KARPUZ KABUĞUNDA GÜNCE TUTMAK

Hayatıyla ve eserleriyle ilgilenmediğim bir sanatçının güncesini bile okuma isteği duyarım. Çünkü günce sanatçının en çok kendisi olduğu metinleri barındırır. Anı türü bu anlamda güncenin gerisindedir, anılar yazıldığı tarihten başlayarak geriye doğru inşa edilen metinlerdir. Oysa günceler gün gün, an an ilerlerler. Bir günce, bir anı kadar uzun soluklu hesapla inşa edilmez. İster istemez yazıldığı/yaşandığı günün verimidir günce.

“Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi?” rahmetli Ahmet Uluçay’ın dönem dönem tuttuğu günlüklerden oluşuyor. Ahmet Uluçay’ın gündelik hayatı, görüştüğü kişiler, kişisel sağlığı, okuduğu kitaplar, olaylar ve insanlar karşısında aldığı tutumlar güncenin ana eksenini oluşturuyor. Peki, bunları bilmeli miyiz? Bu sorunun cevabı herkes için “Evet” olmayabilir. Ancak Ahmet Uluçay için yanıtımız kesinlikle “Evet”. Zira çektiği filmlere sadece entelektüel birikimini değil bütün şahsiyetini kazımış bir yönetmen Ahmet Uluçay. Zira yaptığı filmleri hayatından soyutlayarak ele almak pek çok unsurunu görmezden gelemyi gerektirir.

Ahmet Uluçay’ın kişisel hayatı, sinema gibi teknoloji ile iç içe geçmiş bir sanatı değil uygulamaya takip etmeye bile pek elvermiyor. Buna rağmen Uluçay, karşısına çıkan bütün engelleri aşmayı başaran ve kendi kelimeleri ile konuşan bir sanatçı. Ayşe Şasa, “inşallah biz yanılırız da değeri anlaşılır” diyordu Ahmet Uluçay için. Ancak metropollerimizin hali ve merkezi mesken tutarak isminin başına sanatçı sıfatını getiren o kofluğun yüceltilmesiyle her gün karşı karşıya olduğumuz için Ahmet Uluçay iyi ki bir köyde büyümüş, her şeyi dönüştüren ve yutan merkez onu fark edememiş ve filmlerini kendi bildiğince yapmasına müdahil olmamış demek zorundayım. Güncenin sayfalarını okudukça, Uluçay’ın sadece yaptıklarının değil yapamadıklarının/yapabileceklerinin de arka planına şahit oluyoruz. Bu meseleyi daha çetrefil ve hazin hale getiriyor.

Kitabın ismine Ahmet Uluçay’ın vereceği yanıt elbette “Evet”. Ancak bu cevabın retorik bir evetin çok ötesine geçtiğini, Uluçay’ın etiyle-kemiğiyle o cevabın bedelini ödediğini en net bir şekilde görebileceğimiz kitap, “Sinema İçin Bunca Acıya Değer Mi?” Bu sebeple kitabın sadece sinemayla veya sanatla ilgilenenlere hitap ettiğini düşünmüyorum. Ahmet Uluçay, hayatla ilgili bir soru soruyor ve sorunun kuruluş biçiminin çağrıştırdığının aksine olumlu bir cevap veriyor. Ancak Uluçay’ın cevabını olumlu kılan “lafzi” boyutu değil. Bütün engellere rağmen yapma azmini ve iradesini koruyabilmiş olması. Bu noktada sadece teknik zorluklardan bahsetmiyorum elbette. O, içinde bulunduğu koşullarda ve yetişme şartlarında birinin kolayca düşeceği mahallilik ve nahiflik gibi tuzaklardan kendini korumayı başardı ve hatta içinde bulunduğu ‘dezavantajları’ dahiyane çözümlerle birer avantaja ve zenginliğe, imkânsızlıkları imkâna çevirmeyi başardı. Tıpkı her dahi sanatçının başardığı gibi.

Günce de, bütün bu süreçlerin şahidi olarak kütüphanemizdeki yerini aldı.