#Sırabizde Bir Darüşşafaka Doğuş Hikayesi

Her ne kadar güneşli ve güzel bir cumartesi gününe de denk gelse, Final Four 2017 yolunda Madrid’e elenilen maçın ardından bunu yazmak biraz zor oluyor azizim…

Yine de başlayalım, 1914 temelli bir kuruluşun, bir vakfın, 1951 temelli bir basketbol şubesinin devamı dahi olsa; 2013’te Doğuş grubu ile sözleşme imzalanana ve ardından yeniden 1. Lig macerasını 2015’te yaşamaya başlamasına dek, Darüşşafaka ve basketbol kavramlarına fazla aşina olduğumuz söylenemez. Süper lige çıkılmasının ardından genellikle kariyerine farklı bir yön vermeye çalışan veteran oyuncular ve her zaman ülkemizin önemli koçlarından olan Oktay Mahmuti ile iki sezon geçiren “Daçka” ilk sezonunda playoff ilk maçında Trabzon’a elenenerek sezona erken havlu da atsa, ikinci sezonunda playoffta bir tur daha ilerlemesi, Türkiye kupasında final oynaması(Bogdanovic’in son saniye şutu ile kaybettiler) ve özellikle Euroleague’de Top 16 yapması ile adını geniş çevrelere duyurmuştu. İster parayı bastılar deyin, ister şanslıydılar; öyle ya da böyle başarı basamaklarını hızlı tırmanmıştı Daçka. Ancak bundan sonra hikaye çok farklı bir yön alacaktı.

Değişen Euroleague formatının ve getireceği çok daha ağır ve rekabet düzeyi yüksek programının ilk sezonu öncesi yönetim, bambaşka bir vizyon çekti. Oktay Mahmuti’den boşalan koltuğa Avrupa’dan kalburüstü bir koç beklenirken, basketbol koçluğu anlamında dünyadan en çok tanınan 1. isim diyebileceğimiz, 2014’te sürpriz Maccabi takımı ile şampiyon olup Avrupa’yı sallamış, her daim farklı ve özgün basketbolu, Avrupa topraklarının geleneklerine daha ters ve atletik oyun yapısıyla bilinen David Blatt ile anlaşılmıştı. NBA meraklılarımıza da ufacık bir not düşelim, 2015’te ilk sezonunda Cleveland’la final oynayan, ertesi sezon konferansında lider iken kovulan meşhur David Blatt o işte. Sadece Eurohoops veya Ntvsporda haber başlığı olmadı haliyle, ESPN dahi kendisinin eski kıtaya geri döndüğünden bahsediyordu. Zira o dönem boşta olan Blatt’in adının pek çok NBA takımıyla anıldığını söylemek yanlış olmaz. Nitekim koç bunu, “Yardımcı antrenörlük teklifleri pek çok yerden geliyordu; ancak baş antrenörlük tapmak istiyordum” diyerek açıklayacaktı.

Elbette ki, o röportajdaki ilk açıklamalardan olan Darüşşafaka bana yeni bir proje, farklı heyecan verici bir fırsat sundu açıklaması yönetimin geldiği değişikliği gösteriyordu. Nispeten veteran oyunculardan oluşan kalburüstü basketbol yapısı gitmişti. Koca takımda geçtiğimiz seneden 8 oyuncu kalsa dahi, bunların sadece 2–3’ünün dişe dokunur süre aldığını izleyecektik. Birbiri ardına transfer haberleri geliyordu. Wanamaker, Clyburn, Anderson, Moerman, Bertans… Bu transferlere yüksek bütçe ayrılmasına rağmen, hiçbiri Euroleague’de kemikleşmiş, namını tamamen duyurmuş lider oyuncu değildi. Ancak hepsinin çok daha farklı bir ortak özelliği vardı. Başarıya aç, basketbola aç ve heyecanlı yapıları…

Elbette değişim sadece oyuncular düzeyinde veya koçta değildi. Herkesin saygı duyduğu bir koçu ve her daim savaşacak dinamik kadroyu besleyecek seyirci ve atmosfer lazımdı. Bu konuda ise her ne kadar az kapasiteli olsa da Wolkswagen Arena, yapısıyla ve hizmetiyle basketbol bilgisinden farksız gelen herkesin eğlenebileceği ve kendini iyi hissedeceği bir yapıya sahipti. Kitle genel olarak aileler ve plaza çalışanlarından oluşuyordu; ancak ortak olan şey, herkes memnundu, herkes bir daha gelmek istiyordu. Saha içi eğlenceleri, müzikleri ve sosyal medya kullanımıyla bir NBA kulübünü aratmayan Daçka atmosferine, oyuncular da eşlik ediyordu elbet. İlk haftalarda herkesin yüzüne okunan yabancılık ifadesi, yerini giderken takım yemekleri sonrası çekilen eğlenceli fotoğraflara, kulüp videolarındaki şakalaşmalara ve bir sonraki adım için daha birlikte savaşmaya bırakıyordu. Artık bir Darüşşafaka Doğuş takımından, Daçka ailesine, daha köklü bir birlikteliğe geçişten söz edilebilirdi. Hatta edildi de, koç Blatt, son dönemlerindeki röportajlarında sık sık bu konuya değiniyor ve mutluluğunu aktarıyordu.

Eh, bu kadar yapı konuştuk, hadi biraz da oyun ve neler olmuş konuşalım, inelim saha içine. Sezona 10’da 10 hazırlık maçı galibiyeti ve özel bir turnuva olsa dahi bir Zadar kupası ile başlayan Daçka, aslında o zamanlardan beklentiyi yükseltiyor, iyi sinyaller veriyordu. Sezonun başında deplasmanda iyi evde kötü bir görüntü çizdikleri için şaşkınlıklar çoktu; ama o ev sahibi ortamının böylesine yeni ve değişmiş bir kulüpte ilk haftalarda olunacağını iddia etmek yalan olurdu zaten. Daha sonra genel olarak atletik ve birebir basketbolu ile hemen hemen bütün Avrupa takımlarına ters gelen temsilcimiz evinde Euroleague zirvesindeki hemen hemen bütün büyük takımlara karşı galip gelerek, bu arenada herkesle savaşacağını gösteriyordu. Temel olarak iki kötü dönemi olmuştu Daçka’nın. Birincisi, CSKA galibiyetinden sonra 4.lüğü zorlarken Madrid galibiyetine kadar olan durağan süreç, ikincisi ise Wilbekin’in sakatlığının etkisi ile nispeten kolay fikstürde alınan art arda çok sayıda mağlubiyet sonucu bir anda playoff potasının dışında kalması idi. Ufak detaylar verecek olursak, evde oynanan Zalgris maçındaki inanılmaz formsuz oyun, Milano maçında 3. çeyrekte 25 sayı öndeyken kaybedilen akıl almaz maç, son anlarda kaybedilen Maccabi, Barcelona maçları… Bunların üzerine ligde de gelen art arda mağlubiyetler akıllara yine paranın boşa gittiğini, bu takımdan hiçbir şey olmayacağını getiriyordu. Tabii bu yorumları , Daçkanın oynadığı istatistiksel olarak verimsiz ve Avrupa izleyicisine inanılmaz sevimsiz gelen basketbolun da tetiklediğini söylemek lazım. Zira bu sene çok daha kritik mağlubiyetlere rağmen Brose’nin Avrupa’da en övülen ve heyecan duyulan kulüplerinden olması da oynadıkları “güzel” basketbol ile açıklanabilir. Ancak öyle ya da böyle, sezon bitmemişti ve Blatt’in ipleri eline almasıyla, takımın daha çok savaşmasıyla Daçka nefes nefese geçen son dönemde iyi ve istikrarlı bir performans ortaya koydu ve kritik galibiyetler ile umutları Kızılyıldız ile oynayacağı son maça kadar taşıdı. O maçta da baştan sona üstün performans ortaya koyan temsilciniz, kulüp tarihinin ilk playoff biletini son sıradan da olsa kazanıyordu. Gün sonunda taraftarların Daçka sesleri, oyuncuların toplandığı yuvarlakta yankılanıyor, David Blatt hangi taraf daha iyi bağırıyor dercesine bütün sahayı dolaşıp gelen herkese teşekkür ediyordu. Ellerinin verdiği mesaj çok açıktı: “Başardık millet, başardık!”.

Playoffa geçmeden önce biraz da oyuncuları konuşalım. Brose’da adını duyuracak bir sezon geçiren ve Almanya ligi MVP’si Brad Wanamaker’ın takıma liderlik edeceği tahmin ediliyordu. Ancak sene başında bu görevi ne kadar iyi yapabileceği ve performansını geliştirip geliştiremeyeceği tartışılırken Wanamaker, Blatt’in elimde Avrupa’daki en iyi iki üç gardlardan biri haline geldi. Savunma fark etmeksizin içeriyi zorlayabilmesi faul alabilmesi, yüksek şut yüzdesi, güçlü fiziği savunması ve en önemlisi de soğukkanlı liderliği. Böylesine yeni kurulan bir takımda el yakan anlarda güvenebileceğiniz biri olması çok önemli ve Wanamaker bu görevi layığıyla yaptı. Sezon ortasında gelse dahi, geçtiğimiz sene NBA draftlarından bildiğimiz ve olağanüstü fiziğini iyi oyunu ile buluşturan Ante Zizic, adeta bir “streetball” oynatan takıma uyum sağlamak bir yana, itici güç oldu. Geldiği ilk andan beri istikrarlı bir ses getiren performansı, 19 yaşında olsa bile ligin en iyi uzunlarına karşı yeri geldiğinde yılmayan yeri geldiğinde domine eden performansı, bu sezon başka bir anlam yükledi Daçka’ya. Onunla ilgili herkesin üzüldüğü tek şey, gelecek sezon yoncaların(Celtics) yanına gidecek olması. Bunun dışında geçtiğimiz sene Türkiye’ye gelip kafasına göre oynayan, hatta oynayamayan ABD’li gözüyle bakılan Wilbekin’in her geçen gün daha çok savaşması ve zaman zaman çıldırmış gibi bulduğu sayılar, üçlükler bize gaz veredursun, oyunun sıkıştığı ve birebirde zorlanılan dakikalarda ortalama üstü ikili oyun bilgisi ve X faktör olabilecek tercihleriyle Bertans, her ne kadar isminin verdiği heyecanın gölgesinde kalsa da oyunda olduğu anlarda giderek takıma daha faydalı nasıl olabilirim diyerek kritik anlarda söz söyleyen James Anderson bizlerin içini ferahlatıyordu. Bütün Avrupa ve dünya basketbolunda üç numaranın etkisi giderek azalırken, takımda gerek skor yükünü, gerek patlayıcılığı çok üst düzeye çıkaran İsrail ligi sayı kralı Clyburn’ün sahada olduğu her an ayrı bir tehdidin oluşacağını bilmek, değişen alan paylaşımı ve hız basketboluna uyum sağlayan her daim şut tehditi olan Moerman-Harangody ikilisinin becerilerini, Birkan’ın yıldırıcı savunmasını ve mücadelesi her ne kadar sakatlıklar ve tercihler yüzünden fazla göremesek de gerek Slaughter gerek Semih gerek Furkan’ın ikili oyun ve savunma katkılarını izlemek, bu sezondan alınan keyiflere eklenebilir. Bu bütün saydığım farklı özellikler hem Daçka’nın zenginliğine katkı hem de Euroleague’de özgün farklı bir yapı anlamına geliyordu. Bu kulüp ne ya, abi bunlar kim neden buradalar tartışmalarının yerini, gerek her oyuncu hakkında gerek koç ve kulüp hakkında yapılan uzun uzun sohbetler alıyordu. Bir kez daha teşekkürler Daçka!

Eh, playoff meselesini biraz kısa tutalım. Dört maç dahil lig lideri Madrid ile başa baş dişe diş performans gösteren Daçka, nasıl savunacaklar sorularını Blatt’in joker kartı niyetine çıkardığı 1–3–1 savunma sistemi ve sürekli agresif sürekli değişimli ısrarlı sistemi ile cevaplamakla kalmıyor, o an skor ne okusa her daim geri dönecek çözüm bularak heyecan ve keyif serisini üst düzeye çıkarıyordu. Normal sezonun son maçlarında ve hatta o dönemin lig maçlarında dahil sürekli ekstrem geri dönüşler yapan bir takıma karşı oynuyorsanız, playoff serisinde de rakip kim olursa olsun fırsat bulduğu an havaya gireceğine, farkları bir anda eritip endişe vereceğine de hazırlıklı olmalısınız. Madrid’in bu seriyi geçmedeki (oyun ayrıntılarını ve oyuncuları bir kenara bırakalım) en önemli noktası, bunun her an farkında olmaları ve fark erirken kontrolü bırakmayıp doğru oynamaya çalışmaları oldu. Dört yakın maçın sonunda, bazen savunma hataları bazen hakem, bazen yanlış tercihler bazen şanssız şutlar bir şekilde 1–3 elendi Daçka. Ama bunu yaparken de dosta düşmana mesajı verdi. Süpürülmedi ve oyun olarak hiç ezilmedi. Her daim bir tehlike olacağını en zorlu yerde gösterdi. Eee, maç başlamadan dendiği gibi: “Vazgeçmek yok burada!”.

Bu bütün sezon başlarken dahi Euroleague yönetimi sürekli Darüşşafaka’nın gelecek sezon olmayacağı yönünde imalara başlamıştı. Bir daha wild-card(Euroleague’de A lisansı olmayan Daçka’nın lige katılması için özel izin) verilmeyeceği, seneye bu hakkın İspanya’ya geçeceği konuşuluyordu. Sonraları, Eurocup şampiyonunun da İspanyol olması ile birlikte hali hazırda dört İspanyol takımın gelecek sezon olacağını binek bir acaba iddialarını dile getirse de Euroleague CEO’su Jordi Bertomeu, net bir şekilde iddiaları yalanlıyor, Daçka seneye olmayacak diyordu. Bu hakkın ne olacağı ve Daçka’ya neler olacağı düşünülür iken bir anda bambaşka bir gündemimiz oldu. Görünen o ki, Ülker ile anlaşması bittikten sonra basketbol masraflarını cebinden ödeyen ve bu alanda sıkıntıya giren, üstelik gelecek sene daha da bütçe arttırmayı düşünen Fenerbahçe’nin imdadına Doğuş grubu yetişecekti. İddialar bir anda yükseldi, Doğuş grubu ana desteğini Fenerbahçe’ye verip bu zamanın en büyük bütçesini oluşturacaktı. Darüşşafaka ise, Darüşşafaka Seat olarak nispeten küçük bir bütçe ile devam edecekti ve Eurocup’a katılabileceği düşünülüyordu. Elbette ki, bu küçülme oyuncu ve kayıplarını da beraberinde getirecek, bazı değişimler olacaktı. Her ne kadar Blatt olanlara temkinli yaklaşsa ve daha hiçbir şey belli değil dese de, her ne kadar oyuncular kesin bir bilgimiz yok önümüze bakıyoruz mesajı verse de, kulisler bu olayın gerçekleşeceğine emin. Dışarıdan haberleri takip eden bir basketbol sevdalısı olarak gözlerim sezon sonunu bekleyip malumun ilanını göreceğiz gibi görünüyor.

Yalnız bu noktada aynı zamanda bir Daçka sevdalısı olarak, iki kelime de ben söylemek istiyorum. Geçtiğimiz senenin başında büyük bir değişim kararıyla Avrupa’da bambaşka bir kadro ve saygınlığı kıta aşan bir koçla yapılan planların bir seneden fazla olduğunu sağır sultan biliyor. Hemen hemen bütün sözleşmeler bir seneden fazla, sene başında yapılan vizyon ve son röportajlar hep uzun yıllar devam etmesi istenen bir basketbol kültürü oluşturmaya yönelik ve kesinlikle oyuncudan idari birime, seyirciden stat görevlilerine ortaya konan performans bir senelik bir performans değil. Bu ışıkta sormak lazım, artık çok başka bir ekol olmuş Fenerbahçe’ye yardım etmek ve istikrarını korumak her daim önemli; ancak bu kadar güçlü ve doğru yatırımlar ile, uzun uğraşlar ve yılmayan yapı ile oluşturulan bu güzel kimya, bu güzel yapı, kulüp, aile, proje ne deseniz deyin, bir senede yıkılmaya ya da küçültülmeye değer mi? Bir şekilde Daçka’ya sahip çıkılıp Türk basketbolunun kulüpler düzeyinde zirve yaptığı bu zamanda bu ivmeyi arttırmak, en doğrusu değil midir? Daçka’ya da yazık oldu demeden önce, bu emekleri korumanın önce buraya, sonra diğer kulüplere ve ülkeye neler katacağı hakkında ufak bir analiz, öngörü yapamaz mıyız?

Ne diyelim, umarım farklı bir çözümü olur bu durumun. Ama son durum ne olursa olsun, bambaşka, dopdolu ve heyecanlı bir sezon yaşattığın ve bu inanılmaz yeni tecrübesiz yapıya rağmen mücadeleyi hiç bırakmayıp en iyi şekilde performans verdiğin için bir kez daha kocaman teşekkürler DAÇKA!