EMİN

Sular çekiliyor. Kara bir bulut gibi asılı kalmış varlığımız, bizler göğü adım adım yutuyoruz. Yuttukça küçülüyoruz, tanrılar ve ırmaklar karın boşluğumuza doluyor. Ayetler ve rubailer, şiirler ve şahbazlar, nebiler ve bedeviler, emirler ve itaatsizlikler birbirini boğazlıyor. İniltiler yükseliyor, bir rüya mı? Soluklarımızı birbirine dolayarak uyanıyoruz. Bir sancı kıskıvrak yakalıyor kasıklarımızı. Kaosuyla tüm bir karanlığı, gökkubbeyi yutuvermişiz, ürperiyoruz bu düşünceyle. Yok mu saydık, görmezden gelindikçe? Bir günah mıydı ? Neydi bize oğlunu zaruret halinde yemiş bir babanın dehşetini, utancını ve her şeyi yadsıyan o doymamışlığını yaşatan?

Çemen ve karabiber kokusu kestane rengi tahtalara, evin sıvasına, tavanına sinmişti. İri taneli fildişi renginde iki tesbih, yedi göbek evliyanın suret ve isimlerinin ince ince işlendiği levhanın çaprazına asılmıştı. Yünlerle doldurulmuş, el işi minderlerde duvar yastıklarında yüzyılların belleğine kazınmış motiflerin sert bakışları… Turuncu yeşil ve siyahlar, yalazlanmış kırmızılar… Yastıkların, halıların en görünmez yerlerine ilmek ilmek dokunmuş mahcup kırılgan isimler: Selime, Kemile, Mecbure. Yitik kadınlar… Belki çoktan öldüler. Mezarlarının başında yıllarca Yasinler okundu, peynir şekerleri dağıtıldı çocuklara. Buruşmuş,küçülmüş bedenleriyle oğullarının ve kocalarının ve başkalarının kocaları ve oğullarının hayatlarının kirini tozunu süpürmüştüler belki bir ömür. Kaputlarını yıkamış, sırlarını sırtlarını örtmüş, sofralarını kurmuştular. Bir vardı bir yok olmuştular.

Tesbihli odanın bir ucunda bir karyola, sereserpe uzanmış bir yosmanın rahatlığıyla, davetkâr bakışlarla karşılıyordu odaya girenleri. Üç raflı kitaplığın garip bir ağırlığı olurdu insanın üzerinde. O kalın, ciltli kitaplarda kainatın sırrına ermiş eski toprak adamların efsunlu sözlerinin sayfalarca birbirini izlediğini bilirdik. Onlar tanrı ile kulları arasında sezgi ve kalptiler. Ete kemiğe bürünmüş imandılar.

Tipi bastırmıştı. Keskin rüzgâr var gücüyle parçalıyordu değdiği deriyi. Likenli taşlar aşınıyordu. Buz tabakasının üzerinde binlerce toz umutsuzluk ve kargaşa taşırıyordu kendi huzursuzluğundan. Kurtlar dağlarda aç ve öfkeliydi. Uzun boylu adam, morarmış yüzünün içinden masvavi, öyle tedirgin bakıyordu tipiye. Sığınacak yer arıyordu. Kabanının yakasını burnuna kadar kaldırmış, beş katlı sanayi işi eldivenleriyle soğuk ve rüzgârla boğuşuyordu. Rüzgârın değdiği her nesne haykıra haykıra kendinden geçiriyordu. Yankılana yankılana yaklaşıyordu ulumalar. Yönler belirsizleşmişti, hep aynı çember içinde dönüp dolaştığını hissediyordu genç adam. Üşüdüğünü düşünecek halde değildi. Karartılar ona iyice yaklaşmıştı. Ya Resullah! Kahkalarla gülüyorlardı ona. El ele tutuşmuştu, çıplaktılar. Bedenlerinden duman, nar rengi dudaklarından ahenkli sesler çıkıyordu. Saçları birbirine dolanıyor, kızıl kara sarı, sonra birbirinden çözülüyordu. Huri değil şeytan değil pek alımlıydılar. Elleri ayakları incecik, tersti, faltaşı gibi açıldı adamın gözleri. Dişi ecinniler birbirlerinin boynundan diri memesinden öpüyordu. Tövbeler olsun. Dualar mırıldanmaya başlamıştı adam. Şaşırmadan ard arda, süratle okuyordu. Ulumalar yaklaşıyordu. İlk sertliğini kaybeden tipinin orta yerinde adam donakalmıştı, gördüklerinin hayal mi gerçek mi olduğunu ayırt edemiyordu. Arkasından kurtların geldiğini anlamayacak kadar kapanmamıştı kendine. Yaklaşan kurtlar, gözleri karıncayı bile seçebilen ecinnilerin keyfini kaçırmışa benziyordu. İncecik ayaklarıyla karın üzerinden hızla yürüyerek kayboldular. Birkaç tütümlük duman kaldı geriye. Adamın gözlerinin mavisi dalgalandı, ne sevinebildi gitmelerine ne üzüldü. Arkasına döndü, geliyorlardı. Kaçacak kurtulacak yeri yoktu. İçliğinde muskası, cebinde gümüş tesbihi, kalbinde korku vardı. Yetiş ya Abdulkadir Geylani! Aman diledi, kurtar beni hazretleri. Sağa saptı. İri iri taşları aşa aşa bayır aşağı koyverdi kendini. Omzunda sıcak bir el hisseti. Ensesinde ılık bir nefes… Rabbin seninle, sana biz yanındayken korku yok, koş Emin! Emin’in paçalarından korku boşalıyordu, ciğerleri yanıyordu. Tipi dinmemiş, hararetlenmeye başlamıştı yine. Ayağı nice kaydı, yuvarlandı da bir koca köke ne zaman tutundu, sonra hiç hatırlayamadı. Belli ki uçuruma varmıştı yolu. Toprağı yara yara kökleriyle uçurumu izliyordu yaşlı heybetli bir ağaç. Sıkı sıkı koca köklere tutunmuştu Emin. Yine O eller, omzuna dokundu. Yum gözlerini, Emin. Güneş doğana kadar yanındayız, yum da gözlerini, soluklan. Köklere kenetlediği ellerinden güçlü ellerin tutup onu bir düze götürdüğünü hatırlayabiliyordu.

Emin gözlerini kırpıştıra kırpıştıra açmaya çalışıyordu. Ortalık ışımaya başlamıştı. Doğudan tatlı bir kızıllık yükseliyordu. Güç bela açtı gözlerini. Bakışlarını yukarı kaldırdı. Sağa sola baktı. Küçük gri bir oyuktaydı, ancak dirsekleri üzerinde sürünerek çıkabildi oyuktan. Etrafı izledi,uçsuz bucaksız beyazlık ona huzur verdi. Muazzam dedi dünya, her taş yerli yerinde, her şey muntazaman yerleştirilmiş. Merak içinde o yaşlı ağacı aradı ki ona diyecekleri vardı. Ağaç yoktu oysa yakınlarda, dal yoktu, belki kökleri ağaçtan bir hayli uzağa taşmıştı. Mağaraya kadar karı epeyce yarmış ayak izleri vardı, silmemişti rüzgâr, demek ki inccecik esmişti sonra. İzleri takip etti. Kar ilk yumuşaklığını yitirmişti, kütür kütür ses geliyordu Emin’in yürüdüğü yerden. Yaklaştı uçuruma, aşağı doğru sarkıttı bakışlarını. Kışa inat başını karın içinden çıkarmış nazenin kökler vardı yalnızca. Baktı didik didik her yerde koca kökler aradı, bunlar değildi ya? Şuncağız köke mi tutunmuş da kurtulmuştu düşmekten? Elleriyle yüzünü kapadı, çenesine kadar mest etti. Sakallarını sıvazladı. Uzakta bacası tüten taş evler görünüyordu. Çıplak kavaklar uzun dallarıyla uzaklara, uzaklara bakıyordu.

Emin tesbihli odada rahlesini açmış, gözlerinde gözlükleri, eski bası bir şifalı bitkiler kitabı okuyordu. Oda aydınlıktı. Köşede tuğla soba yanıyordu. Mavi çaydanlıkta su kaynamaya başlamıştı. Ortalığı buhar aldı. Kevser, diye bağırdı. Bir kapı açıldı ötede, döşeme tahtalarını gıcırdatarak gencecik bir kadın tesbihli odanın kapısını açtı. Geldim baba. Emin Kevser’i süzdü, çay yap, dedi. İncirlerimi getir. Sonra kitabına döndü. Kevser mutfaktan demi aldı, tarçın, bir iki küçük kök. İncirler tesbihli odanın karyolasının altında bakır bir tencerede olurdu. Cam kaseyi aldı, bardağı, bardak altlığını. Plastik bir tepsiye koydu özenle. Odaya girdi. Çayı demledi, tarçınları kökleri attı içine, çaydanlığı nihalenin üstüne koydu. Cam kaseyi incirle doldurdu. Emin’in yanına usulca bıraktı. Çay demini alsın, dedi. Emin gözlerinin içi gülerek Kevser’e baktı. Dert görme kızım, bahtın tahtın olsun. Eşarbının kenarına ince ince işlenmiş kırmızı çiçekler, yeşil yapraklar yüzüne düşüyordu. Gülümsedi. Dudakları solgundu. Narindi Kevser. Ellerini kucağında kavuşturdu. Ezbere bildiği halı desenlerinin içinde gezdirdi bakışlarını. Beyaz kapı açıldı küçük bir çocuk içeri girdi nefes nefese. Dedeee Ömer elma ağacını kırdı! Surdan yürüdü yürüdü ağaca çıktı, kırdı ağacı. Kevser ben bakayım baba, dedi. Emin dizlerinden güç alıp ayağa kalktı. Ayağında deri corabı vardı. Hızlı adımlarla koridordan geçti. Mavi kapıyı açtı. Balkona, avluya benzer küçük bahçeye göz gezdirdi. Ömerrr, diye bağırdı. Ömer sura dayadığı merdivenden hızla aşağı inmeye çalışırken düşüvermişti yere. Yerden pek yüksek değildi, canı çok yanmamıştı. Evin fırlayıp eve girdiğinde yerden kalkıp bahçedeki odunluğa kaçmıştı. Allah belanı versin, çıkmayın demedim mi sura? Ömer Allah belanı versin çocuk! Sağa sola bakındı kimse yoktu. Odunlukta küçücük bir delikten korku dolu gözlerle Dedeyi izliyordu. Kalbi yerinden fırlayacaktı. İçerisi buram buram odun ve kömür kokuyordu. Elleri kararmıştı.Gösteririm sana gününü Evin, dur sen hele. Evin küçük dişlerini ardına kadar göstere göstere sırıtıyordu. Dede Evin’e baktı. Nenen gelmedi mi ? Yok Dede, gelmedi. Uslu durun, ses etmeyin. Ömer çok fenalık ediyor Dede, hiç surdan inmiyor. Dede çocuğa baktı. Şikayet etme kardeşini, ses etmeyin , gidin uslu uslu oynayın. Evin, içinden kızıyordu Dedeye. Hep kızıyor Dede, herkese kızıyor, bana niye kızdı?

Uzaklardan Emin, kavakları izliyordu. Şeyh’in köyünde ağaçlar bile ulu, böyle düşündü. Gideceği yolu kafasında kurmaya çalıştı. Uçuruma baktı, döndü oyuğa bir daha baktı. Hikmet-i ilahi, dedi. Rabbim hamd ve sena sanadır. Şeyh’e neler söyleyeceğini düşündü. İçine bir tereddüt düştü, Şeyh’e dünya derdi anlatmak yakışık alır mıydı? Şeyh eliflammim’in kilidini açmıştı, demekti ki bu dünya ile bir başka dünya arasına açılan sır kapılarının anahtarı ondaydı. Belki gece olanları anlatsaydı önce, Şeyhin ilgisini çeker saygısını kazanırdı. Ecinnileri anlatmayacaktı, o yüreğine sakladığı bir gizdi. Emin eldivenlerini çıkardı, elleriyle sertleşmiş karı avuçladı, ellerinde un etti. Yüzüne sürdü karı, taktı eldivenlerini. Yola vurdu kendini. Acıkmıştı. Yolu uzundu.

Şeyh’in köyünü koca köpekler beklerdi. Biri ak bir kara, biribirinden güzel köpeklerdi, kalın zincir geçirilmiş boyunlarını eğmiş, başlarını tüylerinin içine gömmüş sessizce uzanıyorlardı. Bir ses, yabancı, bir koku… Başlarını kaldırdılar, huzursuzlandılar. Ayaklarının üstünde durup bir sonsuzluğa havladılar. Esmer uzun adamlar, dışarı çıkıp sağı solu kolaçan ettiler. Bir silüet gördüler. Yaklaşıyordu. Bir genç adamdı, kara paltosuna, kalın şapkasına, belirginleştikçe kara sakalına, gür bıyıklarına, mavi gözlerine baktılar. Köpekler zincirlerini zorluyor, öne atılıyorlardı. Selamünaleyküm, dedi Emin. Adamlar, Aleykümesselam, dedi. Şeyh hazretlerine geldim. Buyur gel, dedi içlerinden biri; köpekler hırlıyordu.

Şeyhin evi köyün en büyük eviydi. Kapısında genç yaşlı kadınlar koşturuyordu. Renkli renkli eteklerin eşarpların içinde kadınlar hep aynı renktiler. Bozkırda tüm kadınlar annelerine benzerdi tüm o annelerin annesi de bir adamın sol kaburgasından düşüvermişti. Bozkır kadınları hep bir eril vicdanla tartardı dünyayı. Kendilerine hep bir eril aynadan bakar, kız kardeşlerine ta oradan seslenirlerdi, edebinle yaşa! Telaşlı ve lanetleyen bakışlarını yerde gezdire gezdire hızla ordan oraya akıyordu kadınlar. Şeyhin evinde huzursuzluk vardı. Sarı benizli bir kadın, odasının içinden ürkek gözlerle bahçeyi ve gelen yabancıyı izliyordu. Meme uçlarında bir sızı, kalbi sıkışıyordu, başından ayak bileklerine dek tüm damarlarına kan var gücüyle hücum ediyordu. Titreyen elleriyle henüz kurumayan saçını sarı, ince sık dişli tarağıyla tarıyordu. Kocası gece geç vakitlerde gelmişti. Aylardır yoktu ve gece öylece geliyordu. Nazlı sese irkilip uyandı, sıcak bir soluk kulağına iyice yaklaştı. Nazlım… Hikmet’in her şeyiydi Nazlı. Hikmet de onun gibi sarıydı, uzun biçimsiz bir adamdı. Boğulur gibi konuşurdu hep. Şeyhin kendisi dahil kimseciklerin sevmediği çocuğuydu; büyüdü bir işte dikiş tutturamadı. Şehir şehir inşaatlarda çalışırdı. Babası kuruş koklatmazdı oğluna. Nazlı istemeyerek döndü yüzünü adama. Hiç sevemedi Hikmet’i. Kimse zorlamadı, geldi istediler kızı, kız olmaz demedi, evlendi. Hikmet’in ela gözlerinde yine karmakarışık bakışlar… Öfkeli, aşık, kıskanç, özlem dolu, hesap soran… Neler yaptın ben yokken? Hiiç, uykum var Hikmet. Niye, konuşmak istemiyor musun? Yok be, uykum var, bırak da uyuyayım. Kimdi o? Kim kimdi Hikmet? Kimde senin aklın? Onunla da böyle mi konuşuyorsun? Böyle umursamaz… Çirkin miyim ben? O değil mi? Allah Allah ne çirkini, kimle konuşuyormuşum, ananların beni odadan çıkarttığı mı var? Niye aşığına mı gidemiyorsun? Ne zırvalıyorsun gene? Yat uyu Allah aşkına. Kalk yataktan. Nazlı yorganı başına çekti. Hikmet yorganı aldı yere attı. Kalk çabuk kalk. Uyandıracaksın herkesi, yavaş. Kalk Nazlı. Nazlı kalktı. Hikmet çıkar dedi, o da sormadı niye, çıkardı üstünü başını. Kabanının iç cebinden Hikmet el fenerini çıkardı, Nazlı çıplak, ne oluyor sana be adam, içinden soruyor. Döndüre döndüre izliyor karısını. İnceliyor her yerini. Bakıp da bir şey görebilecekmiş gibi. Girdin mi koynuna? Ne koynu Hikmet? Sus! Döndü arkasını hızlı hızlı soludu. Kıyabilse bir yumrukta indirirdi kadını, şuncağız canı vardı zaten. Nazlı diller döktü, çıkmadım bir yere kimseleri görmedim, Rabbim biliyor ya kimselerin eli elime değmedi. Adam inandı mı? Kendi bile bilmiyor. Canı sıkıldı enikonu. Hiçbir şey olmamış gibi sonra, havalar ısınacak, dedi. Son soğuklar bunlar. İçliklerine kadar soyundu. Üşümüşsün, uzan yatağa, sardı kadını, yatağa yatırdı. Yerden yorganı aldı iyice örttü üstünü Nazlı’nın, yanına kıvrıldı. Başını kadının koynuna gömdü. Zayıflamışsın, yemedin mi bir şey? Bir zıkkım verdiler mi? Varsa yoksa Züleyha. Züleyha aşağı Züleyha yukarı. Bilmiyorlar, ne fena kadın. Et çalıyor kilerden, turşu çalıyor. Çocuk yaptı diyor, köpek! Bir de yalancı. Üstünden donunu alır anlamazsın, anasının gözü Züleyha. Seviyor Şeyh büyük gelini, sebzesini buğdayını eksik etmiyor. Züleyha yengeme deme öyle. Çalmaz o, dedikoducu yaygaracıdır sade. Senin uykun yok muydu? Uyku mu bırakırlar insanda? Çiyan gibi kapımın dibindeler. Gözü doymazın tekidir diyorlar benim için. Üç gün aç karna uyumuş bana… Yedi bitirdi beni anangil. Sus Nazlı, yapmazlar, bilememişlerdir. Bizim evin geleni gideni çoktur, unutuvermişlerdir seni. Gidip yesen kim sana yeme diyecek? Güldü Nazlı. He ya, dedi.

Uyandı Nazlı. Yere dökülmedik didik didik koklanmadık, incelenmedik giysi kalmamış. Hikmet duyar inanmaz, aklı hep bir yoklamada kollamadadır. Kimse kandıramaz Hikmet’i. Öyle diyor, kimse beni kandıramaz. Tetiktedir her daim. Nazlı onun yaşam gayesi. Bir dikili taşı yok, Nazlısı var. Sandığı da dökülmüş, incik boncuklar yerlere saçılmış, danteller bohçalar. Biri ona bileklik takmış mıydı? Nazlı şuracıklara bir yerlere mi saklamıştı? Eşarbını bağladı, bezginlikle çıktı dışarı. Kasıklarında geceden kalma bir sızı, yanma; karnına kara yılanlar çöreklenmiş sanki. Bir tiksinti… Vücudunda Hikmet’in dokunduğu, öptüğü her yer usul usul kanıyor. Kalbinde derin bucaksız bir sessizlik… Odun kömür aldı harladı ateşi, suyunu kaynattı, odanın bir köşesine koyduğu bakır geniş leğende çarçabuk yıkandı. Dışarıyı izliyor, dışarda heybetli bir yabancı, gözlerini ta burdan seçebiliyor, duru mavi. Benimki de sümsük diyor. Sinirden titriyor. Züleyha kalçasını sallaya sallaya ordan oraya koşturuyor. Eşarbını çenesinden burun deliklerine kadar çekmiş.

Emin’i büyük bir salona götürüyorlar. Yerlerde el dokuması halılar var. Duvarlarda ayetlerin yazıldığı panolar, odada bir iki rahle, duvar yastıkları, yerlerde minderler… Sade bir salon… Züleyha odanın ortasındaki sobaya odun atıyor. Göz ucuyla Emin’e bakıyor. Hızlı hızlı çıkıyor. Çok seviyor Züleyha kalkık dolgun kalçasını, herkes de beğensin istiyor.

İki yılda bir gebedir Züleyha; düşükleri, kızları çok, bir oğulcuğu yoktur.

Züleyha, Şeyh’in misafirlerine koşar adım hizmet eder, sokmaz kimseyi içeri. Büyük gelin hizmetin alasını bilir, konuşulanı bir nefeste çeker içine kaydeder, herkeslere bire bin anlatır.

Hikmet giriyor içeri, süklüm püklüm bir köşede oturuyor emanet gibi, selamün aleyküm, aleykümesselam. Nerden gelirsin, kimlerdensin? Kelime kelimeyi çözüyor dil ilmeklerinden. Sonra Emin’e dert yanıyor, şehir çok kötü, günah yuvası her yer, kadınlı erkekli alem yapıyorlar, diyor. Tövbeler çekiliyor ard arda. Önlerine sini konuyor, peynirler pekmezler yeniyor, keyif çayı içiliyor. Emin tipiyi anlatıyor, kurtlarla göz göze gelmiş, dişlerini pençelerini bilemiş Emin’e bakmadalar. Emin yetiş diyor, yetiş ya pir bendi Abdulkadir Geylani! Bir ışık ki karın beyazını bastırıyor, perde gibi çekiliyor varlığına Emin’in. Koş diyor bir ses, seni görmeyecekler, koşuyor düşüyor köke tutunuyor, el eli çekkiyor, sabah oluyor, çok şükürlerle maşallahlarla öyküye katılıyor salondakiler, inşallahlarla kendilerine pay biçiyorlar. Saygıyla imrenmeyle bakıyorlar yabancıya. Şeyh geliyor herkes ayağa kalkıyor. Mesel meseli açıyor. Şeyh’te dağ gibi ibret öyküsü, Emin’de iri mavi gözler, pınar gibi berrak. Emin’de de bir dil var ağaçtan bal söktürür, Şeyh’in hemen yer ediyor gönlünde.

  • Tablo İlhami Demirci’nin Üç Güzeller adlı çalışmasıdır.
  • Emin, bir novella olarak yazılmıştır. Yukarıda paylaşılan bölüm, novellanın ilk bölümüdür.