Gidelim, gidelim ama neden?

Doğru, Türkiye’de zor zamanlar yaşıyoruz. Üstelik, çok uzun bir süredir…

Belirsizlik ve onun şeytani kardeşi endişe bile “Daha fazla zarar verebilecekleri bünyeler” arayışına çıkıp, bizleri terk ettiler. Amaçsız, (dini bağlamıyla değil ama) inançsız ve yarınsız kaldığımızı gördüklerinden olsa gerek…

Benim ise 2009 yılından bugüne göğüs göğüse çarpıştığım bir “derdim” var.

Yaşadığım topraklarda nasıl travmalar yaşanırsa yaşansın, stres ne kadar artarsa artsın, hiçbir şey o “dert”le arama girmeyi başaramıyor.

Ne zaman tökezlesem, etrafımı çevreleyen tüm karamsarlığa rağmen, çevresini hiçbir “şeyin” aşamayacağı kadar yüksek duvarlarla ördüğüm yuvama, aileme sığınıyor, arınıyor, şarj oluyor ve cepheye, derdimle savaşmaya dönebiliyorum.

2009 yılında bulut tabanlı bir dosya paylaşım sistemini inşa edip, bu işlerin bu topraklarda da yapılabileceğini iddia etmekle başladı o “dert”le savaşım. Allem kullem yapmadan, kimsenin götünü yalamadan yatırım alınabileceğini gösterirken, şiddetlendi. Patron-çalışan ilişkisini, takım arkadaşı düzlemine çekerken sosyalleşti. Uzmanlaşmanın hor görüldüğü bu topraklarda, “Sadece tek bir alanda, en iyisi olmayı hedeflerken” yalınlaştı, vergi dairesindeki müdüre “Bana mı sordunuz seçim yapıp, ekonomiyi kitlerken!” diye serzenişte bulunurken, romantikleşti… Ama hiç bitmedi. Dinmedi. Aksine her geçen gün daha da perçinlendi.

Dert, “peşin peşin, sorgulanmadan kabul edilmiş çaresizlikle” ilgiliydi. Kısaca dogma ile…

Bugün, Türkiye’nin geleceğini inşa etmesi en muhtemel jenerasyonu, Google Maps üzerinde yaşamlarını devam ettirecekleri ülkeleri seçerken “kaçma”nın verdiği derin ve yıpratıcı yüzleşmeyle başededursunlar, ben “Bu topraklardan gidilecekse, iyi bir neden için yola çıkmalı insan” diye düşünenlerdenim. Madem ki hayatın, en yalın haliyle tanımı, “Kat edilen, mücadele edilen, keyfine varılan yoldur asıl macera, varılacak son durak değil”, tamam gidelim o zaman… Ama bilelim ki dönüp dolaşıp sığınacağımız yer yine burası olacak: ev. Betimlemesi zor bir duygu, eve dönmek. Benim kendimi evde hissettiğim yer burası. Sokaklarında ne yaşanırsa, yaşansın. Yönetimdekileri ne kadar korkutucu olursa, olsun. Gençliğe bakıp, umudu yaşatmak ne kadar zor olursa, olsun. Burası ev arkadaş. Eğrisi de bizim, doğrusu da…

2013 yılında kurduğum fikir fabrikası DAM Startup Studio’da, 3,5 yılda tam 4 tane girişime hayat verdik. En iyi bildiğimiz ile başlamaya karar verdik ve SHERPA ile deneyim tasarımı yaparak yola çıktık. Sonra çok derin sulara atladık ve Growth Hacking’i yerelleştirdik. Öğrendiklerimizi, severek dinlediklerimizi ve paylaşımdan zevk alanları bir sahneye toplayabilmek için Dijital Stüdyo’yu kurduk. En sonunda da çıktığımız yere vefa borcumuzu ödemek için Ciz.io’yu yarattık; girişimcilerin dostu bir girişimle sayısı 5bini bulan “fikir sahibi”ne, kendi işlerini kurma yolunda tepe tepe kullanabilecekleri bir araç temin ettik.

Şimdi bir sonraki “büyük adım”ı atıyoruz. İlk göz ağrımız SHERPA ile “dijital deneyim tasarımının arenası” Avrupa’da sağlam adımlar atarak etki alanımızı genişletmeye hazırlanıyoruz. Avrupa’nın kuzeyindeki iş ortaklarımızla birlikte üreterek başlattığımız yurtdışı operasyonlarımızı, ikinci adımda İngiltere’ye sonrasında Almanya’ya, sonrasında da Hollanda, Fransa, Polonya derken tüm Avrupa başkentlerine yaymayı hedefliyoruz. “Hayırdır, define mi buldunuz?” diye soracaklara peşin peşin yanıt vereyim, “Evet biz işin çoğuna göre çok zor, bize göre ise gayet kolay bir yolunu bulduk. İşimizi gönülden ve isteyerek, hakkını vererek ve en az ‘o çok yakında komşusu olacağımız meslektaşlarımız’ kadar sonuç odaklı yapmayı başarabiliyoruz. Denemekten çekinmiyoruz. Dogmaların ardına saklanmıyoruz. Hayır demekten de imtina etmiyoruz.”

Bu büyük adımı nasıl atacağımızı merak edenler için özetleyeyim: (aslında çok basit bir harekat planımız var.) 3 yılı aşkın bir süredir önce masaüstü sonra mobil şimdi ise insan-bilgisayar etkileşimi olan diğer tüm cihazlarda kullanıcı deneyimi tasarımı projelerinde uzmanlaşmış 10 kişilik bir ekip yarattık. Meslek örgütlerinin verdiği ödüller, yaptığımız işlerin başarılı sonuçları ve proje sahiplerinin kazanımlarıyla yeteneklerimizi taçlandırdık. Kendimize has bir iş yönetim felsefesi ile standart kalıpları yıktık. Özgürlüğümüzün yegane katalizörümüz olduğunu unutmayıp, sonuç odaklı ve yalın bir büyüme stratejisi izledik. Yerel markalarla yola çıktık, dünya devleriyle 100lerce pazarda kullanılan ürünler ve servisler üzerinde çalıştık. Gerçekten istediğimizde her şeyi başarabildiğimizi gördük.

Evet, “evin” dışında, kendimizi ifade etmekte zorlanabileceğimizi biliyoruz. Önyargılarla baş etmek durumunda kalacağımızı da biliyoruz. Evden uzaklaştıkça, yalnızlaşacağımız da kesin. İşte bunları çok önceden öngördüğümüz için “bizleri oralara gitmeden tanıyabilmeleri adına” bazılarına yıllar önce kapımızı açtık. Mutfağımıza davet ettik. İçimizi görmelerine imkan verdik. Günü geldiğinde “Biz bu adamları biliriz.” desinler diye… Günü geldiğinde kullanılacak kefaletten ziyade, bir omuza ihtiyacımız olduğunda “orada olacak” dostlukların temellerini çok önceden attık. Şimdi dostlarla yola çıkma, onları evlerinde ziyaret etme zamanı…

Biz ön şartların her dakika değiştiği, insan için tasarlanan deneyimlerin belki hiçbir ülkede olmadığı kadar sabote edildiği, iletilmeye çalışılan mesajların parazitlerle bulandırıldığı bir ortamda yetiştik. Kaosa karşı şerbetliyiz. Yarını düşünmeden, bugünün suyunu çıkarabilecek kadar realist, uykuya dalmadan her daim daha güzel bir güne uyanacağımıza inanacak kadar da romantiğiz. Biz birilerine benzer gibi gözüken, kendine münhasır insanlarız.

Mutfağı daima “evimizde” tutarak, bunca yıldır didinerek hazırladığımız yemekleri diğer “evlere” servise tam kıta hazırız.

Çok yakında sizlerle tanışacağımız için de çok mutluyuz. Bekleyin. Az kaldı, geliyoruz.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.