Zeki Demirkubuz noktası

Zeki Demirkubuz’un Twitter’da attığı sayılı tweetlerin ilkidir: “Bu ülkeye ve bu hayata dair hiçbir şeyin, hiçbir zaman dilediğim gibi olmayacağını biliyor, artık bundan acı duymuyorum.” Kendisi bunu 22 Ekim 2012'de yazmış. Ben ilk ne zaman okudum hatırlamıyorum. Ama artık benim de kendisiyle aynı düşüncede olduğum bir gerçek.

Özel hayattan falan bahsetmiyorum. Memleketin ve dünyanın genel hâl ve gidişatı bana bunu söyletiyor. Hiçbir zaman aklımdan geçenlerin, idealize ettiklerimin yüzde 100 oranında gerçekleşebileceğine inanmadım. Hiçbir zaman o kadar salak olmadım. Ama en azından hepimizin insan hayatının öneminin hakkını biraz olsun verebilecek bir yaşam sürebileceğini düşündüm. Etrafından olup biteni hasbelkader takip etmeye ve anlamaya çalışan biri olarak bunun artık beyhude bir düşünceden öte olmadığını görüyorum.

Burada sorun yine insana geliyor. Zaman zaman arkadaş ortamlarında yaptığım gibi eleştirileri memleket insanına odaklamayacağım. İnsan denilen varlık dünyanın her yerinde sorunlu. Bazı yerlerde kolektif bilinç bir şekilde geliştiği için bu sorunlar biraz daha arkaya atılabiliyor. Ancak bizimki gibi bilinçsiz coğrafyalarda işler iyice çığrından çıkıyor. Bu da zaman zaman “Dünyanın sonuna doğduk, tamam. Ama bari buralarda doğmasaydık.” dedirtiyor.

Olup bitenden kendimce çıkardığım sonuç ise şu oldu: İnsan, insan hayatı kadar değerli değil. Halen her insanın hayatının belli bir değerinin ve kutsallığının olduğuna inanıyorum. Ancak insanların bu değeri anlamaktan yoksun oldukları yönündeki düşüncem de kuvvetleniyor. Galiba “Hümanistim ama insan sevmiyorum.” şeklindeki idiotlojim halen kafamdaki yerini koruyor.

Peki ne yapıyorum? Belki bilinçli, belki değil. Ancak Türkiye özelinde ve dünya genelinde olanlara dair ilgim bir şekilde minimuma inmiş durumda. Artık büyük resimler, üst akıllar, derin analizler, muazzam yorumlar pek ilgimi çekmiyor. (Ama bu yine bir gün sosyal medya üzerinden bir şeye atarlanmayacağım anlamına gelmiyor) Bunun yerine mümkün olduğunca hayatın keyif alabildiğim yönlerine odaklanmaya çalışıyorum. Ne kadar başarılı olduğum tartışılır. Sonuçta çelikten sinirlere sahip değiliz. Gündelik hayatımızda olup bitenler odak noktalarında da kaymaya yol açabiliyor. Ama aklımın derinliklerinde, biraz da farkında olmadan verdiğim bu karara tutunmaya çalışıyorum.

Bu kaçma psikolojisi de bence oldukça doğal. Zamanında bir arkadaşımın annesi “Sizin çocuklarınız için şimdiden üzülüyorum. Çok kendine dönük bir nesil olarak yetiştiniz.” demişti. Kendi annem de bu durumun “Biz yapamadıklarımızı, elimizde olmayanları sizin yaşamanızı istedik.” şeklinde açıklamıştı. Dolayısıyla elimizde kanımca bireyselliğine önem veren bir grup insan var. Kendi adıma ikili veya toplumsal ilişkilerde bu kadar “kendine dönük” olmaktan kaçındığımı düşünüyorum. Ancak genel hâl ve gidişatın da zaten kendine dönmeye meyilli bir grubu en azından toplumsal olaylara karşı kabuğuna çekilmeye teşvik ettiği bir gerçek.

Benim öyle inandığım, çok büyük değer verdiğim bir ideolojim olmadı. Olanlara saygı duysam da, kendimi öyle bir yola adamayı hiç düşünmedim. Benim tek istediğim kendi hayatımı dilediğim biçimde yaşamak ve bundan keyif almak oldu. Bunu başarmanın yolu günümüzde içe dönmekten geçmekse bu yolu rahatlıkla tercih ederim. Olaylar benim yürüdüğüm yola da zarar vermeye başlarsa o zaman bir alternatif düşünürüm sanırım. Derin köklerimin olmadığı bir gerçek.

Dağınık kafamı bundan daha dağınık biçimde kelimelere dökemezdim herhalde. En başa dönecek olursak: artık istediğimin olmayacağını biliyorum ve bunu kabullendim. Mor ve Ötesi’nin “Bazen” şarkısında “Her şeyi bıraktım, artık çok mutluyum.” der. Ben daha her şeyi bırakamadım. Yavaş yavaş yapıyorum. O zaman daha mutlu olur muyum emin de değilim. Ancak en azından keyfimin yerinde olması ihtimalinin daha yüksek olacağı bir gerçek.

PS: Zeki Demirkubuz iyi bir Beşiktaşlıdır. Daha sonra attığı tweetlerden birinde Atiba, birinde de Beşiktaş güzellemesi var. Sanırım onun kaçış yollarından birisi de bende olduğu gibi Beşiktaş.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.