HER MÜSLÜMAN MEZHEP İMAMI OLARAK DOĞAR

İbn Teymiye ve Martin Luther

Martin Luther’in protestan inancındaki 5 sola’dan 3'ü:

1-Sola scriptura (Sadece incil dine kaynak olabilir)

2-Sola Gratia (Sadece tanrıdan lütuf beklemek gerekir)

3-Sola Fide (Kurtuluş sadece iman iledir, kurtuluş insanların başarısı değil tanrının taahhütüdür)

Sola scriptura, yani hristiyanlığa ait tüm doktrinler doğrudan incilden alınmalı. İnsanlar kafalarına göre hristiyanlık öğretileri uyduramazlar, eğer “gerçek hristiyanlık budur” dedikleri kuralları ve nizamları incil üzerinden kanıtlayabiliyorlarsa ne ala. Katolik kilisesi elbette incili en önemli kaynak olarak görürdü ancak Martin Luther’e göre eğer incilde bulunamıyorsa hristiyan şeriatının en yaygın ve en kabul görmüş kuralı bile olsa gerçek din değildi. Luther’in roma katolik kilisesinden ayrıldığı temel noktalardan biri bu idi. Bugün git gide yaygınlaşan “sadece kuran, kuran bize yeter, quran only muslim” anlayışı ile luther’in sola scriptura doktrini paralellik gösterir. İngilizlerin anglikan kilisesinde ise prima scriptura vardır. Prima scriptura incilin yanında gelenek/adet/anane gibi kaynakları da dinde otorite kabul eder. Luther’in katolik kilisesinden ayrışan diğer bir yönü de “özgür irade” kavramına bakış açısıdır. İslamda da olan “irade-i cüziyye” denen kavram. Kader ve kaza terimlerinin anlamını açıklamada kullanılır. Sözümona sünni-sufi islama göre “tanrı insana seçme özgürlüğü vermiştir ancak ne seçeceğini de zaten bilir zira tanrı işte o kadar kudretlidir” muhabbeti. Müslümanlar bunu söyleyip kader ve kaza terimlerinin tanımını açıklama külfetinden kurtulduklarını sanırlar, karşı tarafın anlayamadığı “kader” kavramını çok iyi bildiklerini ve işte tam da bu şekilde olduğunu düşünürler. Oysa kendi içlerinde bütünüyle de tatmin olamazlar bu tanım ile. Çünkü onlar henüz duymamışlardır; felsefenin temel problemlerinden biridir kader ve kaza tanımının batıcası olan özgür irade ve determinizm paradoksu:

Özgür irade var mıdır?

Sana bir teklifte bulunduğumu düşün. Bir elimde çikolota diğer elimde de elma var ikisini birden uzatıp birini seçmeni istedim. Hangisini seçtin? Diyelim ki çikolatayı seçtin. Sence bu senin özgür seçimin miydi? Yoksa çikolatayı almaktan başka şansın yok muydu? Buna “elbette özgür seçimim, istesem elmayı seçerdim ama seçmemeyi tercih ettim, kimse beni bu seçimi yaparken zorlamadı, demek ki özgür iradem var” şeklinde cevap vereceksin muhtemelen. Gayet tutarlı. Ancak es geçtiğin bir nokta var:

Nedensellik sebep ve sonuç arasındaki ilişkiyi tanımlar. Buna göre her şey neden/sonuç ilişkisine göre hareket eder. Eğer bir bitkiyi düzenli sularsan büyür. Suladığın için büyür. Sulaman nedendir, büyümesi de sonuçtur. Bugün olan bazı olayların sebeplerini bilmiyorsak bunun tek gerekçesi henüz nedenlerini keşfedememiş olmamızdır. Düşün ki biz öyle yüce, öyle büyük, bilgin, arif varlıklarız ya da öyle muazzam bir teknolojiye eriştik ki evrendeki her atomun, her molekülün, her maddenin ve her boşluğun konumunu ve hareket ettiği yönü biliyoruz. Mesela senin bedenindeki her atomun ve her zerrenin ne tarfa doğru, ne şekilde, neden hareket ettiğini ve sonucunda senin bedeninde ya da beyninde nasıl etkiler oluşturduğunu bu etkiler sonucu senin nasıl tepkiler ortaya çıkardığını biliyoruz. Yani senin iradeni matematikselleştirdiğimizi düşün. Senin iraden nereden kaynaklanıyor? Beyninden değil mi? Beyninde ne var? Hafızan var. Belki daha bugün elma yemiştin ve epeydir çikolata yemiyordun. Beyninde öyle reaksiyonlar gerçekleşti ki ben sana bu elma ile çikolata arasında tercih yap dediğimde çikolatayı seçmeye mahkumdun. Biz de senin beynini her zerresi ile bildiğimiz için senin zaten çikolatayı seçeceğini biliyorduk ve çikolatayı seçmeye mahkum olduğunun farkındaydık. Sense bunun farkında olmayarak seçiminin özgürce olduğu ilüzyonuna kapılmıştın.

Bunun bir diğer örneği de bilardo masası ve bilardo toplarıdır. Diyelim ki biz öyle mükemmel bir masa yaptık ki sürtünme katsayısı her noktasında aynı. Topları da her seferinde hatasız olarak aynı noktaya koyuyoruz. 100 üzeri 100'de bir bile hata payımız yok. Yine öyle müthiş bir mekanik ıstaka icat ettik ki her seferinde topa aynı kuvvetle yine 100 üzeri 100'de bir bile hata payı olmadan vurabiliyoruz. Yönünü de aynı şekilde sıfır hata ile belirleyebiliyoruz. Beyaz top aracılığı ile başka bir topa varduğumuzda o topun sıfır hata ile masanın tam olarak hangi noktasında olacağını bulabilir miyiz? Elbette buluruz. Bir hareketin içindeki neden parametrelerin tümü her seferinde hatasız şekilde aynı olursa her seferinde aynı sonuca ulaşılabilir. Bilim bütünüyle bu ilke üzerinden ilerler. Bilimi var eden bu ilkedir. Bu ilke bilimin ta kendisidir. Peki aynı şekilde eğer biz senin bedeninde gerçekleşen bütün reaksiyonları, atomları, molekülleri, zerreleri zaman ve konum eksenleri dahilinde bilirsek senin seçimlerini de bilebilir miyiz? Eğer biliyorsak bu durumda sen özgür iradenle mi yoksa bir mecburiyetle mi hareket etmiş oluyorsun?

Edward Lorenz’in Kelebek Etkisi Grafiği: Kaos Teorisinde bir sistemin başlangıç girdilerindeki ufak değişiklikler sistemin çıktılarında “öngörülemez” devasa farklara neden olur.

Video’da anlatıldığı üzere Chaos Theory ile bu duruma karşı çıkılabilir ve bu determinizmi inkar anlamına da gelmez. Türkçe’de Kaos Teorisi olarak adlandırılan bu teoriye göre seni çikolatayı seçmeye götüren süreç öylesine uzun ve karmaşıktır ki, alsında bu kargaşadan bir neden/sonuç zinciri çıkarabilmek mümkün değildir zira bu süreç aslında sonsuz döngüler barındıran bir süreçtir. Mesela sen çikolatayı seçerken elmadan hoşlanmıyor oluşun etkili oldu diyelim. Elmadan neden hoşlanmıyorsun? Belki daha önce elma yerken içinden bir kurt çıktı ve dişlerinin arasında hareket edişini tecrübe ettin. Bu olay seni elmadan tiksindirdi. Kurdun o elmanın içine gelişi nasıl gerçekleşti? O kurt nasıl dünyaya geldi? O kurt nasıl evrimleşti? Seni kurttan tiksindiren süreç nasıl gelişti? İnsanoğlu kurtları neden yemez de sen kurttan tiksinir oldun? Yani seni elmayı seçmekten alıkoyan milyonlarca neden ve bu nedenlerinde kendi içinde milyonlarca nedeni var. O içerideki nedenlerin de içinde milyonlarca nedeni var. Ve bu sonsuz bir sarmal şeklinde hesaplanması imkansız bir biçimde sonsuza dek gidiyor. Bu durumda sen aslında hesaplanamaz bir şey yaptın ve çikolatayı seçtin. Bizim hesaplayabilmemiz ya da bu hesapları mükemmel şekilde yapabilecek gelişebileceği seviyenin limitine gelmiş bir bilgisayarın senin çikolatayı seçeceğini hesaplayabilmesi mümkün değildi. Senin seçimin zoraki değildi, bir mecburiyet değildi, bir kaosun sonucuydu, rastgeleydi, neden sonuç zinciri rasyonel değil irrasyoneldi. Elbette eğer olaya “neden sonuç zincirleri belirlidir ve bu sebepten seçimlerimiz özgür değil zorakidir” penceresinden bakarsak “iyilik yapan ya da zafer kazanan bir insanın ödüllendirilmesi ya da suç işleyen bir insanın cezalandırılması, adam öldüren kişinin hapse atılması saçmadır çünkü tüm değişkenler o adamın o suçu işlemesine seçme özgürlüğü olan bir iradeden bağımsız şekilde neden olmuştur” noktasına da getirir.

Bu durumda “seçme özgürlüğü olan bir irade hiç mi yoktur?” sorusuna odaklanan kimi düşünürler soft determism/compatibilism/self determinism/uyumculuk denen determinizm türünü bularak özgür irade ve determinizmin birbiri ile uyumlu çalıştığını iddia ederler. Onlara göre seçimler sırasında içsel ve dışsal nedenler vardır. İçsel nedenler dış faktörlerden etkilenebileceği gibi liberty of spontaneity denilen kendiliğindenlik/içtenlik özgürlüğü ile de oluşabilir. Yani çikolatayı seçerken illa daha önce elmadan kurt çıkmış olması ya da daha o sabah zaten elma yemiş olman gerekçe oluşturmak zorunda değildir. kendiliğinden, nedensiz, sebepsiz, içinden geldiği için de çikolotayı seçmiş olabilirsin. Bu durum nedensellliğin, determinizmin işlemediği anlamına da gelmez. Ancak felsefenin en temel kavgası olan idealizm/materyalizm kavgasında epeyce idealizm tarafında bir tutumdur bu. Bir şey sebepsiz yere içten kendiliğinden geliyorsa orada gayri-fiziki bir durum söz konusudur. Metafizik bir şeyler oluyor demektir. Bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz bir neden var ortada. Neden çikolatayı seçtin? İçimden geldi.. Neden içinden geldi? Cevabı yok. Ürkütücü bir durum. Nedeni olmadan gerçekleşen şey ürkütür.

İşte bu tartışma özgür iradeciler ile deterministler/sebep sonuççular arasında sürüp gider.

Luther’e göre “özgür irade” yoktur. Buna o da farklı bir açıdan bakar ve “eğer seçimlerimizde gerçekten özgür olsaydık pişman olacağımız şeyler yapmazdık” der . Ve inanmak kurtuluş için/cennete gitmek için yeterlidir. Katoliklerde ise insanın özgür iradesi vardır ve insan büyük ölçüde seçimlerinin sonucudur. Kurtuluşa ermek bu seçimlere ve tanrının lütfuna bağlıdır. Kurtuluş safi iman ile olmaz, tanrının karşılıksız lütfu değildir, bir bedeli vardır, insan bu bedeli ödemelidir- tanrının istediklerini yerine getirmelidir- yani tanrı ile insan arasında bir işbirliği vardır.

Luther’in reformunun en önemli tarafı, bugün yaşadığımız dünyayı bu haline getiren tarafı “her insan bir rahiptir” doktrinidir. Bugünkü dünya sahip olduğu ileri medeniyeti büyük ölçüde protestan hristiyanlığa borçludur. Protestan hristiyanlık da “her insan bir rahiptir” görüşü sayesinde dünyaya bu denli etki edebilmiştir. Çünkü roma katolik kilisesine göre sadece vatikan’a biat eden, vatikan’ın resmi ideolojisini sahiplenen ve o ideolojiye hiç bir surette eleştiri getirmeyen rahipler gerçek rahiptir. İncili sadece onlar anlar ve açıklar. Başkası okursa incili mutlaka yanlış anlayacaktır ve gerçek hristiyanlığı bulamayacaktır. Tanıdık geldi mi?

Ehli sünnet islamda baş müctehitler mezhep imamlarıdır. Kuranı ve islamı güya sadece onlar anlayabilir ve anlatabilirler. Yukarıda verdiğim videoda anlatılan sünni islamın ortak görüşüdür: 4 hak mezhepten birine tabii olmayan kişi sapkın bir yoldadır, müctehitsizdir, mezhepsizdir, gerçek müslüman değildir.

Pew Research Center’ın 2009 yılında yayımladığı “Mapping the Global Muslim Population” isimli rapora göre dünya genelinde 1.6–1.7 milyar müslümanın içinde sünni müslümanların oranı %87–90 civarıdır: http://www.pewforum.org/2009/10/07/mapping-the-global-muslim-population/#map1

Yani bugün islam dendiği zaman 4 hak mezhep denilen hanefi/şafii/hanbeli/maliki mezheplerine tabii insanların dinini çoğunluk anlamında tarif etmiş oluyoruz. Bu durumda eğer islam bir dönüşüm geçirecekse dönüşümün sünni islamda olacağını ya da olması gerektiğini söylemek yanlış olmaz. İşte bu dönüşümde anahtar slogan bu yazının başlığı olmak zorundadır: Her müslüman mezhep imamı olarak doğar.

Eğer mesela bir müslüman olarak kendin değil de senin yerine bir başkası sana mezhep imamlığı yaparsa onu taklit etmek zorundasın. Sorgulamadan itaat etmek zorundasın o kişiye. Din nedir? İbadet nedir? Nasıl yaşanmalı? Ne ile meşgul olunmalı? Bu soruların tümünü o kişinin yazılarını okuyarak ya da okuduğunu söyleyenleri dinleyerek cevaplamak zorundasın. Onun istediği gibi yaşamak zorundasın. Çocuklarını onun fikirlerine göre yetiştirmek zorundasın. Hayat tarzını, giyimin ve kuşamını onun kuranı anlama kapasitesine göre belirlemek zorundasın. Bazen onun istediği durumlarda savaşmak, öldürmek ve ölmek zorundasın. O kim? 1300–1200 yıl önce yaşamış biri. Hadi peygamber desek o da değil, Orta Doğu’da bir şehrin bir mahallesinde yaşamış sakallı bir adam sadece.

Oysa kuranı açıp da başka hiç kimsenin hiçbir yazıtın tesiri altında kalmadan okuyup kendin anlamaya çalışsan çok mu saçma olurdu? Böyle yapmaya kalkıştığın zaman sana “dinsiz, zındık” diyorlar. Seni psikolojik bir çemberin içine sıkıştırmışlar. Sana “sen mezhep imamı olamazsın ulan sende o kapasite yok sadece biz olabiliriz sığır” diyorlar.

İslamda mantık var mı?

Ehli sünnet islamın dört temel kaynağı (Edille-i Şeriyye) şunlardır:

1-Kuran

2-Sünnet

3-İcma-i Ümmet

4-Kıyas-ı Fukaha

Bu kaynakların 4 tane olduğu kağıt üzerinde öyle geçer. Aslında son üründe, son tahlilde, uygulamada sünni islamın kaynağı tektir: Kıyas-ı Fukaha. Çünkü diğer üçü sokaktaki müslümanın kullanımına açık değildir. Diğerlerini kullanma yetkisi sadece ve sadece müçtehitlerde ve fıkıhçılardadır. Müçtehitler içtihat, fıkıhçılar da fetva ve fıkıh ilmi aracılığı ile gerçek islamın ne olduğunu güncelleyip dururlar yüzyıllar boyunca, padişahların, şahların ve sultanların, emirlerin en beğendiği görüşler de hep o yüzyıla ait gerçek islam olur. En nihayetinde sünni bir müslümanın bu hayatı nasıl yaşaması gerektiği ancak fukaha’nın yani fakihlerin/fıkıhçıların kıyasları sonucu belirlenir. Kıyas islamdan önce arap yarımadasında bulunabilen bir şey değildi. İlk bir kaç yüzyılda yaşayan imam-ı azam gibi mezhep imamlarının yaptığı kıyaslar çok ilkeldir. Bugün bildiğimiz mantık ilmini içermez ve oldukça kısıtlıdır. Kıyas denen şeyin esas halinin mesela çok daha sonra yazılan meşhur fetva kitaplarındaki halinin İslamın yunan felsefesi ile tanıştığı tarihe kadar da pek görüldüğünü söyleyemeyiz. Zira kıyas Aristoteles’in insanlığa armağan ettiği bir yöntemdir. İslamda kıyas denilen şey esasında Aristoteles’in Mantığıdır (Aristotelian Logic). İslam fıkhının sistematiği Aristoteles’in Organon isimli altı ciltlik mantık konulu kitap dizisi sonucu oluşmuştur. Aristoteles’in İslama olan etkisini anlayabilmek için abbasi dönemi müslüman filozoflarını okumak yeterli olacaktır aslında. Farabi, m.s. 930–940'lı yıllarda yazdığı Kitabü’l Cem Beyne Re’yeyi’l Hakimeyn Eflatun el-İlhahi ve Aristutalis (Platon ile Aristoteles’in fikirlerinin uzlaştırılması) isimli risalesinde Aristoteles ve Platon hakkında şunları söyler:

Çeşitli düşünürler uzun uzadıya düşündükten, çok yönlü araştırma yaptıktan ve karşılıklı durumları dikkate aldıktan sonra konu üzerine ittifak ederlerse, artık bu düşünceden daha doğrusu bulunamaz. Biz bu iki filozofun değeri hakkında çeşitli milletlerin görüş birliği içinde bulunduklarını görmekteyiz. Hatta onların felsefi sistemleriyle uğraşmak darb-ı mesel haline gelmiştir. İtibar onlaradır; derin hikmete sahip olmak, ilimlerdeki incelikleri sezmek, ilginç buluşlar yapmak, her şeyde saf düşünceye ve hakikate götüren ince manalara dalmak gibi niteliklere sahip olan bu ikisidir.

Bilginin kaynağı hakkında aristoteles ve platon arasındaki farka gelince; aristoteles İkinci Analitikler isimli kitabında “herhangi bir nesne hakkında bilgi edinmek isteyen onu, kavramı kendi zihninde bulunan bir başka şeyde arar” şeklinde açıklar. Sözgelimi bir kalasın ona oldukça benzeyen diğer bir kalasa tam olarak eşit olup olmadığını bilmek isteyen kimse var olan bir şeyi bilmek istiyordur. Eşitlik ve eşitsizlikten birini bulunca sanki önceden zihninde var olanı hatırlıyor gibidir.

Platon ise ünlü Phaidon isimli kitabında “öğrenmek hatırlamaktır” şeklinde açıklamıştır bunu. Sokrates’ten naklettiği diyaloglarda eşitlikle ilgili “esas eşitlik zihinde olandır, kalaslardaki eşitlik hali ise bir başka şeye eşit olmaktır ki insan onu algıladığı zaman zihindeki eşitlik halini hatırlar ve bu zihinde bulunan mevcut eşitliğe benzediği için eşit olduğunu anlar. Öğrenilen öteki şeyler de işte bunun gibi sadece zihinde var olanı hatırlamaktan ibarettir.”

Farabi’nin yazdıkları okuduğunuz zaman Aristoteles’in, Platon’un, kadim yunan felsefesinin 10. yüzyıl orta doğusunda ne kadar meşhur olduğunu farkedebiliyor musunuz? Farabi Bağdat’ta Yuhanna bin Haylan’dan felsefe dersleri almıştır. Daha sonra bu hocasının peşinden Harran’a da varmış ve Harran’da da eğitim görmüştür. Yuhanna Bin Haylan Hristiyan bir felsefecidir. Müslümanlar Mısır’ı ele geçirmeden önce orta doğunun felsefe ekolü İskenderiye’de İskenderiye Okulu idi. İskenderiye Halife Ömer’in generali Amr bin el-as tarafından alındıktan sonra bu okul Antakya’ya, Bağdat’a, Harran’a ve Merv şehrine taşınmıştır.

Kahire Amr Bin El-As Camii- M.S. 642 yılında ufak bir camii olarak inşa edildi. Bugünkü hali ile M.S. 827 yılında Abbasi halifesi Me’mun zamanında inşa edildi ve Osmanlı döneminde güçlendirme ve minare ekleme gibi restorasyonlar yapıldı.

İslam ilk 500 yılında yunan felsefesine yoğun derecede maruz kalmıştır. İslamın bu felsefeden mahrum hali oldukça basit, ilkel ve çıplaktır. Mantık ilmi şeriatın en temel enstrümanıdır. Mantık ilmi medreselerde isagoci isimli bir kitap aracılığı ile verilegelmiştir. Bugün dahi cemaat ve tarikatlar Ebheri (ö. 1265) isimli ve türk olduğu iddia edilen bir alim tarafından yazılmış isagoci kitabını okur ve okuturlar:

“Bu kitabın ismi neden İsagoci’dir” sorusu pek sevilmez islami çevrelerde. Zira asıl isagoci 3. yüzyılda suriyeli filozof Porfirios tarafından Aristoteles’in Organon isimli eserine giriş olarak yazılan Eisagoge isimli eserdir ve Yunanca’da “Giriş, introduction” demektir. Ebheri’nin isagocisi ile Porfirios’un isagocisi aynı şey değildir. Müslüman çevreler İsagoci’nin Farabi’den ve İbn-i Sina’dan geldiğini söylemeyi severler ancak Farabi’nin kim olduğunu da yukarıda kendi ağzından söylettik. En nihayetinde söylemek istediğimiz şey sünni islamda şeriatın bir numaralı enstrümanı olan “mantık ilmi” islamın orijinalinde yoktur ve yunan falsefesinin islama kazandırdığı bir kavramdır. Ebheri’nin isagocisinin gayesi KIYAS yaparken olası hatalardan kaçınabilmektir Ebheri’nin tarifi ile: El-ihtirazü anil hata-i fil fikri yani “fikirdeki hatadan kaçınmak”. Bu neden gereklidir? Çünkü sünni islam öyle bir şeydir ki bu islama tabii olan insanlar tıpkı bir çocuk gibi her hareketlerinin dindeki yerini, mertebesini, kutsallığını ya da fenalığını öğrenmek isterler. Böyle gelmiş, böyle alışmışlardır. Bu yüzden her ramazanda “sakız çiğnemek orucu bozar mı hocam” sorusunu sorar dururlar. Yeri gelmişken bu örnek üzerinden mantığın şeri kural belirlemede ne derece etkili olduğunu gösterelim. Kuranda sakızın oruca etkisine dair bir ayet yok. Sahih denilen kütüb-i sitte hadislerinde de yok mesela. Bu durumda bir kıyasçı ne yapar da şeriatın bu soruya hükmünü verir? Kurandaki ve hadislerdeki oruç ile ilgili ayetleri ortaya çıkarır ve ardından mantık yolu ile (kendi mantığı yolu ile) bir cevap uydurur. Ömer Nasuhi Bilmen2in bu soruya uydurduğu cevap için: http://www.fetva.net/yazili-fetvalar/sakiz-cignemek-orucu-bozar-mi.html Bir ayeti gösterip “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır, onlara yaklaşmayın” ibaresinden sakız çiğnemenin orucu bozduğu sonucuna ulaşmış. Bir diğeri de farklı bir kıyas yapıyor misal: http://www.sorularlaislamiyet.com/article/11346/sekersiz-sakiz-cignemek-orucu-bozar-mi.html eğer şöyle şöyle sakız olursa bozmayabilir diyor. Şeriat işte böyle bir şeydir; esnektir, köşesizdir, su gibidir istediğiniz tarafa çekebilir, yuvarlayabilir, istediğiniz kabın şekline sokabilirsiniz.

Mantık ilmi islamın elinde oyuncağa dönüşmüştür. En başta Gazali olmak üzere siyaseten pirim yapan islam alimleri kırılmaz ve bozulmaz bir çelikle çepeçevre sardıkları bir çerçevenin içinde adına mantık dedikleri şeyle türlü saçmalıkları yorumlamış, şeriatı en baştan oluşturmuş, islamı ayak topuğundan enseye kadar kendi kararlarına göre baştan yaratmış ve buna islamda akılcılık demişlerdir. O çerçevenin nasıl oluştuğunu daha önceki bir yazımda “dört mezhebin hak olduğuna kim karar verdi” başlığı altında değinmiştim. Şimdi de o çerçevenin içinden bahsediyorum.

İslam felsefesi batı felsefe tarihinin yanında çok ilkel kalır. İslamın 10. yüzyıldan sonra çıkardığı filozof sayısı çok cüzidir. 12. Yüzyılda Gazali’nin rötuşlarıyla çelik çerçeve tamamlanmış ve dışarıya çıkmadan o çerçevenin içinde güya mantıkçılık oynamaya başlamıştır artık müslümanlar. Müslüman düşünürler asla yukarıda bahsettiğim determinizm ve özgür irade paradoksuna, kaos teorisine, kuantuma, marx’ın sosyolojik ve ekonomik çıkarımlarına, nietzsche’nin güç istenci tanımına, freud’un psikanalazine, eleştirel teoriye, modernitenin çıkmazlarına dair düşüncelere, şehir kültürünün analizlerine, sosyolojinin dehlizlerine, kültür endüstirisinin etkilerine dair fikirlere, popper’ın açık toplum anlayışına ulaşamamışlardır. Kaderi ve kazayı anlamada kullandıkları tek yöntem indeterminizmdir, sosyoloji şeri devletin gereklerini tanımlamaktır, moderniteye gerek yok herkes köylerine dağılsın, öşür ve haraç ile ekonomimizi kotaralım, psikoloji diye bir şey de yoktur onlara göre! Ve bunlarla tatmin olurlar, bunun dışında başka hiçbir şeye ihtimal vermezler. Oysa gerçek felsefeyi derinlemesine okuyan kim olursa olsun büyülenecektir. İslam felsefesi ile batı felsefesinin karşılaştırma kabul etmeyecek düzeyde olduğunu islam felsefesinin seviyesinin düşüklüğü realitesinin suratına bir tokat gibi çarpışını görecektir. Sarsılacaktır, kendinden geçecektir. Böyle olmaması mümkün değildir. Böyle olmayanlar ciddi anlamda ruh hastasıdır. Tedavi olmak mecburiyetindedirler.

Aristoteles’in kırıntılarından beslenip de islamda çok derin bir felsefe tasavvufta muazzam hikmetler var sanan ilkel düşünce düzenine eleştiri getirebildiğimiz ölçüde vatana millete hayırlı insan kazanırız. Müslümanlar bu ilüzyonun içinde: islam felsefesi çok yüce! Tasavvuf çok derin!

Nah derin! İsagoci diye bir orta çağ kitabını okuyup devletlere anayasa yapmaya kalkışıyorsunuz. Derin falan değil düpedüz sığsınız! Oysa islam felsefesinin batı karşısında ezim ezim ezildiğinin ortaya çıktığı bu açık toplum düzeninde “demek ki biz sadece teknik olarak değil, fikirsel olarak da, sosyal bilimlerde de batının çok çok gerisindeyiz” diyerek çoktan mevcut düzeni orta çağdan başka bir şeye dönüştüremeyeceğini anlayarak mezhepsel islama karşı durmanız gerekirdi. Her biriniz kendinizi bir mezhep imamı olarak görüp size islam satmaya çalışanları tepelemeniz sakızın orucu bozup bozmadığına kendi kendinize karar verebiliyor olmanız gerekirdi. Luther’den ders almanız gerekirdi.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.