
Momo
Momo, Alman yazar Micheal Ende’nin en sevilen romanlarından biri. Otuzdan fazla dile çevrilen ve filme uyarlanan Momo’yu, salt çocuk masalı olarak kategorilendirmeyi doğru bulmuyorum; bu açıdan da bana Küçük Kara Balık’ı ya da Küçük Prens’i anımsatıyor.
Momo, zaman hırsızlarının ve çalınmış zamanı insanlara geri getiren çocuğun tuhaf öyküsü…
Ende, Momo’da modernizme ve kapitalizme yönelik bir eleştiri getiriyor; tüketim toplumuna dönüşümün çıkmazına dikkat çekiyor. Kapitalizmin yaygınlaşmasıyla, insanların gitgide bireyselleşmesini, yalnızlaşmasını, artan tüketimlerini karşılamak içinse devamlı çalışması ve mutsuzlaşmasını konu alıyor.
Yeni düzenle birlikte, insanların “ihtiyaç” kavramları değişim göstermiştir ve devamlı artan ihtiyaçlarını gidermek için zamandan tasarruf etmeleri gerekmektedir. Tasarruf içinse, “gereksiz” şeyleri hayatlarından uzaklaştırmaları gerekmektedir; aile ve arkadaşlarla ile geçirilen zamanı azaltmak gibi. Momo karakteri tam da bu noktada bizlere fazla bir şeye ihtiyaç olmadan da yaşanabileceğini göstermektedir.

Duman Adamlar, bu yeni düzenin hizmetkarları olarak nitelendirilebilir. Sosyal medya, diziler, reklamlar, filmler ve diğerleri… Diğer bir deyişle bizleri tekdüzeleştiren, mutsuzlaştıran, tüketime iten herşey.
Kitaptan bir kısmı paylaşarak yazıyı noktalıyorum:
Her gün radyoda, televizyonda, gazetelerde zamandan tasarruf etmeye yarayacak alet edevatın reklamı yapılıyor, bunlar insanlara gerçek yaşam için özgürlük getirecek şeyler olarak tanıtılıyordu. Evlerin duvarlarında, reklam sütunlarında mutluluk sergileyen resimlerin altında şöyle yazılar görülüyordu:
Zaman Tasarrufu İyiye Doğru Gidiyor!
Gelecek, Zaman Tasarrufuna Bağlıdır!
Yaşamını Çoğalt-Zamandan Tasarruf Et!
Ama gerçek başka türlüydü. Gerçi zaman tasarrufu yapanlar, eski tiyatronun oralarda oturanlardan daha iyi giyiniyorlardı. Daha çok para kazanıp, daha çok harcıyorlardı. Fakat yüzleri asıktı, yorgun ve keyifsizdiler, gözleri dostça bakmıyordu. Tabii onlar, “Sen Momo’ya git!” deyiminden habersizdiler. Onların aklını başına getirecek, barıştıracak, neşelendirecek, dertlerini dinleyecek kimseleri yoktu. Hem, zaten böyle biri bulunsa ve mesele beş dakika içinde çözülecek olsa bile, gene de ona gidecekleri şüpheliydi.
Bunu zaman kaybı sayarlardı. Boş zamanlarını olabildiğince çok eğlenip rahatlamak için kullanmalıydılar. Ne neşeli ne de ciddi bayramlarını gereğince kutlayabiliyorlardı. Hayal kurmak, suç işlemekten farksızdı. En dayanamadıkları şeyse sessizlikti. Çünkü sessizlikte gerçek yaşantılarının nasıl olduğunun farkına varıp korkuya kapılıyorlardı ve hemen gürültüye başlıyorlardı. Tabii, öyle bir çocuk bahçesinden gelen neşeli bir gürültü değildi bu. Büyük kenti günden güne dolduran, sinir bozucu, huzursuz edici bir gürültüydü…
İnsanın, işini isteyerek, severek yapmasının önemi yoktu. Aksine önemli olan şey, ne kadar kısa sürede ne kadar çok işin yapıldığıydı.
Bütün çalışma yerlerinde, büyük fabrikalarda, bürolarda, üzerinde şöyle yazılar bulunan levhalar asılıydı:
Zaman Değerlidir-Onu Yitirme!
Vakit Nakittir-Boşa Harcama!
Buna benzer yazılar şeflerin masalarının arkasında, müdürlerin koltuklarının üstünde, doktorların muayene odalarında, mağazalarda, lokantalarda, marketlerde, hatta okullarda ve çocuk bahçelerinde bile görülüyordu. Kimse bunun dışında kalamazdı.
Sonunda büyük kentin görüntüsü yavaş yavaş değişmeye başladı. Eski mahalleler yıkıldı, yeni evler yapıldı. Bunlarda gereksiz bulunan şeyler kaldırıldı. İçlerinde oturacak kişilere uygun olup olmadığına bakılmadan, hepsi bir örnek evler yapıldı. Aslında herkes için ayrı bir model yapmak gerekirdi, ama tek tip evler hem ucuz oluyor, hem de daha kısa zamanda bitiriliyordu.
Büyük kentin kuzeyinde şimdi dev gibi yeni binalarla bir mahalle kurulmuştu. Birbirinin tıpkısı olan, dört köşe, kışla gibi yapılar sıra sıra uzanıyordu. Evler aynı olduğu için, sokaklar da birbirine benziyordu. Bu tek tip yollar çoğala çoğala ufka kadar dayandılar.
Tıpkı bir düzgün çöl gibi! Burada yaşayan insanların hayatları da öyle, son derece düzgündü. Çünkü burada her şey hesaplı, her şey planlıydı. Her santim ve her an…
Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı.
Bu gerçeği sadece çocuklar, taa yüreklerinde hissettiler.
Çünkü artık kimsenin onlara ayıracak zamanı yoktu.
Zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti.
İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe, zaman azalıyordu.