Gece 3
Aslında böyle bir şeyi yazmayı uzun süredir düşünüyordum ama eyleme geçmem için önümde bilgisayarın olması gerekiyormuş. Genelde önümde bilgisayar varsa çalıştığım ve çalışmam da ekseriyetle yazı yazma üzerine kurulu olduğu için böyle keyfekeder şeyler karalamaya vaktim olmuyor. Vaktim olsa da kolum falan ağrıdığından ve yorulduğumdan yazasım gelmiyor.
Ama şimdi hazır gaza gelmişken, başlamışken devam etmek gerek. Ölçmeden, biçmeden, hesaplamadan, herhangi bir kaygı gütmeden. Saatin 3 olmasına daha çok var ama Spotify karşıma Fikret Kızılok’tan “Gecenin Üçünde”yi çıkarınca kafamdaki soru yine canlandı: “Gece saat 03:00 neden şiirde veya şarkıda bu kadar belirgin bir zaman?”
Gecenin üçüne vurgu yapan üç şarkıyı size üç saniye içinde sayarım. Birini yukarıda söyledim zaten Fikret Kızılok’tan Gecenin Üçünde. İkincisi Teoman “Saat 03:00”. Üçüncüsü ise “Saat gece 03:00 olmuş, kapında ben yokum sanki.” dizesinin geçtiği Mor ve Ötesi’nden “Gece”. Belki zorlasam daha başka şarkılar da sayarım ama iki saniye düşününce kafam Zülfü Livaneli’den “Saat Dört Yoksun”a gidiyor.
Her neyse, ne diyordum? Gece 03:00 temalı şarkılar. Hepsi de oldukça yumuşak şarkılar. Fikret Kızılok ve Mor ve Ötesi’nin şarkıları için “melankolik” tabirini de kullanabiliriz. Ancak iki şarkıdaki melankoli arasında da fark olduğunu söylemek gerekiyor. Kızılok’unki daha olgun bir melankoli. 40 yaş üstü melankolisi. Satırlarına tek tek baksanız anlamsız gözükür ama müzik eşliğinde birleştiklerinde güzel bir bütün oluştururlar. “Az değil, ezen değil” dizesiyle Fikret Kızılok’un inceden bir siyasi gönderme yaptığını düşünmüşümdür hep.
Mor ve Ötesi’nin Gece’si ise üniversite çağında aşk acısı yaşayan bir gencin melankolisi. Sevdiği kadar sevilmeyen hatta hiç sevilmeyen, bir yandan büyümenin sancısını diğer yandan da tek taraflı sevginin yükünü çeken gencin isyanı. “Zaman geçer büyürüz, sertleşir dünya.” Bence çok güzel bir söz. Bu şarkıyı ilk dinlediğimde henüz teenage’likten çıkmamıştım. O zaman dinlediğim hislerle şimdikiler arasında epey fark var. İnsan anlamasa da derisi epey kalınlaşıyor. Yani zamanın geçtiğini, büyüdüğümüzü ve dünyanın da sertleştiğini ve maalesef pisleştiğini yaşayarak gördük. (Tam bu noktada Spotify karşıma “Öyle Bir Geçer Zamanki”yi çıkardı. Onunla ilgili bir şeyler söylemeyeyim hiç, bu yazı bitmez. Zaten olur da yayınlarsam, buraya kadar okuyacak biri çıkar mı ondan bile emin değilim.)
Teoman’ın “Saat 03:00”ü ise daha farklı. Diğerlerine göre daha tempolu. Hüzün var ama bir yandan da naif bir çağrı var. “Koşma yorulduysa, anaforda boğulduysan, sen de korkuyorsan yalnızlıktan.” şeklinde. Sanırım içinde “anafor” kelimesinin geçmesi, bende bu şarkıyı bir yaz gecesinde sessiz bir koyda dinleme isteğini doğuruyor. Aslında bunun için de “20'li yaşların sonu ve 30'lu yaşların melankolisi” desek çok yanlış olmaz. Yorgunluk, yalanlardan sıkılmak falan genelde bu yaşlarda ortaya çıkan hisler bence.
Üç şarkı da insan hayatının farklı dönemlerini ortak bir nokta ekseninde anlatmış. Bu eksen çakışmasının farkına yazının içindeyken vardığımı belirtmem gerekiyor. Yoksa birkaç dakika önceki yegane amacım bu şarkılarda neden 03:00 temasının tercih edildiğini sorgulamaktı.
Sanırım buradaki en önemli faktör, 03:00'ün gecenin en karanlık zamanı olması. Tam ortası. Gece yarısı ile gün doğumu arasında bir yerdesin. Pek çok insan için sıkıntının zirveye ulaştığı an olsa gerek. Kendi açımdan bakınca gece 03:00 çok da karanlık bulduğumu söyleyemem. Son yıllarda iç sıkıntısıyla gece 03:00'te ayakta olduğum geceler oldu. Ama bunlar memleketin sıra dışı durumlarından kaynaklanan sıkıntılardı. Kendi sıkıntılarımı gece 03:00'ten önce çözmeyi başarıyorum sanırım.
Bir ağacın farklı dalları arasında zıplayıp durdum sanki bu yazıda. Niye yazdım bilmiyorum. Sanırım sadece içimi dökmek istedim. Bunu artık daha sık yapacağım muhtemelen. Zira “zehir dışarı akmadan yürek yıkanmıyor”. Bir de müzikal temalı şeyler yazmak da beni rahatlatıyor sanırım. Evet, evet. Asıl neden bu.