Aralık 2006

• Bu ay çok sinirliyim, çünkü Cem Yılmaz Hokkabaz’ı benim bir senaryomdan çaldı. Seni Bize Sayıyla Mı Verdiler adlı senaryomda bir kadın ve bir adam vardı ve kadın adamı kandırıyordu. Aynı Hokkabaz‘daki gibi… Nasıl çaldığını bilmiyorum. Yıllar önce gösterisini izlemeye gitmiştim, o sıralarda bu filmi düşünüyordum, herhalde o gün bir dümen çevirdi.

• Genç adam bir okula/takıma/orduya girer. Aşırı sert öğretmeni/antrenörü/komutanı, anasından emdiği sütü burnundan getirerek kendisini eğitir. Genç adam bu zulmün sebebini anlayamaz. Heyhat, her şey onun iyiliği içindir… Karate Kid ve An Officer and Gentleman/Subay ve Centilmen hikayesi işte. The Guardian/Koruyucu da aynı hikayeyi anlatıyor. Yine de pek kabak tadı vermiyorsa, yönetmen Andrew Davis, başroldeki Kevin Costner, bir de ortamın farklılığı (sahil güvenlik) sayesinde.

• Zeki Demirkubuz’a ne kadar teşekkür etsek az. Masumiyet ve Kader’le bize Bekir, Uğur ve Zagor diye üç insan armağan etti. Hepsi de kanlı canlı, hepsi de tanıdık.

Masumiyet ve Kader’in güzellikleri, hem aynı mevzuyu (tutku) anlatıp, hem de adlarının işaret ettiği gibi iki ayrı mevzuyu anlatmaları. İlkinde tutkunun yarattığı suç, ikincisinde tutkunun kader misali kaçınılmazlığı. Yalnız Masumiyet, karakterlerinin meselesini memleket meselesi haline getiriyor, yan hikayeler ve karakterlerle bu durumu destekliyordu. Kader bu açıdan biraz zayıf.

• Ufuk Bayraktar’ın Kader’deki performansı, artık magazin sütunlarına düşen oyunculukta alaylılık-mekteplilik tartışmasına son verebilir. Diğer oyuncuları geçtim, yönetmeninden bile rol çalıyor.

• Sevdiğim Pedro Almodovar filmleri 80’lerde kaldı. Todo sobro mi madre(nnem Hakkında Her Şey’den bu yana dünyayı saran Almodovar hayranlığını paylaşamadığım gibi (Hable con ella/Konuş Onunla hariç), bütün o kadınlı kırmızılı Pedro dünyasının kayda değer bir yanını da göremiyorum, günahı boynuma. Volver/Dönüş, dağınık senaryosu, neyi niçin yaptıkları anlaşılmayan karakterleri ve gözümüze soktuğu temasıyla sanırım bu sinemanın ulaşabileceği en alt nokta.

• Bu vesileyle Sight&Sound’un Eylül sayısında “Dönüş abartılıyor mu?” başlıklı yazıyı kaleme alan Peter Matthews’e “Elinize sağlık” diyeyim. Almodovar’ı “terbiyeli, efendi, burjuva sinemacı” diye eleştirmesi çok şey açıklıyor.

• Şaşkın, kelimelerin yetersiz kaldığı, anlatılmaz yaşanır bir film. Bir ay daha var, büyük konuşmayayım ama herhalde yılın en kötü filmi. İlk andan sergilediği “80’lerde video için yapılmış film” havasını azimle sonuna kadar koruyor ve tabii o filmlerin arkasındaki inanca samimiyetle değil -mış gibi yaparak sahip olduğu için atalarını bile mumla aratıyor.

• Dağarcığımıza “kıçındaki hipnoz halkalarıyla insan öldüren seri katil” gibi bir şeyi (neyi?) kattığı için Şaşkın’ı ayrıca kınıyor ve teşekkür ediyorum. Öylesine karmaşık duygular içindeyim.

• “Abicim en kötü filmine bile gidersin, üç tane plan görürsün, aklın şaşar” düstüruyla her filmini izlediğim Ridley Scott’ın, ayağımın bir türlü gitmediği ilk filmi A Good Year/İyi Bir Yıl oldu. Acımasız işadamı güney Fransa’ya gidecek de, şarap işine girecek de, adam olacak, hayatın anlamını bulacak. Ridley ustamız bununla mı uğraşacaktı?

• “Modern İngiliz korku sineması” diye bir alt tür oluştu. Amerikan korku sinemasının (ve onun taklidi Avrupa filmlerinin) itinayla kaçındığı pek çok unsuru kucaklayan bu tür, iki şeyi asla ihmal etmiyor: Filmin altına modern toplumla ilgili bir mesele yerleştirmek ve bolca mizah şırınga etmek. Severance/Kanlı Mesai de bu kabileden. Meselesi silah endüstrisi ve büyük şirketler, mizahı ise abartılı ve acımasız.

• Unutulmayanlar’a göre Türk sinema sektöründe 50 yaşın üzerindeki herkes birbirinden dürüst ve anlayışlı, 30 yaşın altındaki herkes ise birbirinden hödük ve şerefsiz kimseler. Yönetmen/senarist Ayhan Sonyürek böyle düşünüyorsa, karakterlerine söylesin, böyle bir memlekette film yapmak için canlarını dişlerine takmasınlar boşuna.

• Unutulmayanlar’dan bahsetmişken, Beyoğlu Fitaş sinemasını ve 10. salonunu anmadan geçmeyelim. Bildiğim kadarıyla Fitaş, İstanbul’un en çok bilet kesen sinemalarından. Yani, Allah artırsın, kazançtan yana sıkıntıları yok. Öyleyse 10. salonu işgal eden kokuyu ve koltuklardaki dev lekeleri nasıl açıklamalıyız? Cem Yılmaz’ın meşhur “TRT’deki Genç Bakış programı” hikayesinde dediği gibi, “Madem o kadar biliyorsunuz, arkadaş orada can cekişiyor, niye onu kurtarmıyorsunuz?”

• Hayatımız, biz farkında olmasak da, dünyanın öbür ucundaki bir insanın hayatına bile dokunuyor. Buna karşın biz en yakınımızdaki insana ancak olağanüstü hallerde dokunuyoruz: Birbirimizde yara açarken veya birinin açtığı yarayı sararken… Eşimiz kendi başına işeyemeyecek hale geldiğinde veya kızımız balkonun kıyısına geldiğinde… Yönetmen Alejandro Inarritu ve senarist Guillermo Arriaga’nın yeni filmleri Babil’de kabaca bunu anlatıyorlar.

• Inarritu ve Arriaga’nın sinemasına karşı, adını açıkça koyayım, bir zaafım var. Eksiğini, yanlışını görsem de kendimi sevmekten alıkoyamadığım filmler yapıyorlar. Örneğin, Babil’in 30 dakikalık fazlalığı olduğunu, hikayelerin derinlik ve boyut sıkıntısı yaşadığının farkındayım. Ama sorsanız “21 Gram kadar olmasa da güzel film” derim. Rahmetli Ahmet Kaya’nın dediği gibi “Nereden baksan kararsızlık, nereden baksan tutarsızlık”.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.