Perks of Being a Londoner

Londra’ya gelişimin 20. gününden herkese merhaba. Bütün giriş cümleleri bana ocak ayı favorilerimi tanıtacağım bir makyaj bloguna dönüşecekmişim gibi hissettiriyor. Şaka bir yana, ilk hafta tabiri caizse tam bir “misfit” gibi hissediyordum. Bu durum ikinci hafta yavaş yavaş azalmaya başladı. Şu an ben de markete girdiğimde rafların arasında birine 1,5 salise değsem bile 68 kere sorry diyorum. Trafiğe de alıştım diyebiliriz. Yani kurallara kesinlikle uymamaya başladım, bu alıştım anlamına geliyor. İstanbul’dayken de karşıdan karşıya geçerken ölmemek için 10 dk beklerdim. Bugün de aynı şekilde beklerken İspanyol bi kadın kolumdan tutup beni karşıya geçirdi. İngilizce konuşmamasına rağmen GEÇ ARTIK KARŞIYA dediğini anlayabildim diyebilirim…

Tavistock Square

“Look right” dese de ben her yöne 4'er kere bakıyorum. Sigortam cenaze işlemlerini karşılıyor diye kendimi tehlikeye atamam.

Bunun dışında, İstanbul’dayken yaşadığım tedirginliği burada hissetmiyorum diyebilirim. Sokaktayken sokakta gibi hissetmiyorum ve her yer çok güvenliymiş gibi geliyor. Sanırım bu konuda diğer Exchange öğrencileri de aynı fikirde. Aramızda konuşurken her ne kadar alışmak zor olsa da güvende hissetmek konusunda bir sıkıntı yaşamadığımızdan bahsettik. Yani, en azından yaşadığım semte tank inmez ve darbe girişimi olmaz diye düşünüyorum. Ben buradayken kraliçe ölürse bilemiyorum, ona karışmam. Kaçarım direkt.

Sokakta gibi hissetmememin sebebi aslında gökyüzünün alçak olması olabilir. Hava her gün ama her gün bulutlu olduğu için gökyüzü, evin tavanı gibi hissettiriyor. Evet, Londra’nın tavanı var. Malesef doğru.

Dinwiddy House

Londra’da başıma gelen en güzel şeylerden biri kesinlikle Sherlock gösterimine gitmekti. Bildiğiniz gibi Sherlock final yaptı. Son bölümü Londra’da sinemalarda verildi. Bunu kaçıramazdım, hemen gittim.

Odeon

Salondaki herkes aşırı heyecanlıydı, tiyatro izler gibi neredeyse her şeyi alkışladık. Şu noktada İngilizlerin mizah anlayışına da değinmek istiyorum. Öyle bir anlayış yok arkadaşlar. Sherlock’ta şaka bile sayılmayacak her şeye güldüler. Uyum sağlamaya çalışıp ben de gülmek istedim ama hayır, gerçekten gülecek bir şey yoktu. Neyse, bu kadar bulutlu ve yağmurlu bir yerde doğup büyüsem benim de mizah anlayışım olmazdı. Şaka. Gösterim mükemmeldi, yıllardır izlediğim dizinin son bölümünü Londra’da sinemada izledim, arkadaşlarımdan şimdiden özür dilerim çünkü 10 sene bahsedeceğim.

Sherlock with a fan

Londra hakkında bahsedebileceğim diğer mükemmel şey de çok fazla park olması. Ve hepsi gerçekten şu ana kadar gördüğüm en güzel parklar. Küçücük bir boşluk olsa bile hemen oraya park yapmışlar. Genellikle gerçekten devasa sayılabilecek ağaçlar var ve insanlar haftaiçi haftasonu demeden spor yapıyorlar. Hyde Park tabi ki aralarında en sevdiğim oldu, Green Park da bir o kadar güzel.

Green Park
Hyde Park
Hyde Park

Evet artık buraya biraz daha ait hissettiğim için yemek arayışıma son verdim. Direkt olarak yemiyorum. Benim için en zor olan kısım sevebileceğim bir yemek bulabilmekti ama gerçekten yemek anlayışları mizah anlayışlarına eşit diyebilirim. Yani yok. Birkaç kez fish&chips yedim. Evet, güzel sayılabilir ama çok yağlı olduğu için her gün yenilebilecek bir yemek değil.

Fish&Chips

Genelde odamda yemek yapmaya çalışıyorum, onun dışında aç gezmeyi tercih ediyorum. Okula haftanın 2–3 günü bir Hindu tapınağından yemek geliyor ve bedava. Uzun bi kuyruk oluşuyor hemen. Şu ana kadar hiç yemedim, görüntüsü gerçekten hiç çekici değil. Çok zor durumda kalırsam yerim gibi geliyor. Yoksa odamda çorba yapmayı tercih ederim.

Gerçekten buraya ait hissetmemi sağlayan diğer bir şey de artık her yerin erken kapandığını kabullenmiş olmam. İlk hafta gerçekten hayretle izledim. Ama bu haftaiçi oda arkadaşımla saat 7:30 civarı tatlı yemek için gittiğimiz cafe, kapattıkları için tatlıyı paket yapıp verdi. Şaşırmadım, biraz gözyaşı dökmüş olabilirim ama şaşırmadım…. İstanbul’da her yerin sonsuz saate kadar açık olduğunu düşününce bu durum gerçekten çok garip.

Bu erken kapanan cafelerden yaptığım çıkarım şu ki, İngilizler gerçekten ama gerçekten 5 çayı insanı. Buraya dair en sevdiğim şey bu olabilir. İlk defa geçen hafta sütlü çay denedim, mükemmeldi. Menülerde “afternoon tea” denen servis var, yani her tatlıdan küçük küçük koyup yanında çay ve süt getiriyorlar. En sevdiğim şey.

English Tea

Çayın kıvamı bizim içtiğimizden çok daha ağır o yüzden süt kıvamını açıyor diyebilirim. Tadı gerçekten çok güzel.

Okula gelecek olursak, şu ana kadar Boğaziçi’ndeki geleneğimi devam ettirip çok az okuma yaptım. Boğaziçi’nde genellikle sınavdan hemen önce okuma yapsam bile derslerdefark edilmiyordu, burada her ders herkese tek tek hangi okumayı yaptığı soruluyor. Hala bunun şokunu yaşıyorum ama yapmamaya devam ediyorum. İngiliz beni affetsin yapabileceğim bir şey yok… Bunun dışında, Exchange öğrencileri için alternatif bir sistem var. Yani, 2 dönem boyunca devam eden bir ders aldığınızda yapacağınız tek şey dönem sonunda ödev hazırlamak. Bu durumda diğer öğrencilerin yapması gereken bütün ödevlerden ve girmeleri gereken sınavlardan muaf olmuş oluyorsunuz. Okuma yapmamak için bütün şartlar uygun. Sınıftaki insanlarla konuştuğumda onlar da okumaları yapmadıklarını söylediler. Kesinlikle yalan. Derste paragraflarca yorum yapıp üstüne ben okuma yapmadım diyorlar. İnanmadım. Yine de yapmayacağım.

Okuma yapmayıp kampüse geceleri uğruyorum

Evet, ilk 20 gün bu şekilde geçti. Bir yazıyı daha makyaj bloguna dönüşmeden bitirdim. Sonuna kadar okuyanlar için aşağıya şarkı bırakıyorum. See ya.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Sena’s story.