Metabolik Sendrom

Biyolojide neredeyse geri besleme ile ilgili olmayan hiçbir şey yoktur. Bu, temel bir kavram olmasına rağmen genellikle göz ardı edilir. Karbonhidrat yemeyi durdurduğunuzda vücudunuz buna glikoz sentezleyerek ve diğer yakıtları kullanarak cevap verir.
Bu büyük fikir ne yapılabileceği konusunda (özellikle kolesterol konusunda ya da ileri bakacak olursak glikozun azaltılması ile tümörlerin aç bırakılması çabaları konusunda) ciddi sınırlamalar getirmekle birlikte, aynı zamanda bazı fırsatlara da işaret etmektedir.
Karbonhidrat aldığınızda insülin hormonu karaciğerde glikojenden glikoz üreten geri besleme sistemini, diğer bir adıyla glukoneojenezi durdurur. Diyabetin bu geri besleme sisteminde bir arıza oluşturduğunu — tip 2 diyabetli bir kişinin karaciğerinin insüline cevap vermeyeceğini (insülin direnci) — bilmek neden daha fazla insülin eklenmemesi gerektiğini açıklığa kavuşturur.
Yine de, birçok ilaçlara ve gıdalara karşı gösterilen telafi geri besleme tepkisi sonuçların üstüne atlamamak konusunda uyarı teşkil eder. Buradaki anahtar nokta insülin hormonunun genel bir etkisi olmasıdır. Sadece bu hormonu kontrol ederek oldukça yol kat edebiliriz.
Geri beslemenin rolü tablonun bir parçası olsa da, insülinin kontrol edilmesinin etkileri son derece tahmin edilebilir olmaktadır. Bu tartışmanın arka planında her zaman metabolik sendrom (MetS) bulunur. Metabolik sendrom genellikle yakın geçmişte kaybettiğimiz endokrinolog Gerald Reaven’a atfedilen bir gözleme dayanmaktadır. Buna göre görünürde birbirinden farklı olan bir dizi fizyolojik etki — aşırı kilo, yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri, yüksek insülin ve aterojenik dislipidemi (yüksek trigliserin, düşük HDL) olarak anılan kan yağ belirteçleri — ortak bir nedensel çizgide bir araya gelmektedir: insüline karşı metabolik tepkideki bozukluklar.
Fizyolojik MetS belirteçleri ilgili hastalık durumlarına (obezite, diyabet, yüksek tansiyon ve kalp-damar hastalıkları) ilerlemeyi tahmin etmekte olup, bunların tümü beslenmede karbonhidratların sınırlanmasına cevap vermektedir.
Büyük fikir de budur.
Bu gözlem (ortak bir temel nedeni bulunduğu için) bu olgunun gerçekten bir sendrom olduğunu teyit etmekte ve aynı zamanda en iyi tedaviye işaret etmektedir. Düşük karbonhidrat yaklaşımından daha iyi bir beslenme tutumu bulunmamaktadır ve hiçbir ilaç bütün belirteçleri bir arada hedef alamamaktadır. Aslında, sendromun pratik önemini sorgulayarak metabolik sendrom olgusunu eleştirenler de vardır.
Bu görüştekilerin iddiası etkilerin bir dizi ilaç ile tedavi edilmesi gerektiği yönündedir: diyabet için ilaçlar, kalp hastalığı için ilaçlar, yüksek tansiyon için ilaçlar.
Hazırda etkili bir kilo kaybetme yöntemi olarak kabul edilen düşük karbonhidratlı beslenme bu ilaç kokteylini kullanmadan metabolik sendromun değişik yönlerini tedavi etmek için en olası stratejidir. Bu fikrin kabul edilmesi bu devrimin hedefidir. Tuhaftır ki, ufukta görünen parlak ışık kanser için ketojenik diyet uygulanmasıdır. “Tuhaf” diyorum, çünkü diyabette karbonhidratı sınırlandırmak zaten bir amaç olup, değişimin zirve noktası olması gerekmektedir.
Her zaman belirttiğim gibi, diyabetli insanlarda düşük karbonhidratlı beslenmeye karşı psikolojik direnç oldukça yaygındır. Bu gözlemler ışığında diyabete karşı önerilen besleme şekillerinin hala yüksek miktarda karbonhidrat içermesini anlamsız ve tehlikeli bulmaktayım.
Sencer Bulut
