Ağustos 2006

• “Domino” acayip bir film. Tony Scott’ın son birkaç filminde suyunu çıkardığı yönetmenlik stili ve kurgu düzeni (saniye başına 1 plan) nihayet burada kendini bulmuş. Basın sözcüsünden “Tony Bey o filmleri ‘Domino’nun antrenmanı niyetine çekmişti” diye bir açıklama gelse inanırım. Paramparça bir hayat yaşamış Domino Harvey’ye paramparça bir hikaye/film kurgusu gayet yakışmış.

• Asıl acayip olan şu ki “Domino” o hipnotik renkleri, uçan kaçan sesleri ve görüntülere bindirme yapan yazılarıyla bir başka filmin “remix”i gibi duruyor. Türk Pop âleminin tabiriyle “Extended Club Version”.

• Benim için “Domino”dan geriye bir de, “Donnie Darko”nun mimarı olarak bildiğimiz Richard Kelly’nin yazdığı çalımlı diyaloglar kaldı. En kralı şu: “Her hikayenin sonu aynıdır: Hepimiz düşeriz…” Keira Knightley söylediği zaman daha da güzel duruyor. (Keira Knightley’yi bile sevdirdi bana bu film, düşünün.)

• “Pirates of the Caribbean/Karayip Korsanları”nın ikincisi, ilkinden katbekat iyi bir film, bana sorarsanız. Klişelerden özgün bir hikaye çıkarma işini iyi kıvırıyor, karakter gelişimine elinden geldiğince dikkat ediyor, türleri yağmalama/harmanlama merasimini nazikçe yerine getiriyor. Komedinin de zekisini yapıyor çoğunlukla. 15 yaşında olsaydım ve pazar sabahı TRT-1’de seyretseydim daha makbule geçerdi ama olsun.

• Gore Verbinski kadar hakkı verilmemiş yönetmen az gördüm. (Biraz abarttım.) Adamcağızın her filminde enfes bir işçilik, son derece dikkat ve özenle kurulmuş bir atmosfer… Kimsenin umurunda değil. Hadi onu geçtim, filmleri dünyanın parasını kazanıyor, son olarak “Karayip Korsanları 2”nin kırmadığı rekor kalmadı, buna rağmen para kazandıran yönetmenleri seven Hollywood’da bile adı yeterince anılmıyor. Nasıl oluyorsa, filmlerinin oyuncu ya da yapımcıları daha çok konuşuluyor. Hiçbir filminin “başyapıt” olmadığını bilmiyor değilim ama belki zamanı gelmek üzeredir. Allah ona Ron Howard tahtı değil, Robert Zemeckis bahtı versin.

• “Bandidas”ın “Kurtlar Vadisi Irak” tarzı ve tadında bir anti-Amerikancılık sergilemesi ne ilginç, değil mi? Bir yanda zengin, gözükara ve acımasız Amerikalılar, diğer yanda fakir, onurlu ve çaresiz Meksikalılar. Amerikalı bankacılar gelir, Meksikalı köylüleri öldürür, topraklarını işgal eder. (Evet, Meksika=Irak diye düşünebilirsiniz.) Sözde amaçları onların bankalarını kurtarmaktır (=özgürlüğe kavuşturmak), ama asıl amaçları demiryolu inşasıdır (=petrol). “Bandidas” bu bayrağı “Yaşasın devrim, yaşasın Meksika!” çığlıkları atacak kadar ileri taşıyor. Helal olsun valla. Ya da pes valla.

• Bu manzaraya bakınca “Salma Hayek ve Penelope Cruz durdular durdular, o kadar yıl sonra beyazperdede bir araya gelince niye bu filmi yaptılar?” diye bir soru akla gelmez mi? Soruya iyiniyetli cevap: Politik hassasiyetleri tuttu, fırsat bu fırsat deyip dünya üzerindeki adaletsizlikleri dile getirmek istediler. Soruya öküz altında buzağı cevap: Kendi vatandaşlarına “Biz birer İspanyol ve Meksikalı oyuncu olarak ünlü olduk, Hollwood sayesinde iyi de para kazandık, ama bakın özümüzü, nereden geldiğimizi unutmadık” mesajı vermek. Bu durumda denklem şöyle değişiyor: Bandidas = Jennifer Lopez’in meşhur şarkısı “Jenny From The Block”un film versiyonu.

• Uzun zamandır bir filmde “Aşk ve Sigara”da olduğu kadar eğlenmemiştim. John Turturro’yu takdir etmek lazım. İnsanın bunca saçma fikri, diyaloğu ve mizanseni bir araya getirip, bundan iyi bir film, hatta bir film çıkacağını görebilmesi az buz maharet değil.

• Radikal’deki yazılarını beğeniyle okuduğum Zeki Coşkun’un Turturro’ya ve filmine yönelik öfkesi biraz fazla kaçmış gibi geldi bana. “Aşk ve Sigara” konu aldığı karakterleri, onları “iyi göstermediğinde” bile (tırnak içine aldım, zira tartışmaya açık bir söz) seviyor. Eğer “Bu herif karıya kıza düşkün” demenin, bir adamı aşağılamak olmadığında hemfikirsek durum böyle. Ayrıca hayatında ağzına sigara koymamış insanım, sigaranın bir filmde bu kadar “şık” durduğunu görmedim. Adam öldürdüğünde bile.

• Geçenlerde Krzysztof Kieslowski’nin bir daha film çekemeyeceğini hatırladım. Kötü bir his.

• “Frostbiten/Vampirlerin Şafağı” beni birkaç kez ters köşeye yatırdı. Sinemaya giderken fazla bir beklentim yoktu. Rivayetlere bakılırsa bir korku parodisi izleyecektik. Fakat film 2. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın saflarında savaşan bir İsveç birliğinin görüntüleriyle başlayınca dumura uğradım, filmi birlikte izlediğim arkadaşım Engin Ertan’a dönüp “Alt metinlere hazırlıklı değildim” dedim. Şöyle bir silkindik, hafiften umutlandık. Derken, bayağı iyi çekilmiş ilk 10 dakikanın ardından sanıyorum filmin yönetmeni değişti, hatta bütün ekip komple değişmiş olabilir, akıllara ziyan bir yönetmenlik ve ne idüğü belirsiz bir hikaye başladı. Sonra 90 dakika öyle gitti.

• “Vampirlerin Şafağı” paralel kurgu kavramına yeni bir boyut getiriyor. İki ayrı sahne arasında gidip gelirken birinde dakikalar harcıyor, diğerine döndüğümüzde hayatın bir saniye bile ilerlemediğini görüyoruz. Buna ben “asimetrik paralel kurgu” adını vermek istiyorum izninizle. Yeni bir buluş da değil aslında, pembe dizilerden tanıyoruz.

• Yine de alt metin meraklısı tarafım “Vampirlerin Şafağı”ndaki vampirlerin, İsveç toplumunun derinliklerinde yatan faşizmi simgelediğine inanıyor. O tarafım çok tuhaf şeylere inanabiliyor.

• Yılın bombası “Bubba Ho-Tep”tir, bunu buradan açıkça ilan ediyorum. Fazla konuşmaya ne hacet, şu sahneyi gözünüzün önüne getirmeye çalışın: Kendini Elvis sanan ve yürüteçle yürüyen bir adamla, kendini Kennedy sanan ve tekerlekli sandalye kullanan zenci bir adam, koridorda iki kahraman edasıyla yürümekte ve dirilmiş bir mumyayı öldürmeye gitmektedirler. Mükemmel değil mi?

• “Bubba Ho-Tep”in asıl zirveye ulaştığı noktayı sonraya sakladım. Sinema sanatındaki bu tarihi ana tanıklık ettiğim için son derece mutluyum: Kahramanlarımızın kovaladığı mumya ağzını açar, konuşmaya başlar. Konuşurken ağzından hiyeroglif yazılar fışkırır ve bu yazılar kadrajın altına dizilip altyazıyı oluştururlar. Tekrar ediyorum: Ağızdan çıkan hiyeroglif altyazı. David Lynch, Ed Wood ve Jean Luc Godard bile bu kadar ileri gitmemişti.

• Ayın en değerli oyuncusu Christopher Walken. (“Domino” ve “Aşk ve Sigara”)

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Seyir Defteri’s story.