Eylül 2007

• “Evan Almighty-Aman Tanrım”ın ulvi, görkemli ve illa ki seyircisini etkileyen bir film olmak istediği kamera hareketlerinden belli. Kimbilir kaç yerde kamera yükselip manzaraya “Tanrı’nın gözü”nden bakmamızı sağlıyor ya da büyük bir merasimle karakterlerin etrafında 180 derece dönüyor. (Buralarda müzik de yükseliyor tabii.) Hiçbir komedi filminde bu kadar çok “dolly” ve “crane” görmemiştim.

• Orta yaşlı, evli, çocuklu ve beyaz yakalı Amerikan babaları bir gün aniden daha az çalışmaya ve ailelerine daha fazla vakit ayırmaya karar verseler Hollywood ne biçim konu sıkıntısı çeker.

• Eğer bir kişinin daha bir “Harry Potter” filminden sonra “Serinin bu yeni filmi daha yetişkin ve daha karanlık olmuş” dediğini duyarsam, sanırım deliricem. Bayanlar baylar, yedinci kitabıyla nihayete ermiş dizinin olayı bu zaten: Çocuk büyüdükçe tehlike artıyor, karanlık derinleşiyor, hikaye “yetişkinleşiyor”.

• “Black Snake Moan-Kara Yılan İnliyor”un güzelliği Amerika’nın güneyine sağlıklı bir şekilde bakması. Malumunuz, Hollywood bu bölgeye, Batı’nın Doğu’ya baktığı gibi bakar. Ya korkar (güneyli cahil ve kaba köylüler kuzeyden gelen Amerikalıları kesip biçer), ya yüceltir (kuzey Amerikalılar güneyin dingin kasabalarına gelince para, güç ve kariyer peşinde koşmanın anlamsızlığını fark eder), ya da esrar perdesine sarar (kara büyü, blues eşliğinde tavuk boğazlama filan). “Kara Yılan İnliyor” bütün bunlara pas vermeyen ama teğet de geçen dürüst ve tuhaf bir karışım.

• Şu Hollywood bizi nasıl bir hale getirdiyse, birtakım filmleri yaptıkları şeylerden ötürü değil de yapmadıklarından ötürü takdir eder oldum. (Yakında düzelirim.) Misal, “Disturbia-Şüphe”. Elle tutulur bir marifeti yok ama sırf benzer filmlerin şapşallıklarına pek başvurmadığı için fena değilmiş izlenimi bırakıyor.

• Hollywood animasyonları cephesinde 6–7 yıldır süren duraklama dönemine esaslı bir tepki, hiç beklemediğim bir filmden, “Surf’s Up-Neşeli Dalgalar”dan geldi. “Neşeli Dalgalar” canlandırma/sahte-belgesel türünün herhalde ilk ve tek örneği. Kendi klişe ve kurallarını yaratıp o bataklığa saplanan fotokopi Hollywood animasyonlarının aksine, tiplemeleriyle değil (“Aaa ne komik, aynı insan gibi!”), yapısı ve hikaye kurgusuyla puan topluyor. Hani bu tür filmleri övmek için “Yetişkinler de zevkle seyredebilir” diyorlar ya, daha ileri gideyim, bunu çocuklar seyredemez.

• Ortalama sinema seyircisinin eleştirmenlerle ilişkisini “Eleştirmene inanma, eleştirmensiz kalma” diye özetleyebileceğimize kanaat getirdim. Bir taraftan “Eleştirmenler ne demiş?” diye merak ediyor veya bir filme ilişkin düşüncelerini “Ama şekerim, eleştirmenler de beğenmiş/beğenmemiş” diyerek destekliyorlar. Bir yandan da “Aman ne bakıyorsun onlara, kimsenin konuşmadığı, hiçbir şeyin olmadığı, sıkıcı filmleri severler” diye serzenişte bulunuyorlar.

• Geçen ay yaptığımız “Yaşayan En İyi 10 Yönetmen” dosyasını okuduğunuzda belki de listeden iki yönetmen hayata veda etmişti bile. Bergman’ı “Viskningar Och Rop/Çığlıklar ve Fısıltılar” seyrederek andım (izlediğim en iyi 5 Bergman filmi arasına girer). Antonioni’yi ise Brian De Palma’nın “Blow Out-Patlama”sını seyrederek ansam nasıl olur diye düşünmekteyim.

• Daha önce hiç “Simpsons” diye bir şey seyretmemiş olsaydık, “The Simpsons Movie” aklımızı başımızdan alırdı belki. Ama 10 yıllık muhteşem bir gösterinin ardından izleyince, Allah razı olsun, yine güldük ettik ama, “Biz bunu çok seyrettik” hissi de yakamı bırakmadı.

• Vizyonun Ağustos’ta hız kesmesini fırsat bilip evdeki izlenmemiş DVD stoğunu eritme çabasına giriştim. Bu film maratonundan çıkan mücevher, Tony Gatlif’in “Gadjo Dilo”su. Romanya’nın çingene köylerinde Nora Luca adlı bir kadının şarkısını arayan bir Fransız gencin hikayesi. İzleyecek olanlara tavsiyem televizyonun karşısına bir rakı sofrası kurmaları, sofrayla televizyon arasında dans etmeye müsait boş bir alan bırakmaları ve yanlarında bir miktar kağıt mendil bulundurmaları. Sezgilerim bana aynı anda hem içmek, hem oynamak, hem de ağlamak isteyebileceğinizi söylüyor.

• Yazının sonuna geldiğim günde henüz “La Môme/Kaldırım Serçesi”ne gitmeyi başarabilmiş değilim. Bir Fransız filmden daha çok korktuğum bir şey varsa o da 140 dakikalık bir Fransız filmidir.