Kasım 2006

Araf’ın düşündürdükleri… 1. Bir karakterin arabasına binmesi ya da bardağa su doldurması, film için bir anlam ifade etmediği sürece gösterilmez. Bu eleme sürecine kurgu adını veriyoruz. 2. Beyaz pudra ve kömür karası, küçük bir kızı ürkütücü yapmaya yetmez. 3. Kamerayı sağa sola sallamak veya tuhaf alt/üst açılara yerleştirmek bir filmi ürkütücü yapmaya yetmez.

• İsminden, afişinden ve fragmanından anladığım kadarıyla Araf’ta İslami bir atmosfer olması gerekiyordu. Halbuki film hiç oralı değil. Gerçi ben son 20 dakika boyunca “Yarabbim, nolur bitsin artık!” diye yalvardım, bilmiyorum sayılır mı?

DOA:Dead or Alive/Ölü ya da Diri daha ikinci dakikada “Abi sen beni ciddiye alma, takılıyorum ben öyle” mesajını verip keyfine bakıyor, sizi de ortama davet ediyor. Unutulmuş ve özlenen bir tür olan erotik karateyi (80 çocukları, videoculardaki kasetlerden hatırlar bu ‘janr’ı) canlandırması ayrıca sevindirici.

Ölü ya da Diri aynı anda hem bir “kadının fendi”, hem de bir “kadın vücuduyla erkek sömürüsü” filmi. Buna çelişki mi demek lazım, yoksa “Erkeği sömürmek de icabında kadınlığın şanındandır, yeter ki kadın kendi bedenine sahip çıksın” diye güya-feminist bir yorum mu getirmek lazım, orasını kestiremedim.

• Toplumsal açıdan önemli ve yakıcı olmakla birlikte, hakkında milyonlarca söz söylenmiş bir konuyu, ne tematik ne de sinemasal anlamda yeni bir soluk getirmeden “mercek altına almak”… Son dönem Ken Loach filmlerinin halini özetleyen bu cümle (son dönem dediğim, son 15 yıl filan) Ae Fond Kiss/Duygudan da Öte için de geçerli.

• Ayın bilmecesi: Nuri Bilge Ceylan, Altın Portakal’da ödül alırken yaptığı konuşmada gerçekten söylediklerini mi kastediyordu yoksa ironi mi yapıyordu? (Yaptığım mini ankette gerçek-ironi oranı 50–50 çıktı.) “Jüri ilginç kararlar verdi, topu topu 300–400 plandan oluşan filmime en iyi kurgu ödülünü vermek çok cesur bir karar” derken, “ilginç” ve “cesur” sözcüklerini “saçma, abuk sabuk” anlamlarında mı kullanıyordu? Eğer öyleyse, kendisini temin ederim, geçen sene içinde bulunduğu jürinin Türev’i “en iyi film’ seçmesi çok daha ilginç ve cesur bir karardı.

• Altın Portakal jürisinin gerçekten ilginç bir kararı vardı, o da Kader’in sadece en iyi film ödülünü alması. “En iyi film o kadar az ödül alır mı?” diyenlere bugüne dek az karşı çıkmadım ama bu kadarı bana da pes dedirtti. Bir “en iyi film” düşünün ki, yönetmenliği, senaryosu, oyunculukları, görüntü yönetimi, sanat yönetimi ve kurgusu en iyi değil.

• Eleştirmen dostlarımın “beş yıldız”lara boğduğu Beş Vakit, sevmediğim ilk Reha Erdem filmi oldu. Bugüne dek olağan hikayeleri net bir bakış ve incelikle işlenmiş bir estetikle sarmalayan Erdem, bu kez yapraklara samalayıp klasik müziğe bezediği köylü çocuklarıyla zorlama bir “plastik” sanat elde etmiş. Kaç Para Kaç ve Korkuyorum Anne’nin kahramanları ne kadar canlıysa Beş Vakit’inkiler o kadar yapay. Önceki filmlerde döktüren oyuncular bile burada sırıtıyorlar, belli ki o karakterlerin postunu giyememişler.

Beş Vakit’in “taşrada zaman”ı anlattığını söyleyenlere de itirazım var: Onu anlatmıyor, Korkuyorum Anne’nin anlattıklarını aynen ve yeniden anlatıyor.

• Vizyon dışından tavsiye: Doğum. Yönetmen koltuğunda Jonathan Glazer, başrolde Nicole Kidman.

• Biri çıkıp “Ölümle burun buruna gelen bir adamın, beyaz ışıklara bürünmüş İsa Peygamber’i rüyasında göreceği bir Oliver Stone filmi (World Trade Center/Dünya Ticaret Merkezi) seyredeceksin” deseydi hayatta inanmazdım. Beyaz ışıklarla ya da İsa’yla bir sorunum olduğundan değil ama normalde bir Oliver Stone filminde biri halüsinasyon görüyorsa ya şizofrendir, ya triptedir ya da Vietnam gazisidir.

Dünya Ticaret Merkezi enkaz altında kalan polislerin değil, 11 Eylül günü Connecticut’tan kalkıp New York’a gelen eski donanma askeri Dave Karnes’ın hikayesini anlatsaydı keşke. Herhangi bir liberal Hollywood filminin psikopatı olmaya layık bu adamı, kahraman rolünde izlemek çok daha ilginç olurdu.

• Bu The Night Listener/Gecenin Sesi’ni alacaksın, Brian De Palma’ya vereceksin, “Abi, şunu yeniden yazıp çeksene” diyeceksin. Mırın kırın ederse “Ama bak, hikayede eşcinsel bir radyocu ve kimlik meseleleri nedeniyle sürekli saçlarını boyatan kör bir kadın var” diyeceksin, hemen ikna olur. Çok da güzel çeker.

• Tabii Gecenin Sesi’ni De Palma yönetse Robin Williams’ı oynatmazdı, o kesin. Çünkü Williams canı fena yanmış insanları oynayamıyor ne yazık ki. Yüzünde hep o aynı buruk, acı tebessüm.

• “13”te güzel bir fikir var, bir de… O kadar.

• Vizyondaki filmlerden illallah deyip Filmekimi’nin yardımını istemiştim geçen sayıda. Filmekimi gerçekten hızır gibi yetişti. Bir başyapıta rastlamadıysam da (kolay mı?), Brick/Asi Gençlik şöhretini haklı çıkaran bir liseli kara filmi, Fast Food Nation/Hamburger Cumhuriyeti misyon filmlerini de sevebileceğimi hatırlatan bir “ajit-prop”tu. Il Caimano/Timsah ise Nanni Moretti’nin zeki ve fakat dağınık senaryolarıyla hasret gidermemizi sağladı. En kötüsü bile vizyonun yanında altın değerinde.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.