Kasım 2007

• “Bazı filmler ruh hastası oluyor. Megaloman filmler var mesela, kişilik bölünmesi yaşayanlar, inkarcılar… “Stardust-Yıldız Tozu”nda ise büyüklük yanılsaması var. Yönetmen bir yandan, efektler bir yandan, müzik bir yandan, “BU BÜYÜK BİR FİLM, BU FİLMİN BÜYÜKLÜĞÜ SİZİ ETKİLİYOR” diye çırpınıp duruyor. Ama filmde hakikaten büyük iki şey var sadece: Michelle Pfeiffer’la Robert De Niro.

• George Lucas’ın dili tutulaydı da “Yıldız Savaşları”nı yazarken Campbell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu”nu şablon olarak kullandığını ifşa etmeyeydi. Bak şimdi millet kaynağı nasıl hoyratça kullanıyor. “Yıldız Tozu” kitabın sayfa sayfa üzerinden gitmiş neredeyse. Hem de çalakalem.

• “1408”in en (tek?) güzel yanı, “Meğer hepsi rüyaymış” klişesini ters yüz etmesi, hatta alaşağı etmesi, hatta baltalarla paramparça etmesi.

• “Host-Yaratık”ı daha yeni izleyebildim. Meğer ne cevhermiş. Yönetmen Bong Joon-Ho sadece Amerikalıları ve Güney Kore’deki Amerikan varlığını değil, kendi halkını da hedef tahtasına koyuyor. Böylece Amerikan eleştirisi, milliyetçiliğe bulanmış bir yabancı düşmanlığına, Kore eleştirisi de “milletinden utanç”a dönüşmüyor. Üstelik film Korelileri beceriksizlik ve alıklıkla suçlasa da, finalde “Çözüm yine de bizim elimizde” demeyi ihmal etmiyor.

• Sen sömürgeleştirdiğin ve savaştığın bir ülkeden çocuk evlat edin; bir faşistken, nasıl olduğunu anlamadığımız bir şekilde hümaniste dönüş; çocuk sana (sömürgeci ailesine) bağlanıp gerçek ailesini (vatanını) reddetsin, senin zorunla yuvasına dönsün; bir de üstüne herkes şeker şurup kıvamında mutlu olsun… Bu minvalde ilerleyen “Michou d’Auber-Yeni Ailem” filmini pek seven eleştirmen arkadaşlarımız, aynı film benzer hikayeyle Amerika’dan gelse naparlardı acaba? “Made in France” ne kadar kullanışlı bir etiket, değil mi?

• Buz pateninde “mecburi hareketler” vardır ya, Hollywood aksiyonları için 11 Eylül meselesine girmek öyle bir şey oldu. “The Bourne Ultimatum-Son Ültimatom”da da CIA yöneticileri Noah ile Pam arasındaki gerilim aracılığıyla, “Bize yönelik tehdit ne kadar gerçek?”, “Bize saldırı tehdidi olarak sunulan şeylerin arkasında başka bir numara mı var?”, “Bu tehdite nasıl cevap vermeliyiz?” gibi soruların tartışıldığını görebilirsiniz.

• İlk ikisinde nedense bir hamlık vardı ama üçüncü “Bourne” pişmiş, olmuş. Hikaye bir adamın “Ben kimim?” sorusuna düğümleniyor (cevabın o kadar basit olmadığı vurgulanarak). Aksiyonların, heyecanı mantık dışında, koreografide ve görsel makyajda aradığı bir çağda “Son Ültimatom” mümkün mertebe gerçekçiliğe ve hamlığa başvuruyor. Kurgu ve müzik işçilikleri çok sağlam. Senaryonun diyalog konusundaki ekonomisi de takdire şayan.

• Aksiyon, mantık demişken… “Shoot ’Em Up-Hepsini Vur”, mantığı bir kenara koyup aksiyonun dibine vurarak farklı (ve herhalde zeki, eğlenceli) bir aksiyon filmi olduğunu sanıyor. Oysa o diyarda ana caddenin dışına çıkmak için türün felsefi ve/veya sinemasal temellerine az da olsa cephe almanız gerek. (Yakın dönemden örnek verelim: “Crank-Tetikçi” ve “Dead or Alive-Ölü ya da Diri” gibi.) Erkeklik, fiziksel güç ve silah fetişizmine tam gaz devam edip yönetmenlik namına yeni bir yol tutturmadığınızda, mantıksız bir film imal etmekten öteye geçemiyorsunuz.

• Haneke’nin “Funny Games-Ölümcül Oyunlar”ı Amerika’da yeniden çekmesinin tek sebebinin para olduğuna inanmak istemiyordum ama öyle galiba.

• “Avrupalı”nın tarihe geçecek bir film olmaya aday olduğunu hissetmiştim. Sezgilerim doğruymuş. Anlatmaya ne “Seyir Defteri”nin satırları, ne Sinema dergisinin sayfaları yeter; görmeniz, yaşamanız lazım. Yine de birkaç cümle etmeye çalışayım:

1. Bu, karakterlerinin dertleri bir yana, kim olduklarını bile anlatmaya gerek görmeyen bir film. 2. Bu, motivasyon denen şeye aldırış etmeden, karakterlerine canı ne istiyorsa onu yaptıran, o yüzden karakterleri insana benzemeyen bir film. 3. Bu, olay örgüsünde neden-sonuç ilişkisi kurmaya, hatta olay örgüsüne gerek görmeyen bir film. 4. Bu bir devrim.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Seyir Defteri’s story.