
Günlük sorumluluklar ağır geldiğinde, bir tane daha deli müşteriye, fazladan edilmiş bir tek söze, herhangi birinin parmak ucuyla beni dürtmesine dahi tahammülüm kalmadığı zaman beş saniyeliğine gözlerimi yumup, her şeyi arkada bırakarak uzaklaştığımı hayal ediyorum.
Fazla insan yaşamıyor, hayalimde gittiğim yerlerde. Bana sürekli, yanıtlamaktan artık yorulduğum sorular sorulmuyor. Sessizlik hakim ortama, belki biraz yaprak hışırtısı, bir iki kuş sesi ama hepsi o. Acelem de yok. Dar zamanda, kısacık ömürde sürekli oradan oraya koşuşturarak yetiştirmeye çalıştığım “son derece” önemli işlerden uzaktayım, çooook uzakta.
Kitabımı alır biraz çimenlerde oturarak okurum ya da akşamüstü hafif bir serinlik olur, o serinlikte omzuma bir havlu atar sahile inerim, parmaklarımı kuma batırır dakikaların geçişini ağır ağır hissederek öylece dururum. İç organlarımın devinimini bile yavaşlatan tatlı rüzgara kendimi bırakırım. Buzlu çay içerim.
Güneş batınca cırcır böcekleri bahçelere üşüşür, onları dinleyerek karpuzumun çekirdekleriyle oynarım, küçükken yaptığım gibi tabakta şekiller oluşturmaya çalışırım ya da koca bir dilimi ağzımda eritip, bir yanak dolusu çekirdeği çok uzaklara tükürerek taramalı tüfek taklidi yaparım. Nostaljik şarkılar çalıp duran bir radyoyu dinleyebilmek için bir süre anteni kurcalarım, belki iskambil kartlarıyla fal açarım, ekose desenli bir masa örtüsünü lekelerim domates suyuyla.
Çarşaflarım beyaz sabun kokar, erkenden yatağa girerim. Böyle yerlerde sabah erken kalkılır çünkü, gün doğumu falan seyredilir ne bileyim. Kahvaltıda güzel kokulu gerçek şeyler yenir. Yanaklar al al gezilir tüm gün sonra, ama acele etmeden, yavaş yavaş. İnsanlarla kısa sohbetler edilir, bağırıp çağırmadan, gülerek.
Hayalimde kaçıp sığındığım bahçe içindeki evimde, ikinci günümü hayal edemeden yeniden, o çok nefret ettiğim sesi tüm ofiste çınlayan telefon çalar ve ben gözlerimi açarım. Birileri yine “çok acil” benimle görüşmek istiyordur.
Ödenecek faturaların, yatacak sigorta priminin hatrına,
“Bağla abla” derim,
O da bağlar.