Temmuz 2006

• İşbilir Ron Howard-Brian Grazer-Akiva Goldsman üçlüsü (meslekleri sırasıyla yönetmen, yapımcı ve senarist), “A Beautiful Mind/Akıl Oyunları”yla tüm dünyayı kafakola alıp paraları ve Oscarları götürmüşlerdi. Ardından “Cinderella Man”le duvara tosladılar, “Amerikan seyircisi iyi filmlere gitmiyor” diye dövündüler. Sonunda arkalarını fenomen kitap “Da Vinci Şifresi”ne dayadılar. Akıllı adamlar vesselam. “Three Beautiful Minds” da diyebiliriz bu sinemasal çeteye.

• Akiva Goldsman sinema tarihinin en iyi senaryo Oscar’ına sahip en kötü senaristi unvanıyla ödüllendirmeli. Daha fazla geç kalmadan bu iş yapılmalı. Şu kariyere bakın: “The Client/Müşteri”, “Batman Forever/Batman Daima”, “A Time To Kill/Öldürme Zamanı”, “Batman ve Robin”, “Lost In Space/Uzayın Derinliklerinde”, “Practical Magic/Aşkın Büyüsü”, “Akıl Oyunları”, “Cinderella Man” ve “Da Vinci Şifresi” … Biz saymaktan yorulduk, o yazmaktan yorulmadı.

• “Da Vinci Şifresi”nin senaryosunda, bir roman uyarlarken yapılabilecek tüm yanlışlar itinayla yapılmış. Hepsinden bahsetmeye seyir defterleri yetmez. Şunu soralım yeter: Gerçek yaşam öykülerini uyarlarken (“Akıl Oyunları” ve “Cinderella Man”i kastediyorum) sırf seyirciyi “kalbinden vurmak” için gerçeği çarpıtanların, kurmaca bir romanı hiç değiştirmeden beyazperdeye taşımalarındaki tersliğe, tuhaflığa ne demeli?

• “Derailed/Raydan Çıkanlar”ı izlemenin tek güzel yanı, Jennifer Aniston’ı nihayet “Friends”in Rachel’ına benzemeyen bir rolde görmek.

• Bryan Singer gittikten sonra “X-Men 3”ün yönetmen koltuğuna Brett Ratner oturunca herkes karalar bağlamıştı. Film gösterime girdi, aynı hava devam ediyor. Oysa “X-Men 3” hem serinin ana temasına (“öteki” meselesi) sımsıkı tutunuyor, hem de aksiyonun dozunu iyi ayarlıyor. Farklı olmayı üstünlük sayanlar, farklı olmayı (Türk siyasetinin moda tabiriyle) “zenginlik” sayanlar ve farklı olmayı lanet sayanlar olmak üzere üç ayrı “mutant” tipiyle, “X-Men 3” seriye ikinci filmden daha fazla açılım getiriyor.

• Bir aksiyon filmi için bunu söyleyeceğimi rüyamda görsem inanmazdım ama “X-Men 3”ün en büyük sorunu kısa olması. 105 dakikalık süresinin son 20–30’unu nihai büyük kapışmaya ayırma “zorunluluğu” yüzünden, 75. dakikada filmin rotası finale doğru dönüyor, hikayenin tadı çıkmıyor.

• “Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan”ı birkaç cümlede anlatmayı denemek beyhude. Aşk üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olduğunu ve Sinema Yazarları Derneği olarak her Haziran’da düzenlediğimiz “Sezonun En İyi 10 Filmi” seçiminde bu yıl listemin ilk sırasında yer aldığını söylemekle yetineyim.

• “The Constant Gardener-Arka Bahçe”yi Fernando Meirelles’in yöneteceğini duyduğumda aklımdan geçen ilk sözcükler “kan uyuşmazlığı” olmuştu. (Evet, “Tanrıkent”i çok sevmeyenlerdenim.) Ne mutlu ki yanılmışım. Meirelles’in sıradışı çerçeveleri, hızlı kurgusu ve sık sık odağı kayan görüntüleri, “Arka Bahçe”nin dinmeyen geriliminin ana kaynağı. Böylesine sömürüye müsait bir öyküyü (final hariç) mesafesini koruyarak anlatması da ayrı bir güzellik.

• “ Peindre ou Faire l’amour/Mutluluğun Resmi” o bayat ve tekdüze Fransız kadın-erkek filmlerinden biri olabilirmiş. (Yer yer oluyor da.) Kahramanlarının ilişkilerine dair sözlerini, genel bir “evlilik eleştirisi”ne dönüştürebilmesi sayesinde zevahiri kurtarıyor.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Seyir Defteri’s story.