Mayıs 2007 (Festival özel)

• İki ay önce evde bir Fellini filmi seyrediyorum. “Play” tuşuna basıyorum. Film başlıyor. Ve bir iki saniyeliğine kendimi sinema salonuna, Festival’de sanıyorum. İstanbul Film Festivali (kısaca “Festival”) benim için, ve sanırım benim kuşağımdan birçok sinemasever için, böyle bir şey işte.

• “Mamma Roma” Pasolini sinemasından ziyade birkaç farklı sinemanın bileşimi gibi. Yeni Gerçekçilik dozu yüksek. İşçi sınıfının vaziyeti (burjuva değerler karşısındaki savunmasızlığı) yine filmin temel direği ama “Pasolini öfkesi”nin süzgecinden geçmemiş halde. İçinde bir de upuzun, gerçeküstü bir kaydırma var ki, sanırsın Fellini.

• “Teorema-Teorem” ise Pasolini’nin dünya görüşünün billurlaştığı film. İnsanlar İsa’yla buluştuğunda işçi sınıfı özüne dönüp Assisi’li Francesco misali bir azizeye dönüşürken burjuva sınıfı dağılıyor. Filmin yapısı bilimsel bir makaleye benziyor. Bir önsözün ardından, beşer kısımlık giriş, gelişme ve sonuç bölümleri. Tam olarak bir film değil, adı üstünde “Teorem”.

• Absürd bir mizah… Dokunaklı bir “parçalanan evlilik” öyküsü… Can yakıcı bir “kendinden kaçma-kendini bulma” serüveni… Bütün bunlar, gayet olgun bir yönetmenlik ve senaryo sayesinde “Prag”da bir araya geliyor. Havasından mıdır Dreyer’inden midir bilmiyorum ama Danimarkalılar bu işi biliyor.

• Fransızlar ise bu işi bilmiyor. Bkz. “Les Amities Malefiques-Kötü Arkadaş”

• “Candy”nin oyuncuları Heath Ledger ve Abbie Cornish o kadar iyiler ki, insan bu kadar emeğin böyle bir hikayeye harcanmış olmasına üzülüyor. (Hikaye=”Uyuşturucu batağına saplanmış” iki sevgili.)

• O uzun cümleler, zincirleme isim ve sıfat tamlamaları, pek zeki göndermeler tiyatro sahnesine yakışabilir ama beyazperdeye yakışmıyor. “The History Boys-Tarih Öğrencileri” bir tiyatro oyunundan uyarlanırken, tiyatro ile sinema arasında bir yerde sıkışmış.

• İşin tekniğine, taktiğine, matematiğine baktığında, “Dixie Chicks: Shut Up and Sing-Kapa Çeneni de Şarkı Söyle” çok başarılı bir belgesel değil. Ama salondan çıktıktan sonra, insana gecenin 12'sinde Beyoğlu’nda Dixie Chicks albümü arattırıyor.

• “Marie Antoinette” mi dediniz? Onu bırakın da “Lost In Translation” ne güzel filmdi, değil mi?

• “The Fountain-Kaynak”ın derdi “sevgilinin kaybının yarattığı acı ve suçluluk duygusu” ise attığı taş ürküttüğü kurbağaya değmez. Eminim 4 dakikalık bir kısa film aynı konuyu çok daha çarpıcı ve doyurucu biçimde anlatır. (Hatta Tom Tykwer’in “True”su anlattı.)

• Bu sanatçıların böyle biraz çılgın olması filan normal tabii. Ama bunlar bir de onla bunla sevişiyorlar. Artı, uyuşturucu filan. Bencil de oluyorlar biliyo musun? Egoları büyük ya, o yüzden. Hııı, “Edie”yi izledim de oradan biliyorum. “Capote”yi seyretmiş miydin? O da öyle. Sorma.

• Sienna Miller’ın bu kadar iyi oynadığını niye kimse söylemedi? “Edie”de keşfettim. Sırf onun için “Interview-Görüşme”ye gittim. Değdi.

• “Reprise-Tekrar”ın Altın Lale alması çok normal ve çok şaşırtıcı. (Biliyorsunuz jüriler genellikle kazanması normal olan filmlere vermiyorlar ödülü.) Joachim Trier’nin (ilk) filmi, aşkı, dostluğu, yaratıcılığı ve egoyu alıyor, bunların hepsinin “zaman”la ortak ve gelgitli bir ilişkileri olduğunu saptıyor, tümünü capcanlı karakterlerin yaşamına boca ediyor ve filmin derdine denk düşen bir sinemayla aktarıyor.

• Bir yandan bakınca “gençlik filmi”; öbür yandan bakınca zamana ve aşka dair ilginç laflar eden, zeki bir film. Kah hafifleşiyor, kah derinleşiyor. Sıradan bir sinemasal anın arkasına taptaze bir kare yerleştiriveriyor. “Cashback-Zamana Güzellik Kat” garip bir film ama “seyir zevki” denen şeyden bolca sunuyor.

• Büyük lokma ye, büyük laf söyleme. Danimarkalılar bu işi biliyorsa “Efter Brylluppet-Düğünden Sonra” nedir? Melodramdan kötü bir şey varsa o da oryantalist melodramdır.

• “Little Miss Sunshine-Küçük Günışığım” kalburüstü ama tipik bir “tuhaf aile öyküsü” gibi başlıyor (ki bunlardan sıkılmaya başladım) fakat son dönemeçte meseleyi “Amerika’da kim normaldir, kim normal değildir” gibi bir yere bağlayıp kıymetini artırıyor.

• Tsai Ming Liang’ın “Hei Yan Quan-Yalnız Yatmak İstemiyorum”u festivalin en iyilerinden. “Uzun plan-sabit kamera” denen tehlikeli ikili çok az yönetmenin elinde bu kadar anlamlı ve etkileyici oluyor.

• 15 gün çok kısa. Festival bir ay olmalı.

Like what you read? Give Seyir Defteri a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.