BİR ÇİFT İRİ HURİ MEMESİNE VATAN SATMAK

Fethullahçıların yaptığı şey tam olarak bu olsa gerek. Sonuçta 15 temmuzu eğer bir tür “vatan satma” eylemi olarak tanımlıyorsanız bu “vatan satma” aksiyonunun ardındaki motivasyonu da açıklayabiliyor olmanız gerekir. 15 Temmuzun ardındaki motivasyon sünni islam inancının nakşibendi tarikatının nurculuk yolunun fethullahçılık cemaatine göre cennette iri huri memeleri ile ödüllendirilmek değilse nedir? Fethullah’ın kara kaşı ve kara gözü hatrına mı binlerce fetöcü bir anda harekete geçti? Feto’nun ağarmış kıç kılları için mi bütün hayatlarını mahvetmek pahasına hukuka, cumhuriyete, devlete, halka ve daha başka kutsal olan ne varsa tümüne ihanet ettiler, mermi sıktılar? elbette tüm bunları öte dünyada sonsuz bir zaman diliminde iri huri memelerine sahip olmak adına yaptılar. Peki aynı sünni islam inancının b tarikatının c cemaatinin cennetteki iri huri memelerine yine aynı şekilde vatan satmayacağının makul mantıkta bir insanı ikna edecek açıklaması nedir? Birileri bu sorulardan kaçıyor diye bu sorular yok olmuyor.

Kuran’da huri memesi değilse bile huri memesine atıfta bulunan “kevaib” kelimesi nebe suresinde geçer. Cennete gideceklere göğüsleri yeni tomurcuklanmış kızlar verileceği söylenir. osmanlıca sözlüklerde de kevaib kelimesinin anlamı “tomurcuk memeli kız” demektir. Bu çeviri meallerde ve tefsirlerde, arap dilinde yüzyıllardır bu şekilde çevrilegelmiştir. Ancak moderniteye ve rasyonaliteye toslayan islamcılar bu çevirinin huri memesinden, turunç memeden ya da tomurcuklaşmış memeden bahsetmediğini 1400 yıl aradan sonra 20. yüzyıl ortalarında çözmüşlerdir. Kutsal kitaplarının ufak kızların yeni tomurcuklanmış memelerinden bahsediyor oluşunu namus algılarına kabul ettiremeyen islamcılar hemen bir savunma pozisyonuna geçmişlerdir. Biz kuranda ne namaz, ne tesettür ne de özgürce seks yapma yasağı yoktur dediğimiz zaman “ulan 14 yüzyıldır kimse bulamamış sen mi buluyorsun böyle yeni şeyleri” diye zırlayan islamcılar kuranda göğsü henüz tomurcuklanmış yani muhtemelen 13–14 yaşında olan kızlarla öte dünya denen masal aleminde sevişeceklerinin müjdesini saklamaya çalışırlar ve bu saklama aksiyonunu, kuranın 14 yüzyıllık söylemindeki bu değişikliği eleştirdikleri reformcu müslümanlar gibi 14 yüzyıl sonra yaparlar. Buyrun efendim ehli sünnet fıkhına yüzyıllar boyu kaynaklık etmiş binlerce “kadı”nın fetvalarına dayanaklık etmiş, osmanlının son 2–3 yüzyıldaki eşarilik batağında her daim el üstünde tutulmuş ve bugün dahi türkiye’deki nakşibendilerin tek laf ettirmediği 700 yıllık ibn-i kesir tefsirindeki meal ve tefsir:

Bununla tatmin olmayan ve “hayır iyi bir tanrı imtihanını geçenlere göğsü tomurcuklanmış genç kız vaat etmiş olamaz, islam düşmanlığı yapma, islamı sabi sıbyan memesine indirgetmem” diyenler kos koca kurtubi’nin 800 yıllık tefsirine de mi bakmazlar acep?

bu da kafi gelmezse 1100 yıllık taberi’ye bakacağız.

Kurandaki bu ayet 13–14 yüzyıldır tomurcuk memeli ve muhtemelen kurtubi’nin anlattığı gibi sıbyan sınıfından hurilerin cennete giden erkeklere cinsel amaçlı sunulacağı anlamına gelirken ve hatta elmalılı hamdi yazır bile bu şekilde çevirmişken benim gibi üç beş kelam etmekten başka bir derdi olmayan birinin bir takım vatan hainlerinin ve vatan satıcılarının motivasyonlarını bir çift güzel huri memesinden alıyor oluşunu başlık yapmış olması pek zararlı bir durum olmasa gerek. Huri memesinden allah kendi bile müminlerin ağızlarının suyunu akıtacak bir edebi yetkinlikle bahsetmişse benim huri memelerinden bahsetmem ayıp olmaz herhalde.

İslamcıların özellikle de tasavvuf denen masalla böbürlenen islamcıların en büyük ikiyüzlülüklerinden biri oldukları gibi görünmeyip sağa sola behlül dane’lik taslamalarıdır. Abbasilerin beşinci halifesi harun reşid’in etrafında tuttuğu meczup bir evliya olarak bilinen behlül dane bizim nasreddin hoca gibi fıkraları ya da islamcı terminoloji ile “kıssa” ları ile ünlü tarihi bir şahsiyettir. bu fıkralardan biri:

behlül dane bir gün bir elinde içi su dolu ibrik bir elinde de bir kazma ile yürürken halife bunu durdurup sorar
-hayırdır behlül nereye böyle?
+duydum ki birileri cehennemden korktuğu için, birileri de cennete girmek için allaha kulluk edermiş. elimdeki ibrikle cehennemi söndürmeye, aha bu baltayla da cenneti yıkmaya gidiyorum.
-haaaa (içten düşünür: vayyt ulan evliyaya bak süper felsefe kanks)

Yok biz sadece allahı seviyoruz, yok biz cennet için huriler için, hurilerin memintolarını emzikto yapmak ya da cehennem ateşinden korktuğumuz için ibadet etmiyoruz vs. geçin bu masalları… Bunlara freud ve nietzsche’nin verdiği cevapların ötesinde cevap vermek haddim değil. Sen allah’tan intikam alabilecek güçte olmadığını kabullendiğin için ona ibadet ediyorsun. Ve istisnasız hepiniz içinizde bir yerlerde büyük bir nefret besliyorsunuz ona karşı. Sizi 5 vakit köle gibi kullanan, her hareketinize karışan tanrınıza şuurunuzun -altını kaldırmaya korktuğunuz bir bölgesinde- muazzam bir öfke biriktiriyorsunuz. Benim gibi günün birinde o örtüyü kaldırıp altına bakabilenler de o birikmiş öfke ile uyanıyorlar ertesi sabaha.

Evet meselenin ilhamı ahmet altan’ın bir çift güzel kadın göğsünü vatana tercih ederim vecizesinden geliyor. Bu aynı zamanda bir çift kadın memesine vatanı satarım anlamına da gelebilir. Ne demek vatan satmak? Vatan satılır mı? Vatan satmak ahlaksızlık mıdır?

Vatan bir kere içinde yaşayan her bir insan için ayrı ayrı bir emanettir. Bu emanet ona babasından kalmıştır ve aynı emaneti çocuğuna devretmekle de mükelleftir her bir vatandaş. Elbette emanet ederken vatanı olabildiğince yükseltmesi ya da hiç olmazsa olduğu konumdan aşağı düşürmemesi gerekir. İkincisi vatan denen yer toplumsal bir mütabakatı gerekli kılar. Tel örgülerle, duvarlarla çevrili, kapalı, somut bir toprak parçasıdır vatan ve bu vatanın içinde yaşayan herkes birbirine bir şekilde bir şeyler borçludur. Bu borç işte o mütabakatı gerektirir. Bu mütabakatı “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” mottosu ile ifade edebiliriz. Gayet evrimsel bir tutum: bir gruba dahil olmak, gruba aidiyet hissetmek ve böylece avantaj elde etmek. Bu durumda eğer hepimiz senin içinken sen bizim için değilsen işte o zaman puşt bir durum oluşuyor. Bu da “vatan hainliği” diye bir kalıp ihtiyacı oluşturuyor dilde. Nitekim ihtiyaç giderilmiş, “vatan hainliği” kalıbı dilimizde kendine yer bulabilmiş. elbette bir bangladeşli’ye hak verebilirim vatan satma konusunda… “s*kerler aga böyle vatanı, bu ne ulan sürünmeye mi, kölelik yapmaya mı geldik biz bu dünyaya, ataların bana bıraktığı emanete koyayım, çocuğuma da kalmazsa kalmasın” diye. Ama nihayetinde türkiye gibi bir cennet coğrafyada, bir çok yönden pek iyi olmasa da aşağı yukarı dünya ortalamasında bir memlekette dünyaya gelmişiz. Tarih diye bir şey var ve okumuşuz. Hep savaşlar yön vermiş tarihe ve savaş tehditleri hala daha geçmemiş, bitmemiş. Savaşlar hep uluslar, dinler, halklar, diller arasında olmuş. Biz de iyi kötü ortak bil dile anlaşabilen, ortak bir tarihe ve kültüre sahip insanlar olarak bir çift memeye vatanı değişmenin kötü bir şey olacağını düşünebilmişiz. Oradaki onursuzluğu görebilmişiz.

Şimdi “onursuzluk” deyince sanki metafizik, sebepsiz ve gerekçesiz bir durum oluştu gibi. Benim gibi hayattaki tüm inançsal kabiliyetini “metafizik yoktur” önermesine odaklamış kişiler çevrelerinde fark edebildikleri her harekette bir gerekçe ararlar. Bilhassa comte’un bahsettiği tarihin pozitif evresinde yani betonun icat olduğu ve şehirleri oluşturduğu modernite çağında nietzsche’nin var olduğunu tüm dünyaya gösterdiği o nihilizm bataklığına batmamak, yaşantılarımızın öte dünya yoksa bile gerçekten bir anlamı olduğunun farkına varmak için onurlu olmanın rasyonel gerekçesini de öğrenmemiz gerek. Zaten islamcılar onurlu olmakta rasyonel bir gerekçe bulabilecek yetkinliğe erişebilecek merak, şüphecilik, sorgulayıcılık ve cesaret sahibi olamadıkları için gazalici ve nihilisttir, bu dünyaya karşı heyecansızdırlar, sapkın bir ahiret boşvermişliği içerisindedirler. Yani sorumuz bu: onurlu ya da onursuz olabilmek ne anlama geliyor tam olarak? Onur kelimesinde bir metafizik ya da bir “töz” var mıdır? Onurlu ya da onursuz olabilmeyi tanımlayabilmek için öncelikle duyguların tanımını yapabiliyor olmamız gerekir. Çünkü onur düşünceden çok hissiyatın bir ürünüdür. Hissetmek fiili duyguların edimidir. Onurlu olmak hissedilen bir şeydir. Bunu hisseden yer de insandaki maddesel olmayan vicdan organıdır. Yani onur varoluşunu insanın vicdanından -diğer bir deyişle empati yapabilme kabiliyetinden- alır. Vicdan denen ve gerçekte var olmayan organı sadece beyindeki elektrokimyasal reaksiyonlar yönetmez bu organın idaresine aynı zamanda doğanın bizzat kendisi de müdahildir. Doğada şuur sahibi olmayan yani -beyinlerindeki elektrokimyasal tepkimeler insanlarınki kadar karmaşık olmayan- memeli hayvanlar yavrularını istemsizce emzirir, korur ve büyütürler. Düşünebilme yetisi olan bir insan vicdanı ne yapıyorsa şuuru olmayan bir anne hayvan da aynını eniklerine karşı yapabiliyor. Uzun yolculuklardan sonra eşlerine kavuşan bazı kuşlar ya da penguenler de tıpkı uzun süre ayrı kalan insan çiftlerinin kavuşmalarında olduğu gibi coşku ile sevinebiliyorlar, sevinme duygusunu çalıştırabiliyorlar onlar da. Yani evrendeki karar alma ve aksiyona geçme mekanizmaları sadece elektrokimyasal reaksiyonların sonuçlarından ibaret değil. Genetik miras ve kalıtım algılayabildiğimiz şeyler elbette ancak güdü, dürtü ve içgüdü tıpkı bir türlü gerekçelerini çözemediğimiz doğa kanunlarından. Kütle çekim yasası var evet ama neden/nasıl var? Güdü ve dürtü var evet ama neden/nasıl var? gibi…

İşte insanda “onurlu olma ihtiyacı” da hem yukarıda bahsettiğim gibi “ biz hepimiz senin içinken sen neden bizim için olmuyorsun” sorusu sadece doğrudan matematiksel bir eşitsizlik, çok temel bir irrasyonalite oluşturduğu için değil aynı zamanda güdülere ve dürtülere ters olduğu için vardır. Onur insanın sadece düşünerek bulduğu değil aynı zamanda doğuştan getirdiği bir şeydir. Bazıları belki doğuştan getiremiyordur belki de sonradan düşünerek bulamıyordur. Ancak onurlu olmanın tüm insan topluluklarında tarih boyunca erdem sayılması ve tarih boyunca hainliğin kötü bir şey olduğunun anlatılması bize onur denen şeyin insanın varoluşun ait olduğunu gösteriyor. Dinler ve dogmalar onurlu olmanın bu hassas dengesini yerle bir ederler. Çünkü denkleme bu dünyadan olmayan bir değişkeni “öte dünya hülyasını” eklemlerler. Bu değişken denklemi bozar. Onurlu olma kavramının içini boşaltır. Onurlu olmayı güya “hakikat” adı verilen bir takım dogmalara indirgerler çünkü. Onur kelimesinde bir töz yoktur. Töz demek yani Berkeley’in tanımı ile “maddi olmayan dayanak” . Onur kelimesinde olduğu gibi vatan ve milliyet kelimelerinde de bir töz mevcut değil. Elbette bu durum vatan ve milliyet kelimelerinde bir kutsiyet olamadığı anlamına gelmez. Vatan ve milliyet bir gruba aidiyettir. Eğer dünya gruplardan yani uluslardan ve bunların birbirleri ile rekabetinden müteşekkil ise. Yani henüz dünyaya bütün insanların aynı grubun parçası sayıldığı bir tür eşitlik ve kardeşlik gelmemiş ise -ki bu reel dünyada pek mümkün bir şey değil- dahil olduğun grubun çıkarları ile varoluş mücadelesi vermek kadar rasyonel bir şey yok. İşte bu rasyoneliteden gelir vatan ve millet kelimelerindeki kutsiyet. Oysa vatanı ve ulusluğu binlerce yıl önce yaşayıp yaşamadığı dahi belli olmayan bir arapoğlunun ya da bir yahudi tohumuun yazdığı iddia edilen kitaplara indirgerseniz bu kelimelerin içini ezan, cami, kilise, çan sesi gibi şeylerle doldurmaya kalkışırsanız bir binanın temelini beton ve demir yerine saman ve toprak ile inşa etmiş gibi olursunuz. Çünkü sahip olduğumuz tek hakikat bulma aracı olan akıl ile çelişen şeylerdir bunlar ve dolayısıyla rasyonel değildir.

Peki ya bir çift huri memesine vatanı satmaya kalkışanlara ne diyeceğiz? Muhammedin kitabına, allahına ve anlattığı cennete inanan herkes belli bir eşik değeri geçtiği noktada o cennetteki hurilerin memeleri için bugün içinde yaşadığı vatanını, birlikte yaşamaya mahkum olduğu milletini henüz bu dünyadayken satabilir mi? Bilmem.. Net bir şey söyleyemem. Ama bir çok kişinin satabileceğini, vatan ve millet hainliği yapabileceğini düşünüyorum. Yani bu dünyanın kutsalı olan vatan ile öte dünyanın kutsalı olan din arasında tercih yapma gerekliliği hasıl olursa acaba kimler bu dünyanın kutsalını seçerler? Ateistlerin, agnostiklerin ve deistlerin din yerine vatanı seçeceği, islamcıların ve şeriatçıların da vatan yerine dini seçeceği kesin de ılık müslümanların ve müslüman görünümlü deistlerin ne tarafta olacağı muallak. Zaten benim derdim de onlarla. Onlara henüz daha bu dünyada yaşarken neden din yerine vatanı tercih etmeleri gerektiği düşüncesinin haklılığından başka bir şey anlatmıyorum. Çünkü bunu yapmak seküler ahlakın gereğidir. Ve bu dünyada seküler ahlaktan daha yüce hiçbir ahlak normu yoktur. Sekülerizm aynı zamanda herhangi bir dine inansa da inanmasa da bir insanın bugün içinde yaşadığı somut vatanını bir öte dünya inancı uğruna satmaması gerekliliğidir.

Bir bangladeşlinin vatan hainliği yapmasına neden hak veririm?
Bangladeş, nüfusunun %92'si sünni müslüman olan bir ülke. 160 milyon nüfusu var 60 milyonu elektriksiz yaşıyor. Gdo’dan uzak, organik, doğal ve sağlıklı yaşamı seçtikleri için değil ha islam terakkiye mani olduğu için elektriksizler. İnançlarındaki dogmalardan vazgeçmedikleri için geri kalmışlar yani.

Blog yazarlarını ateist diye, ateizm propagandası yapıyor diye ya da islam eleştirisi yaptı diye ve hatta islama hakaret bile etmiş olsa linç eden ve öldüren, üzerine de açlıktan nefesi koktuğu halde ekmek için iş için adalet için yürümezken ateizme karşı 500.000 kişilik kalablıklar halinde yürüyen bir ülke çok büyük ihtimalle yaşadığı islam türü yüzünden geri kalmıştır çünkü. Yine bu güzide ülkede 15 yaş altı çocuk evliliği oranı %18'dir. Yani aşağı yukarı her beş çocuktan biri henüz çocukluktan çıkmadan alçakça zorla ve dayakla evlendirilmektedir. Her iki çocuktan biri de 18 yaşını görmeden evlendirilmektedir. Böyledir çünkü müslüman toplumlarda “namus” algısı vardır. Kız çocuğunun gözü açılmadan, birilerine sevdalanıp sevişmeden bir an önce evlendirme kültürü hakimdir. Başına böyle makus bir vaka gelmiş bir çocuğu ömür boyu sürecek bir pişmanlığa ve nevrozlarla dolu bir hayata mahkum eden şey bangladeşteki islamdan başka hiç bir şey değildir. Bir Bangladeşli bu dünyayı cehennem hayatı gibi yaşıyordur. Bakın suudi arabistan’a turist vizesi yoktur ve bu ülkede 3.5 Milyon bangladeşli yaşar.

SUUDLU BİR “SAHİP” BANGLADEŞLİ KÖLESİNİ KEMERLE DÖVÜYOR.

Bu adamlar, kadınlar ne yapıyorlar bu ülkede dersiniz? Sünni islam fıkhına uygun şekilde kölelik ve cariyelik yapıyorlar. Bu 3.5 milyon insan Türkler gibi Almanya’da tuvalet falan temizlese, Abd’de benzincilerde pompacılık yapsa falan bir şey söylemeye hakkım yok da bu 3.5 milyon bangladeşli nasıl boktan bir ülkede yaşıyor ki suudi arabistan gibi berbat bir yerde kölelik yapmayı kendi vatanlarında yaşamaya tercih ediyor olsunlar? İslamın terakkiye, gelişmeye engel olmasının yanı sıra insanları psikolojik sorunlu hallere getirmesi ve bu dünyada huzur içinde yaşaması gereken bir vatan kurmasına da engel oluşunu, vatan ve milliyet kelimelerindeki o maddi, rasyonel ve somut kutsiyeti nasıl tarumar ettiğini görüyoruz bu örnekle. İslamcılar ve şeriatçılar için vatan, içinde huzurla yaşayıp mutlu olunması ve güzel çocuklar yetiştirilmesi gereken bir yer değildir. Bunlar için vatan “öte dünyaya ibadet edilen” alelade bir toprak parçasıdır. Eğer en temel hukuksal normlar bunların ibadetlerine, dinsel sembol afişe etme, dinsel reklam yapma hakkına müdahale ederse canları pahasına bir cihata girişirler. Çünkü bunlar bu dünyada değil öte dünyanın hazırlık sınıfında ve hazırlık atlama sınav salonunda yaşadıklarını düşünürler. Türkiye’de milyonlarca ateistin, deistin ve agnostiğin hakkına tecavüz eden ezan sesi için insan haklarını referans göstererek “dinlemek zorunda değilim oylama yapılsın mahalle mahalle kim dinlemek isterse öbür mahalleyi rahatsız etmeden dinlesin” dediğiniz zaman sizi tehdit ederler, “s*ktirol git bu vatandan” derler ve hatta ısrar ederseniz sizi katletmekten çekinmezler. Bunların “emri bil ma’ruf nehyi anil münker” dedikleri birilerini islama davet etme, hidayetinde rol oynama huyları dünyanın en büyük saygısızlıklarından biridir aslında. Hadsizliktir, kültürsüzlüktür, zorbalıktır. Ve bunu sanki dünyanın en normal davranışıymış gibi savunurlar bir de.

Bu fethullahçılar ya da eskinin fethullahçıları bugün neden ateist olmazlar, neden ateizme geçmezler çok merak ediyorum. Adam islamı icat eden muhammede inanmış, sünniliği icat eden gazaliye inanmış nakşibendiliği icat eden imam-ı rabbaniye inanmış nurculuğu icat eden said nursiye inanmış ve tüm bunları fethullaha inanarak yapmış. E fethullahın tıpkı pablo escobar gibi bir haydut olduğu, vatanına milletine ihanet eden bir hain olduğu ortaya çıkmadı mı? Ne yaptılar bunlar peki? Aa fethullah hainmiş o zaman bi üste çıkalım said nursi’ye imanımızı bozmayalım. Saçma değil mi bu? E sen said nursiyi de muhammedi de gazaliyi de fetodan öğrendin. Neden hala fetodan öğrendiğin bilgilerin bir kısmının hakikat olduğuna inanıp duruyorsun? Feto saçmalamışsa, yalan konuşmuşsa, seni aldatmışsa öbürleri de fetodan aşağı olmayabilir diye düşünmek çok mu zor? Ya da git mesela başkasından öğren meseleyi belki o zaman nurculuğu ve nakşibendiliği de bırakacaksın. Hatta kimseden öğrenme kendi kendine düşün sadece ya da kaynakları tarayarak kendi aklınla süzüp bulmaya çabala. Nerdeee. Bunlar o kadar tembeldir ki biri gelsin bize bütün dünya tarihini hz. ademden itibaren anlatsın biz de hiç kitap okumak, akademik çalışma yapmak gibi zahmetli işlere bulaşmadan gül gibi yaşayıp gidelim diye düşünürler. Tıpkı pablo escobar’ın cahil ve tembel medellinli destekçileri gibi. Escobar’ın yaptığı aynı safsatalara kurban giderler: “türkiye’de eğitime ve okula önem veren, kemalist ideoloji ile aydınlanmış ve çağı yakalamaya çabalayan seküler türkler sürekli yüksek mevkilere geliyor ve bize hükmediyorlar. Bunu gerçekten hak etmiş olsalar bile buralarda biz cahiller kalabalık olanız ve bok gibi idare etsek bile bu ülkeyi biz yönetmeliyiz” mantığı. aynı mantık safsatası ile escobar da bir dönem kolombiya başkanı olmaya çabalamadı mı? Argümanları aynıydı: birileri Kolombiya’yı yönetiyor ama Medelin’in bütün iktisadi temeli uyuşturucu ticaretinden gelen fakir halkını hiç umursamıyorlar. Medelin gibi fakir yerleri temsilen Kolombiya’yı ben yönetmeliyim. Bu bakımdan türkiye’deki islamcı siyasetçilerin escobar’dan pek bir farkı olmadığını düşünüyorum. Sonuçta eğer derdiniz fakirlerse 10 bin yıllık düşünce tarihinin bu alanda ulaştığı nihai nokta sosyal demokrasidir, sosyal eşitlikçi bir idaredir: içeriği, yöntemi ve uygulaması alanında külliyatlar mevcuttur. Seç beğen al. Uyuşturucuya dayalı bir ekonomik düzen ile ya da islamcılığa dayalı bir siyasi düzen ile fakirlere hizmet değil eziyet etmiş olursunuz. İkisi de “fakirlerin devrimi” adı altında pazarlanmaya çalışıldı. Escobar’ın ki tutmadı bizimkiler tutturdu burada.

Sonuç olarak vatanı bir çift kadın memesine satacaklar ile bir çift huri memesine satanlar ve satma potansiyeli olanlar arasında nasıl bir ahlaki fark var merak etmekteyim. Biz zındıklar ve seküler müslümanlar olarak bu ülkedeki en vatanperver insanlarız. Çünkü bu dünyayı gerçekte algılayan ve yaşayanlar biziz. Zındıklar olarak bizim bu dünyanın ötesinde başka bir dünya beklentimiz olmaması sebebiyle başka dünyalar için bu dünyayı dolayısıyla da bu vatanı satmak gibi bir ihtiyacımız yok. Seküler müslümanlık da tanımı gereği bu dünyayı öte dünya inancına göre şekillendirmemeyi dolayısıyla öte dünya için bu dünyayı satmamayı gerektirir. Bu bağlamda yukarıda bahsettiğim vatan satma eylemlerinin arasındaki farkları bilen arkadaşlar aydınlatırsa öğrenmiş oluruz.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.