsuzluk hakim. Ölüm sessiziliği dedikleri bu olsa gerek, çıt çıkmıyor.


Pazartesi. Sabah 8.57, alarm çalıyor. Oldum olası erken kalkmaya alışamadım zaten. Gece geç yatıp güne geç başlamayı tercih ediyorum. İş yeri düzenimi de bu şekilde kurdum, kimse ses etmiyor. Pencereden dışarı bakıyorum, hava çok güzel, içimden güzel bir esinti sürüklenip sabahın sessizliğe karışıyor. Yirmi otuz dakika sonra trendeyim, bilgisayarı açıyorum. O gün yapmam gereken işlere bakmaya başlıyorum. Beş dakika geçmeden karşıma nereli olduğunu tahmin edemediğim bir yabancı oturuyor. Sürekli sağı solu kolaçan ediyor. Acaba bir rahatsızlığımı var? İki üç dakika geçmeden küfür ediyor yanındaki gence, elindeki gazeteyi fırlatıp diğer vagona doğru ilerliyor.

Trenden iniyorum, ofise doğru yürümeye başlıyorum. Yedi-sekiz dakikalık bir yürüme mesafesi. Favori podcast’imi dinlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum bile, binaya giriş yapıyorum. Mutfaktan kağıt kap alıp mısır gevreğiyle dolduruyorum, üzerine de biraz soya sütü ekliyorum.

Merakla yeni masama doğru ilerliyorum; acaba arkadaşlarla mahzen diye andığımız o eski alanı gözlerim arayacak mı? Çok zor olmuyor bulmam, takım arkadaşlarımı görüyorum uzaktan. Masamın yanına geldiğimde gözlerime inanamıyorum; cama sıfır, öylesine geniş, öylesine ışık alıyor ki… Çok geçmeden farkediyorum; oturduğum yer inşaat alanına bakıyor. Bir an herşeyi unutuyorum… Benim için herşeyden daha önemli birşey var artık; kepçe ve dozerler. Nasıl da ahenkle çamurların içinde dans edercesine bir oraya bir buraya gidiyorlar. Yedi-sekiz tane irili ufaklı inşaat aracı. Gözümü alamıyorum.

İlk göz kararmasını yaşamam çok uzun sürmüyor, saate baktığımda farkediyorum ki 30 dakika geçmiş, bense gözlerimi kepçeden ayıramamıştım. Bir sonraki kararma daha uzun süreli yaşanıyor. Oturduğum yerden telekonferansla katıldığım bir toplantıda bana soru yöneltildiğini duyuyorum; ‘Selman sence de öyle değil mi?’ Bir an bocalıyorum, sesiniz kesildi soruyu tekrar alabilir miyim diye geçiştirmeye çalışıyorum. Acaba ata sporu denilen bu kepçe hipnozunu bozan bir tılsım var mı? Elini arkaya atmış memleketimin amcaları aklıma geliyor, kaldırım kenarında durmuş kepçeyi izliyor, orada bulunanlarla muhabbet ediyorlar. Acaba ne düşünüyorlar diyorum içinden. Hayatın onlardan götürdüklerini, onların topluma geri katmaları gerektiğine inandığım değerleri sorguluyorum. Sorgularken farkediyorum ki o esnada başka bir göz kararması yaşıyormuşum meğer; kepçelere bakarken tüm bunlar aklıma geliyor, fikirler alman otobanında hızla seyreden arabalar gibi ardı arkası kesilmeden zihnimde delikler açıyordu.

Saate bakıyorum, 17.56. Ne ara bu kadar geç oldu? Hay aksi, yalnızca bir iki saat çalışabildim bugün. Yarın telafi ederim diye düşünerek eşyalarımı toplamaya başlıyorum. Arkadaşlara iyi akşamlar demek için arkamı dönüyorum. O an başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor, gördüğüme inanamıyorum. Uzak doğulu yabancı bir arkadaş gözlerini kepçelerden ayıramıyor, ona iyi akşamlar dediğimi bile farketmiyor.

Anlıyorum. Artık herşey çok daha net.

Bu, Türkleri hipnotize etmek için icad edilen aracın çok ötesinde birşey. Yalnızca bizi değil bütün dünyayı etkisi altına almış bir salgın.

Sonumuz yakın.

(yazıda bahsi geçen şeyler gerçek, kurgu ve muhtemelen yalan)

yeni çalışma alanım