Bloom ve Kur’an’ın Edebi Eleştirisi (Çeviri)
Arkadaşlar kanalıma hoşgeldiniz. Bugün size geçenlerde okumuş olduğum bir metnin kırık dökük bir çevirisini sunmaya çalışacağım. Zira, metnin ait olduğu kitabın bildiğim kadarıyla Türkçe çevirisi mevcut değil. Metin ise çağdaş edebi kritik literatürünün en önemli dört beş isminden kabul edilen Harold Bloom’un “Genius: A Mosaic Of One Hundred Exemplary Creative Minds” isimli kitabının Hz. Muhammed ve Kur’an ile ilgili kısmı. Bloom, kitabında edebi olarak etkili bulduğu yüz kişiye ve eserlerine ait kelam ediyor. Kitabın dizaynı ile alakalı bilgi vermek mümkün olsa da amacımızla (“Aa seküler batılı bir göz, edebi münasebetle Hz. Muhammed ve Kur’an’a dair bir şeyler söylemiş, ingilizce okuyamayacak arkadaşlar da isterlerse göz atsınlar”) çok da alakası olmadığı için es geçiyorum. Yine de şunu demek gerekir başlamadan evvel sanırım. Bloom, bildiğim kadarıyla bir tanrıya inanmıyor, Kur’an’ı da Efendimizin kelamı olarak telakki ediyor ve ‘dehaları’ tasnif ederken Efendimiz’i de merkezinde Hz. İsa’nın olduğu bir hikmet ekseninde değerlendiriyor. Çeviriyle alakalı ise birkaç şey söyleyebilirim: Her şeyden önce profesyonel bir çeviri değil ve bu benim işim de değil zaten, çok ekstra vakit harcayamayacağım. Dolayısıyla eksik, yanlış ya da okunması zor bir çeviri söz konusu olabilir mi olabilir. Yine de, edebi bir kaygı gütmeyecek olsam da cümle akışlarının çok bozulmamasına dikkat etmeye çalışıp olabildiğine yazarı bire bir aktaracağım. İkinci olarak alıntılanan İngilizce Kur’an Meali pasajlarını doğrudan Ali Ünal Bey’in Türkçe mealinden aktaracağım her ne kadar çeviri tekniği adına doğru olmasa da. Üçüncü olarak metinde köşeli parantezle ifade olunan yerler bana ait. Başlayalım.
15.CEPHE: Muhammed
“Oku yaratan Rabbinin adına ve O’nun adıyla!
O, insanı rahim duvarına yapışan yapışkan bir maddeden yarattı.
Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir.
(İnsana) kalemle yazmayı öğretti;
İnsana bilmediklerini öğretti.
Ama, (O’nun bütün bu nimetlerine rağmen) insan gerçekten tuğyankâr kesilir,
Kendisini (Rabbisinden bağımsız,) kendisine yeterli görmekle.
Oysa gerçek şu ki, dönüş Rabbinedir (ve herkes, O’nun huzurunda hayatının hesabını verecektir).”
Alak Sûresi:1–8
“Ey örtüye bürünen!
Kalk ve uyar!
Ve Rabbinin eşsiz ve nihayetsiz büyüklüğünü ilan et!
Elbiseni de (her türlü kirden) temizle!
Pis ve murdar olan her şeyden uzak dur!”
Müddessir Sûresi:1–5
Müthiş bir İslam öğrencisi olan F.E Peters, Kur’an’ın konteksti olmayan bir metin olduğunu söyler. Dolayısıyla, Kur’an peygambere inananlar içinde dahi çok farklı yorumlamalara kapı aralar. Yukarıdaki iki alıntıdan hangisinin Muhammed’e gelen ilk vahiy olduğu konusunda bir kesinlik yok. Ne olursa olsun, ikisi de etkileyici birer tanrının doğrudan kelamı, tıpkı Kur’an’ın tüm geri kalanı gibi.
Müslümanlar bir ‘peygamberin’ dehasından söz etmeyi yadırgarlardı fakat dini yahut ruhani bir dehanın gözardı edilmesi uygun olmazdı. Peygamberler — ama bu İşaya, Muhammed ya da Joseph Smith olsun[1] — muazzam birer mevhibe olarak dil üstatlığını haizdir. İslami gelenekte Kur’an’ın doğrudan bir tanrı kelamı olarak peygamber tarafından ‘okunduğu’ ve bunun Cebrail aracılığıyla nazil olduğu ve peygamberin de okumayı yahut yazmayı bilmediği söylenir. Vahiy öncesi başarılı bir tüccar olan Muhammed, muhtemelen anladığımız manada bir ümmi değildi ve İslami gelenek de esasen zatının ümmiliğini vurgularken eski ahit (ibranice) ve yeni ahit (yunanca/latince) okumadığını kast ediyordu.
Muhammed’in, her ne kadar zorunlu bir biçimde günümüze ulaşmayan yahudi ve hristiyan metinlerine edebi bir borçluluğu olsa da kendisinin ruhani ve imgesel ezici orijinalliğinden şüphe duymak mümkün değil. Aslında, hiç kimse, dinsel tarihte, bize yalnızca tanrının konuştuğu bir metin vermiş değil. Her yönüyle kendisi için kritik bir karakteristik olan cüretkarlık, Kur’an’ın edebi tesirindeki kazanımlarında her şeyden öte bir rol oynuyor. Ama yalnız ama cemaatle birlikte, ama okurken ama ezberden kıraat ederken hep diken üstündeyiz.
Muhammed
(570?-632)
Batı dünyasının manevi temelleri üç kutsal metine dayanır: İbranice olan Tora, (ya da Hristiyan perspektifiyle “Eski Ahit”) Yunanca “Yeni Ahit” ve Arapça “al-Qur’an”. Çoğumuz ilk ikisini çoğunlukla ingilizce çevirisinden okumuş hatta çalışmış olsak da şaşırtıcı biçimde çok azımız Kur’an’ı okuma girişiminde bulundu bugüne kadar. Daha iyi biliyor olması gereken kimi akademisyenler/bilginler/din adamları[2] ise hala Kur’an’dan söz ederken Yahudi ve Hristiyan yazıtlarının ‘berberi’ versiyonu olarak değerlendiriyorlar. Oysa, benim de burada alıntıladığım Ahmed Ali’nin (Al-Qur’an, Princeton Üniversitesi Yayınları, 1998) çevirisi gibi iyi bir çeviride[3] Kur’an başlı başına bir yapıt olarak ardından geldiği kutsal metinleri vurucu bir şekilde yeniden tefsir ettiği gibi çok güçlü bir rakip olarak ortaya çıkıyor. 632 yılında 62 yaşında vefat eden Tanrının Elçisi, “Nebilerin Mührü” Muhammed yedinci yüzyılda faaldi. Kırk yaşından itibaren melek Cebrail vasıtasıyla Tanrının sesiyle konuştu. Bu kavliyat, takipçileri tarafından ezberlendi, sonra yazıldı ve Kur’an (“Okunan Şey”) oldu; Söylendiğine göre ne okuma ne yazma bilen Muhammed katı bir sözlü gelenekten gelen dünyanın en büyük süslü nesir şairlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. İslam ise (Tanrıya “teslimiyet”) Hristiyanların Yeni Ahit’e Yahudilerin ise Eski Ahit’e dayanmasından çok daha fazla bir surette Kur’an’a dayanıyor. Kur’an öncüllerinin aksine bir kontekste sahip değil gibi gözüküyor. Musevilik ve Hristiyanlık bilginleri ilgili kutsal metinlerin hepsini olmasa da büyük bir kısmını tarihselleştirebilirken Kur’an (“Yahudi Hristiyan” arkaplanı dışında) tamamen kendinde başlıyor. Garip bir şekilde, diğer kutsal kitaplardaki sıralılığı göz önüne aldığın zaman Kur’an’la karşılaştırıldıkları takdirde bir iltisaklılık ve uyum göze çarpıyor. Kur’an ise birbirleriyle ve çoğunlukla kendi içinde dahi bir devamlılığı olmayan yüz on dört bölümden (sûre denilen) oluşuyor. Bu sûrelerin uzunlukları ciddi bir şekilde çeşitlilik gösteriyor, sıralamalarında bir kronoloji söz konusu değil, ve sanki ilk sûre dışında sûrelerin organizasyonundaki tek prensip uzunluğun git gide azalması. Başka hiçbir kitap bu kadar garip ve rastgele surette düzenlenmiş gibi durmuyor, ki bu Kur’an’ı konuşan sesin Tanrının ta kendisi olduğu düşünüldüğünde uygun gibi de duruyor. Kim O’nun beyanına şekil vermeye cesaret edebilir?
Açık bir şekilde Kur’an, Muhammed’in emri aldığı kırk yaşından ani altmış iki yaşındaki ani vefatına kadar peygamberane beyanlarının kayıtlarından ibaret. Peygamberin vefatından muhtemelen yirmi yıl sonra Muhammed’in üçüncü halifesi Osman, Kur’an’ın var olan tüm yazılı ve sözlü materyallerle birlikte toplanmasını emretti. Metnin orjinalliğine ya Muhammed tarafından terkip edildiğine(çoğu kısmı için) dair şüphe etmemizi gerektirecek pek bir sebep yok. [Kur’an’ın] en yakın Amerikan muadili ise kendisine gelen vahyin Museviliğe ve Hristiyanlığa olan ilişkisi Muhammed’in Yahudi ve Hristiyan kaynaklarına karşı bakışıyla benzerlik taşıyan Mormon peygamberi Joseph Smith’in Öğreti ve Anlaşmalar Kitabı.[4] Smith her ne kadar dini, spiritüel bir dahi olsa da Muhammed’in retorik kuvvetinden uzak, Kur’an’ın kendine has organizasyon eksikliğine ve daha fazlasına dayanan ifade gücünden uzak. Bazen, Kur’an’ın afallatan düzeninin (ya da o düzenin eksikliğinin) Muhammed’in belagatını yücelttiğini ifade ediyorum; konteksin, anlatının ve formel bütünlüğün yok edilişi okuyucuyu o an okuduğu ‘sesin’, ne kadar Muhammed’in ağzıyla hayat bulmuş olursa olsun, Ahitlerdeki Tanrının doğrudan konuşmalarını da hatırlatarak, ezici otoritesine konsantre olmaya zorluyor.
John Wansbrough, “Qur’anic Studies: Sources and Methods of Scriptural Interpretation (Oxford, 1977)” isimli eserinde önemli bir gözlemde bulunuyor. Muhammed’in asli dinleyicileri, muhatapları eski-yeni ahit unsurlarına dair hayli imalı referanslarını anlamakta hiç de zorluk çekmiyorlardı. Besbelli ki, peygamberi Mekke ve Medine’de dinleyenler, yahudi ya da yahudi hristiyanları olsun ya da olmasınlar, ahitlerdeki hikayeleri (elimizde olmayan versiyonlarını belki) önemli ölçüde biliyorlardı. Peygamberin tebliğde bulunduğu Araplar, Yahudiler ve Araplaşan Yahudilerle yan yana yaşıyor ve rahipler de dahil olmak üzere Hristiyanlarla da iletişim halindeydiler. Kur’an kendisiyle ilk kez muhatap olan Yahudi ve Hristiyanlarda alışılmadıklık, gariplik meydana getiriyor[du]: tamamen tanıdık kavramlar kıssalar fakat inanılmaz bir şekilde garip. İslam (Allah’a “teslimiyet”, kitab-ı mukaddes’in Elohim’ine) iddia ettiği gibi İbrahim’in dini, İsa’nın inancı olabilir, fakat “İbrahim” burada arkaik Yahudi dinini ifade ediyor Muhammed’e göre, ve Aziz Pavlus’un açık bir şekilde reddettiği, Kudüs’ün 70 yılında Romalılar tarafından yıkılmasıyla Adil James önderliğinde Ürdün’e ve Arabistan’a geri çekilen Yahudi Hristiyanlığını.[5] Muhammed’in İsa’sı bir insandı, bir tanrı değil, ve o çarmıhta ölmedi, ama O’nun yerine bir başkası öldü tıpkı Yahudi Hristiyanlarına dayanan belli gnostik kaynakların söylediği gibi.
Çoğumuz Kitab-ı Mukaddesi edebi bir eser olarak okumaya alışığızdır her ne kadar sadık Yahudiler ve inançlı Hristiyanlar için bu kabul edilmesi güç bir şey olsa da. Ben, burada Kur’an’ı bir literatür olarak sunmak istiyorum ki bu inançlı Müslümanlar için çok daha kabul edilemez bir şey. Her şeyden önce Müslümanların kendileri, kitaplarını yaratılmamış ve tam manasıyla Tanrı Kelamı olarak gördükleri için Kutsal Kur’an demek yerine Yüce Kur’an diyorlar. Eski Ahit kadar belagatlı (Levililer veya Çölde Sayım’ın bir kısmı için bunu söylemezdim) Markos İncili kadar dokunaklı olan Kur’an kadar hiçbiri Tanrı’nın otoriteryen sesine dayanmaz. Elbette, Kur’an’ın kafiyeli nesrini İngilizceye tam manasıyla çevirmek mümkün değil, fakat yine de gerçek bir edebi güç var kimi çevirilerde. Son on üç yüzyıldır yüz milyonların kabulüne ve o kabulde sebatlarına vesile olan sesi duymak için okuyucu tekrarları ve belirsizlikleri bir kenara koyarak okumakta inat etmelidir. Kur’an hayatımızdaki merkezi bir kitap olmalı, çünkü İslam git gide hayatımıza tesir etmeye başlayacak, hem yurtdışında hem burada.
Kur’an benim için ayrı bir büyüleyiciliğe sahip çünkü çeyrek asırdır sözünü ettiğim “etkilenme endişesi”[6]nin gördüğüm en büyük örneği. Muhammed gibi güçlü bir peygamberle birlikte, Kur’an Tora ve Musa’nın Beş Kitabına ek olunan midraşlarla birlikte müthiş bir mücadeleye girişiyor. (ve açıkça muzaffer olacağı bir mücadeleye) Kur’an boyunca ifade olunan “Ehl-i Kitap” hem Yahudilere hem Hristiyanlara işaret ediyorken Muhammed’in yalnızca tek bir kitabı var gibi duruyor ve hiçbir ahitle eşleştirmek de pek doğru durmuyor. İsa, Muhammed için Adem ile başlayıp kendisiyle biten peygamberlik zincirinin içinde hak bir peygamberdi, fakat İsa aynı zamanda bir peygamberden de fazlasıydı her ne kadar Tanrının Oğlu olmasa da. Kur’an İsa’nın babasız doğmasını kabul ediyor ve O’nu Yahudilerin Mesihi olarak onaylıyor ki onaylarken de yine İbrahim’in dininin bir onayı olarak görülüyor bu durum. Kur’an’ın Tora’yla mücadelesindeki en sert darbesi İbrahim’in ne Yahudi ne Hristiyan olduğu ve İslam’ın ilk kaynağı, Tanrıya, Allah’a ‘teslim’in ilki olduğuydu. Bu yorumlamayla birlikte Muhammed, Yahudilerin kutsal tarihlerini de kapsadığı gibi İsmail’e, İbrahim’in Arap olan oğluna, en azından İshak ve Yakup seviyesinde, ki ikisi de Kur’an’da İbrahim’in çocukları olarak ifade ediliyor, otorite veriyor. Tecdid edici bir peygamber olarak Muhammed’in görevi hem vatanı olan Mekke’deki paganizmi yenmek hem de İbrahim’in ve İsmail’in saf inancından sapmış olan Arap Yahudilerini ve Aziz Pavlus’u takip eden Hristiyanları alt etmek, aslına rücu ettirmekti.
Yüce Kur’an’daki İbrahim’i merkezi ve majestik bir kuvvet olarak yerleştirme mücadelesi manevi otoriteyi İbrahim ve Muhammed ekseninde topluyor. Arabî Kur’an ana prensip olarak otoriteye Eski Ahit’ten de Yeni Ahit’ten de daha fazla vurguda bulunuyor. Kitab-ı Mukaddesin bir kısmı itibarı ile polemikçi, tartışmacı bir üsluba sahip olduğunu söyleyebiliriz, fakat Kur’an baştan aşağı ateşli bir tartışmadır: Mekke’nin paganlarına, Medine’nin Yahudilerine, Arabistan’ın Ebiyoni ya da Yahudi Hristiyanı olmayan az sayıda Hristiyanına. [Aziz Pavlus’un yolundan gidenler yani] Kur’an’ın bu polemikçi tonu her ne kadar süslü nesir olarak gücünü zayıflatmasa da şüphesiz pek çok gayrimüslim için Kur’an’ın spiritüel yönünün kendileriyle mücadele içinde olduğu kutsal kitaplardan daha zayıf, daha az derin olduğu yönünde bir ilk intibaya sebep oluyor. Muhammed’in beyanı neredeyse durmaksızın bir savaş pozisyonunda, tıpkı Ölü Deniz Yazmaları’ndaki sözleşmeleri yazanların ısrarla tüm dünyaya karşı haykırdıkları, direttikleri gibi. İslam Peygamberi hiçbir zaman Arap Yahudilerinin kendisini kendi kitaplarında vaad edilen peygamber olarak kabul etmeyişleri karşısındaki şoku ve öfkeyi aşamamış olabilir. Yahudiler Yeni Ahit, özellikle Yuhanna’yı okuduklarında doğal olarak hissettikleri rahatsızlığı ve endişeyi kendilerini Muhammed’in misyonuna nisbetle iki yüzlü ve hain olarak gösteren Kur’an karşısında da sık sık hissederler. Muhammed’in hayal kırıklığı ise anlaşılabilir, zira Tanrıya teslimiyet şeklinde ifade edebileceğimiz Kur’an vizyonu, teolojik olarak konuşacak olursak, arkaik Yahudi dininin aksine Pavlusçu Hristiyanlar tarafından daha sapkınca görülebilecek bir vizyon. [Yani, Hristiyanlardan çok kadim Yahudilerin öğretilerine daha benzer olduğu için onlardan daha çok şey bekliyor, yazara göre.] Kur’an Talmud ile çok az ortak noktaya sahip olsa da İbrani patriarklar ve peygamberlerin bir tefsiri olarak düşünüldüğünde bana son derece ikna edici geliyor.
İsa, mücessem bir ‘kelime’ olarak Tora’nın yerini aldı Pavlusçu Hristiyanlıkta; Muhammed ise bu ikameyi Tora’ya dönmeden fakat Tora’yı kendi kitabının altında toparlayarak geçersiz kıldı. Kur’an için ne tam manasıyla Kitab-ı Mukaddes’in ikamesi ne de onun tefsiri denilebilir, fakat daha çok Araplara da mal olmuş olan Adem, Nuh, Musa, İsa, İbrahim, Yusuf, Davud, Süleyman gibi peygamber ve Yahudi büyüklerine, krallarına nispet edilen hikayelere atıftan geri durmayan, ibadete dayalı bir beyan diyebiliriz. Gerçi her ne kadar İbrani arkaplan her zaman orada olsa da, okuyan bir gayrimüslim için Kur’an’ın eski kitapları hatırlatması pek olası değildir. Muhammed için İncil, kendine inen vahyin rengini, sesini anlamını taşıyarak; Adem’e, Nuh’a, Musa’ya ve İsa’ya gelen vahye karşı kendi şahsi kreatif anlaşmazlığıyla geri geliyor. [Yani, burada Hz. Peygamber’in uyuşmazlık içinde olduğu ahitlere karşın kendine has ahiti yazdığı ifade ediliyor kısaca, gerekirse soru üzerine açıklarım.] Bu [nebilerarası, anlatılararası] geçişlilik anlatıdan liriğe yönelik geniş bir hareket esasında. Eski mesajlarına onları güzelleştirmek ve tamama erdirmek için dönüp bakan Tanrının şiirsel nesri ile her şey bir ilahiye dönüşüyor ve nihai rapsodi tamamlanıyor.
“Kur’an cemaati” geride kalan “ehl-i kitaba” nazaran çok daha fazla ve dindar Yahudilerin kitaplarına olan bağlılığına benzer bir bağlılık söz konusu kendileri için. İki kutsal metin için de geniş bir şerh deryası söz konusu ki bunların kimisi Tanrı’nın kimisi ise fanilerin işi olarak görülüyor. İbadet, ibadete verilen İlahi cevap gidip geliyor ikisinde de. Fakat kitab-ı mukaddes ile Kur’an arasında çok kritik bir fark var ki Muhammed’in kendisi, Cebrail aracılığıyla aldığı Tanrı kelamının asli müfessiri. Peygamber ve sahabelerinin Kur’an’ın anlamı üzerinde kendine has bir otoritesi var İslami gelenekte. Musevilerde benzerlikler söz konusu olsa da Musa dahi Musevilikte Muhammed’in İslam’da oynadığı kritik pozisyonu oynamıyor. Dolayısıyla, bir gayrimüslim için Tanrının doğası ve tasarrufunun ezici hissinin aksine Muhammed’in kişiliğine dair çok az şeyin Kur’an’da yansıtılmış olması bir bilmeceyi beraberinde getiriyor. Bu durum, İslam’ın perspektifiyle bakıldığı takdirde son derece uygun, fakat büyük ihtimalle, dışarıdan bir kişi için başlangıçta aşması gereken engellerden bir engel teşkil ediyor.
John Wansbrough, Qur’anic Studies isimli çalışmasında Kur’an’daki imgeleri dört temel grup içinde sınıflandırıyor: Ceza, İşaretler/Ayetler, Sürgün ve Ahitler/Akitler. Ceza her zaman Tanrının ve bu Tanrı’nın imtihanını vermeyi başaramayan milletlerin, şehirlerin, insanların kaderiyle ilgili. İşaret ise ya Tanrının kendisine dair olan işaretleri yahut peygamberin doğruluğunu tasdik eder mahiyette oluyor. Erdemli İbrahim’in işareti olan sürgün ise Muhammed’in Hira’sında yahut Mekke’den Medine’ye kaçışında tekrar ediyor ki bu da geleneksel İslami çağın başlangıcı olarak ediliyor. Ahit ise açık bir şekilde eski peygamberlere — Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’ya — ve özellikle Musa’ya dönüyor ki kendisi Muhammed için diğerlerine nazaran daha çok endişe kaynağı olarak gözüküyor. [‘Etkilenme Endişesi’ gözüyle okumaya devam ediyor.] Bu dört imgelem etrafında şekillenme de esasında güçlü bir İbrani temeli barındırıyor, ki bana kalırsa Kur’an’ın bu imgelemleri Muhammed’e has değil. Kur’an’ın edebi orijinalitesi açık bir şekilde ne barındırdığı imgelemler ne de kişilerde saklı. Orijinalitesi, temel olarak Peygamberin mutlak, uzlaşmaz Tanrının Sesi olarak duruşunda saklı. Muhammed’in yıkıcı retorik gücü coşkunluğunu İbrahimî dinin, aslı ne olursa olsun, yeniden icadında gösteriyor. Tanrının sesinin ağır yükü karşısında ezilen okuyucu, Tanrı’ya teslim olmayı kabul etmezse peygamber kıssalarının işaretleriyle maruz kalacağı ceza ve sürgüne ikna olmadan öte bir boyuta geçiyor:
“Bismillahirrahmanirrahim
Yemin ederim Kıyamet Günü’ne,
Ve yemin ederim kendisini kınayan nefse,
İnsan sanıyor mu ki, ölümünden sonra Biz kemiklerini toplayıp da onu diriltmeyeceğiz?
Oysa Biz, parmak uçları(na varıncaya kadar onun vücudunu tam olarak) yeniden kurmaya mutlak manâda muktediriz.
Fakat insan, dünyada istediği gibi yaşamak için önünde duran Âhiret gerçeğini inkâr etme yolunu seçmektedir.
Kıyamet Günü de ne zamanmış?” diye sorar o.
Korkudan gözlerin kamaşıp kararacağı,
Ayın ışığının silinip gideceği,
Güneş ile ayın birbirine katılacağı zaman:
O gün insan der: “Nereye kaçmalı?”
Hayır, kaçıp sığınacak hiçbir yer yoktur.
O gün herkesin varıp duracağı yer Rabbinin huzurudur.
(Dünyada iken iyilik ve kötülük adına işleyip de bu yeni hayatı için) her ne göndermişse ve (işlemeyip) geride ne bırakmışsa, hepsi o gün insana bildirilir.”
Kıyamet Sûresi:1–13
Bunun sertliği ve doğrudanlığı aşılmaz olabilir, fakat öncüllerini takip olması münasebetiyle başlı başına orijinal diyemeyiz. Orijinal olan, kitab-ı mukaddes’e ait ögelerin Muhammed’e özgü bir şekilde imalı ve eliptik olarak işlenişi, ciddi bir şekilde budanması ve kapalılığı.
Polemikçi ağız Muhammed’in tonunu hiç terk etmiyor ki bu ton iddia ettiği otoriteye okuyucunun dinlemesine hiçbir zaman fırsat vermeyerek erişiyor. İfadelerdeki tazyik, baskı ve ivedilik Tora ve Yeni Ahit retoriğinin de zaman zaman ayırt edici işareti olsa da Kur’an’ın seviyesine çok nadiren çıkar. Politik işaretleri ne olursa olsun, eğilip bükülmez ruhani otoritenin ihtiyaç duyduğu stile Kur’an karşı konulması güç bir cevap sunuyor. Hemen hemen her alanda istediğimiz çeşitlilik ve biçimsel talep, Allahın sesine direnmemiz istendiğinde pek bir mazeret bırakmıyor bize.
Muhammed’in mücadelesi hemen hemen hiç kitap ehlinin kitaplarıyla doğrudan bir karşı karşıya gelmeyi içermez; belki bunun sebebi O’nun bundan kaçınmasıydı, ama büyük ihtimalle kaçınmaktan ziyade bilmediği içindi. O, sözlü ve yazılı İbrani geleneği biliyordu ki bu O’nun için yeterliydi. Kendisine gelen o gelenek O’nu dağlarda terk etti. Özellikle erken dönem Mekkî sûrelerde istikrarlı bir surette aşkınlığın ve yüceliğin fazla olduğu görülür:
“Bismillahirrahmanirrahim
Yemin olsun şafak vaktine,
On geceye,
Çifte ve teke,
Ve bir sona doğru akıp giden geceye:
Bu yeminlerde, (kendisini doğruya götürüp, yanlışlardan men edecek bir) akla sahip olan için elbette çok sağlam bir teyit ve tasdik yatmakta değil midir?
Gör bak, Rabbin ne yaptı Âd (kavmine);
Yüksek, âbidemisal binalar diken çok güçlü İrem halkına –
Ki, o diyarda onların bir benzeri yaratılmamıştı;
Ve vadideki kayaları oyarak sağlam evler edinen Semûd (kavmine);
Ayrıca, çok sağlam kalelere sahip Firavun’a.
Bunların hepsi, (yaşadıkları) ülkelerde hep taşkınlık yaptılar;
Taşkınlıklarıyla, oralarda sürekli bozgunculuk çıkardılar.
Ve neticede Rabbin, üzerlerine azap kamçıları yağdırdı.
Gerçek şu ki, Rabbin, hep gözetlemededir (ve kullarını, verdiği nimetlerle sınamaktadır).
Ama insan, Rabbisi onu sınayıp da ona değer bahşettiği ve onu nimetleriyle perverde ettiği zaman, (acaba şükredecek mi diye sınandığını düşünmeden, kendisini o değer ve nimetlere lâyık bilip) “Rabbim bana ikramda bulundu!” der (ve sevinir).
Buna karşılık, (Rabbisi) kendisini sınayıp da nasibini daraltıverince, bu defa, (sabırla sınandığını ve sabrettiği takdirde karşılığını göreceğini düşünmeden, Allah’a adaletsizlik atfeder tarzda) “Rabbim beni zelil, perişan etti!” der.”
Fecr Sûresi:1–16
On gece kameri ayların ilk ve son on günüdür ve dünyevi olan her şeyin yükselişini ve alçalışına işaret eder. Ad’ın efsanevi bahçeleri, Semud’un depremle yıkılan kayıp şehri, Firavun’un Musa’yı küçümsemesinde olduğu gibi. İnsanların yükselişi ve alçalışı da acımasızca büyük bir retorik iktisat içinde “Gerçek şu ki, Rabbin, hep gözetlemededir.” diyerek ifade edilir. Tıpkı erken dönem Mekkî surelerden olan Kıyamet Sûresinde olduğu gibi bu ilahi de [önceden Kur’an’ın üslubuyla birlikte her şeyin dini bir ezgiye döndüğünü ifade etmişti] Muhammed’in asli unsurunu, Allah ile mahluku arasındaki oransız ilişkiye vurguyu temsil eder. Muhammed taa ilk beyanlarında Musa’nın Beş Kitabı’ndaki paradokslara döner. Allah, Muhammed gelmeden çok daha önce pagan Mekkelilerin ana tanrısıydı ki put ile de temsil edilmeyen tek tanrıydı. F.E. Peters, Muhammad and the Origins of Islam (Albany, 1994, p.107) isimli kitabında, Allah’ın imajının olmayışının Muhammed’den evvel Arabistan’da Yahudi ve Hristiyanların artan bir etkisinin olduğuna tanıklık ettiğini kanısına varır. Fakat İbrahim ve Arapların atası olan oğlu İsmail’in yaptığı meşhur Mekke tapınağı Kabe’de, diğer tanrıların putları Allah’ın evine ortak olur. Mekke’deki Tanrının Evi her ne kadar İbrahim’in oğlu İsmail’i ziyareti sırasında inşa edilmiş olsa da kurulu olduğu alan Adem’in kendisi tarafından takdis edilmiştir. Mekke’deki tek taştan ev olan Kabe, net bir şekilde İbrahim’in ve İsa’nın resimlerine de ev sahipliği yapıyordu ki buna göre Mekke’nin İslam öncesi paganizmi zaten eklektik bir hüviyete sahipti ve dolayısıyla İbrani ve Hristiyan elementleriyle birlikte İslam’ın da açık bir öncüsüydü. Fakat, Muhammed’in Allah’ı nübüvvetinin başlangıcından beri Mekkeli paganların Allah’ı değil de kitab-ı mukaddese ait İbrahim’in Nuh’un Musa’nın ve İsa’nın, Yahudi Hristiyanlarının tanrısı ki bu tanrı paradoks bir biçimde hem tamamıyla aşkın ve hem tamamıyla içkindir.
Muhammed bir peygamberdi, teolog değildi, ve Kur’an bize Allah’ın şahsiyetini ve karakterini öğretiyorken tanrının iç doğasına dair gerekçeli, betimleyici bir bilgi bahşetmiyor. Gerçi İslam’ın birbiriyle savaşan iki ana branşı olan sünnilik ve şiilik her ne kadar kendilerini asli Kur’anî gelenek olarak görse ve muhatabını sapkınlıkla suçlasa da hiçbir gayrimüslim Kahire’nin mi yoksa Tahran’ın mı hak olduğuna karar vermeyi bile umamaz. Muhammed kayd u şartsız bir biçimde nebiliğin mührü olduğunu ilan eder: “Yeni peygamber gelmeyecektir” ve müslümanlar yeni peygamberler edinmeyeceklerdir. Sapkınlıkları (varsa) yorumlamalarla alakalı bir mevzudur, tıpkı Yeni Ahit sonrası Musevilik yahut Hristiyanlık gibi. Yine de aslında Kur’an o kadar açık ve katı ki klasik islami yorumlamaların Muhammed’in okuduğu şeyle olan mesafesi Yahudi ve Hristiyanların Kitab-ı Mukaddes’e olan mesafesinden çok daha uzak olarak gözümüze çarpıyor. Kur’an’ın retorik bir kesinliği ve bütünlüğü var apaçık bir sadeliğiyle birlikte, ve bu durum ilk başta okuyucu tefsirlere karşı sabırsız kılıyor. Eski Ahit, parçasıyla bütünlüyle çok zor bir metin. Yeni Ahit ise karman çorman ve çelişiklikler barındırıyor. Fakat her nasılsa Kur’an çarpıcı bir şekilde açık ve berrak, çok büyük ölçekte iç tutarlığa sahip ve fevkalade mantıklı. Gerçi bu retorik etki şüphesiz biraz yanıltıcı, çünkü Muhammed’in kapalı, yarı imalı ahit hikayelerini kullanımı aynı zamanda Kur’an’a da ait bir karakteristik. Kur’an’ın vizyonunun sarp çıplaklığı ve İbrahim’in asli dinine revizyonist dönüşü o kadar keskin ki gayrimüslim bir okuyucunun İslami teoloji ile Kur’anî orijinlerini ilişkilendirmesi pek olası değil.
Bir edebiyat okuru olarak şahsi tecrübemi düşündüğümde Kur’an çok nadir olarak ahitleri hatırlatıyor bana, özellikle estetik açıdan. Bazen kendimi Kur’an okumaya dalıp gitmiş bulurken aklıma William Blake yahut Walt Whitman geliyor; diğer zamanlarda ise Dante’yi düşünüyorum, herhalde o da kafirler derneğini kurmuş olurdu. Muhtemelen üsluplarındaki kişisel otoritenin benzerliğinden kaynaklı; çünkü Dante, Blake ve Whitman da kendilerine en çok güvendikleri pasajlarda ilahi bir sese yaklaşıyorlar ki biz bunu Kur’an’da fasılasız olarak duyuyoruz. Kur’an boyunca alttan alta devam eden ikincil bir ezgi (Dante, Blake ve Whitman’da daha açık olan) olan Peygamberin çağrısında bir başka yön daha var. Kur’an peygamberlik geleneğinin merkeziliğini ve devamlılığını vurgulayan koca bir peygamberane süslü nesir. Allah’ın elçisi, nübüvvetinin ilk yıllarında tek başına inançlı bir toplum için inançlı bir topluma konuşuyor, ve peygamberliğinin yükü ise geleneğin yenilenmesi olduğu gibi o geleneğin ötesine bir atılımı da kapsıyor ki bu aynı zamanda peygamberliğin ötesini de ifade ediyor olmalı. Burada, Kur’an gizemini koruyor ve belki İslami mistikler olan sufileri hangi mezhep ya da milletten olursa olsun diğer İslami teokratlardan daha çok meşrulaştırıyor. Kur’an nedir ve ne içindir? Peygamberliğin mührü olsa bile, O belki her şey olabilir ama kapalı bir kitap olamaz. En az Kitab-ı Mukaddes kadar yahut Dante kadar, hatta Shakespeare kadar herkes için hayati bir hayat kitabıdır. Tanrı, onu duyacak herkese hitap ettiği için, o evrensel bir kitaptır, ve tekrar söylüyorum, dünyanın en büyük seküler literatür ürünleri kadar açık, onlar kadar cömerttir. Sufiler kendi merkezlerini, Tanrının Nur olduğuna dair görkemli bir pasajda, şair-peygamber Muhammed’in ikna edici evrenselliğine bir sevinç şarkısı olarak Nûr Sûresinin 35. Ayeti’nde buldular:
Allah, göklerin ve yerin Nûru’dur. O’ nun nûru, şöyle bir misalle anlatılabilir: İçinde lamba bulunan bir fanus; lamba kristal bir cam içinde; kristal de sanki inciden bir yıldız. Lamba, doğuya da batıya da ait olmayan kutlu, pek bereketli bir zeytin ağacından yakılıyor; öyle ki, yağı daha ateş değmeden hemen kendiliğinden ışık veriverecek. Nur, yine nur. Allah, kimi dilerse onu nûruna iletir. Allah, (gerçeği anlamaları için) insanlara böyle misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.
“Nûr üzre nûr.” Başlı başına mükemmel bir şiir, bir mucize fakat aynı zaman da doğal, ve asla ama asla mezhepçi değil. Fanus Muhammed’in kalbi olabilir, yahut sezmesini bilen herhangi bir kalp. “Allah, kimi dilerse onu nûruna iletir.” Nerede ve ne zaman temiz bir bakış ışıldasa, doğuya da batıya da ait olmayan kutlu zeytin ağacı her yerdedir ve hiçbir yerdedir. Estetik algıya karşı açık bir provakasyon olarak ışığa adanan bu kutlu rapsodi, ancak Dante ve Blake’in teofanileriyle yahut insanı bir anda aydınladıp özgürleştiren Kitab-ı Mukaddes ve sonrasına ait durak noktalarıyla mukayese edilebilir. Bu istiğrak hali, esasında Kur’an’ın özeti gibidir ve bu bile herkes için merkezi bir kitap olduğunun, olması gerektiğinin bir başka kanıtıdır.
[1] İşaya, eski ahitte bahsi geçen, peygamber olduğu düşünülen bir kişiyken, Joseph Smith ise 19.yy’da yaşayan ve hristiyanlık içerisinde bir mezhep olan bir mormonluğun kurucusudur ve o da peygamber olduğunu iddia eder.
[2] Kullanılan kelime “scholar”, fakat itham edilenlerin kimler olduğuna dair belirsizlik sebebiyle birden çok gruba temasa edebilir mülahazasıyla akademisyen diye kestirip atmadım.
[3] Ahmed Ali’nin çevirisini tekrar Türkçeye çevirmek yerine Ali Ünal’ın çevirisini kullandığımı tekrar hatırlatmak isterim.
[4] Joseph Smith Jr. peygamberliğini ilan edip yeni kilise kurarken emri Hristiyanların Tanrısından aldığını ve ve vaktiyle Amerika yerlilerine inzal olunmuş kitabı o dilden İngilizceye çevirmesini istediğini söylüyor. Bloom, bu yönüyle yapısal bir ilişki kuruyor Efendimizle.
[5] Hristiyanlık yayılış sürecinde Aziz Pavlus ve Yahudi Hristiyanları diyebileceğimiz şekilde temelde ikiye ayrılıyor. Modern Batı Hristiyanlığı esasen Aziz Pavlus’un doktrinine dayanıyor, Yahudi Hristiyanları ise aslında Hz. İsa’yı kabul edip yahudiliklerinden de ödün vermeyen bir grup. (Aşağı Yukarı)
[6] Kitabını okumadım fakat Bloom’un ünlü bir edebiyat teorisi ‘etkilenme endişesi’, wikipedia referansıyla diyebilirim ki, buna göre, yaşayan şairler geçmişteki şairlerin etkisinde kalma endişesine, kalıcılık arzusuna ve bu etkiyi aşma çabasına sahip oluyorlar, bu aşma çabası genelde içeriklerini açmayacağım altı ölçütle inceleniyor.
