bana neler oluyor? neden yazıyorum?

beynimin ağırlığını son günlerde fazlasıyla hissetmeye başlamıştım. insan ilişkilerinde kısa dönemli asosyallesmelerime sebep olan fazla görme ve duyma baskısı her hücremde hissedebildiğim bir durumdu. delirebilme ihtimalimi düşünerek bu durumları test etmeye karar vermiştim. aslında şu anda da çok normal olduğumu düşünen bir halim yoktu. çok umrumda da değildi. keyfim çoğunlukla yerindeydi. değilse de hep nerede olduğunu bulmak isteyen bir ruh halim vardı sürekli çıkagelen. ahh bu durup dururken çıkagelen şeyleri çok seviyorum hele bir de gözleriyle gülümsüyorlarsa.

gündoğumu, moda, kadıköy

sanki otuzlu yaşlara yaklaşırken hayatımda farklı bir döneme hazırlık yaparmış gibiydim. beynim ve vücudumun paralel ilerleyebildiği idrakına varmış olmak, çok sevdiğim şu boktan hayata ve insanlara karşı biraz daha azimli yapabiliyordu beni. bence farkına varılması gereken en önemli şeyler arasında olabilirdi az önce kıçımdan uydurduğum bu cümle. insanın kendi yetilerini ve kendisini farkında olarak geçirdiği günler ömrüne gün katıyordu. bu dönemim yaklaşık iki buçuk sene önce “ne yapıyoruz ki biz” sorusuyla başlayıp, ardından düzenli işimden(plaza kafası) ayrılıp, delirebilme ihtimalimi düşündüğüm bu son aylarıma kadar gelmişti. düşünüyordum ve sorguluyordum, bu sebeple içinde bulunduğumuz anlam ve kavram arayışının çok yoğun olduğu bu çağda delirebilmem olağandı. bu duygu tarif edilemez bir hayal alanı veya içselleştirilmiş bir boşluk gibi sızıyordu içime. mazoşist olduğumu düşünenler çıkabilir. eğer biri delirebilme durumunu öngörüp bunun keyifli olduğundan bahsedebiliyorsa belki bunun not edilebilecek ve paylaşılabilecek bir şeyler olabileceğini düşünüyordum. bana göre delirebilme ihtimalini yüksek gören bir kişinin bu durumdan keyif alması hangi yola girdiğinin bilincinde olmasını gerektirirdi.

ses ve görüntü alanımın sürekli genişlediğini farkettiğim ilk sıralarda vücuduma yabancı bir madde enjekte edilmiş gibi bir yandan neler olduğunu kavramaya çalışırken, diğer yandan toplumdaki rolümün istemsiz ve kontrolsuzce değiştiğini çıplak gözle görüp, sonra boku yedim diyerek telaş içine kapıldığımı söylemeliydim. çünkü her geçen gün daha fazla duyuyor ve görüyordum. bununla vurguladığım şey; deneyimlemek, ses ve görüntü toplamak-biriktirmek değil, kulağımın duyduğu hertz’in ve gözümün gördüğü pixel sayısının doğru orantılı bir şekilde yükseldiğini hissetmemdi — his işte.. şimdiler de ise bu algının hakimiyetiyle bana neler oluyor sorusuyla başlayan bu “toplum insanı” keşfi, gökyüzü berraklığındaki küçük boş bir alana sahip olan beynimin o deliren kısmı ile her günü başka bir keyifle karşılamama sebep oluyordu. Yani gözlemlediklerim sayesinde, öncesinde ruhuma ve bedenime yaşattığım bu kaosu, bir keyif alma eylemine dönüştürmüştüm. kendimce — bilimsel araştırma yöntemlerinden uzak — sosyal deneyler yapıp insanın doğasıyla ilgili teoriler üretiyordum. anlam ve kavram peşine düşmüş toplumun, organik tarım alanlarıyla, doğal tatil köyleriyle, son moda yoga kurslarıyla insanları nasıl manupile ettiklerini görmeyi delirmelerime sebep olan gözlerim ve kulaklarımla beraber beynimin, o boş, izole edilmiş, bir yandan tüm bunlara sebep olan kayganımsı alanına borçluydum. (aslında kaygan olduğunu bilmiyorum, içimden öyle demek geldi.)

günden güne değişen şeylere ve toplumdaki davranışsal etkilere odaklandıkça, başkalarının beyninden geçen şeyler bende daha fazla merak uyandırmaya başlamıştı. bu aşamadan sonra aklımı kurcalayan şey; her “dünya insanı” aynı veya benzer şeyleri yaşıyor mu sorusuydu. bu merakımın ve sorularımın cevabını; deneyimlerimi, delirmelerimi, kaoslarımı ve yaptığım sosyal deneyleri birilerine anlatarak ya da gelişigüzel günlük konuşmalar arasında insanlarla paylaşarak bulamıyordum. bana göre ise, bu durum; doğamdan gelen bir şeydi. ardından da “peki ya herkesin doğasından bu geliyorsa, iletişim kalitesinin ve bireylerin algılanabilirliğinin en üst seviyelere çıkması gerekirken, toplum neden her geçen gün yozlaşarak kelimelerin anlamlarını, yüzlerin ve davranışların ne ifade ettiğini günden güne unutup hissizleşerek herşeyi normalleştirir hale gelmişti”. bunları düşündükten ve yanıtlarını bulamadıktan sonra yanılma ihtimalimin olabileceğini az da olsa anlamıştım.

bir yandan bunları düşünürken diğer yandan deneysel psikolojiyle de uzaktan yakından alakam yoktu. eğitim sistemine ve insanların okudukları gereksiz üniversitelerden sonra bir de üstüne master ve doktora yapmalarına hala anlam verememişken, beni aydınlatan bu içgüdüsel şeyin peşinden koşmamak; yirmi dört yaşında üniversiteden mezun olup hemen üstüne bir de mba patlatmak kadar aptalca olan eylemlerden hiçbir farkı olamazdı.

herkesin bedeni ve beyni kusursuz bir şekilde uyum içinde çalışıyordu. bunu hiçbir yerde okumamıştım ve test etmemiştim, edebilecek donanımım veya şartlarım zaten yoktu. nasıl biliyorsun diye soranlara da sadece detayları görebiliyorum, bunu görebilme yeteneğim, insan olmaktan kaynaklanıyor gibi hafif bir cevabım olacaktı. bütün bilimler evrenden ve insandan doğmaydı ve bunları anlamak için kitaplar ezberlememize de hiç gerek yoktu. Bu sayede otuz yaşıma haftalar kala delirme ihtimalimin yaşamıma kattığı hazzı ve değeri düşünerek hayatımın bu dönemini veya sonuna kadar olan kısmını biriktirmeye karar verdim. bu durum instagramda fotoğraf biriktirmekten daha mantıklı ve işlevsel gelmişti kulağıma. işte bu son yazdığım birkaç cümlem, yazımın başlığında soruduğum “neden yazıyorum” un cevabını veriyordu. diğer sorum “bana neler oluyor” un cevabının bir kısmı da “neden yazıyorum” un içinde saklıydı sanki. çünkü bana neler oluyor ben de bilmiyordum. bir keşif hissi veriyordu bu durum. unutma veya kaybolma ihtimalimi ortadan kaldırmak istiyordum ve yazıyordum. düşüncelerimi her aşamada kaydetmek, biriktirmek ve bana neler oluyor görmek hikayesiydi benimkisi..

kadıköy, istanbul

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.