Bir beyaz tahta işimizi nasıl mahvetti?

Her şey birbirimize kafamızdakileri ellerimizle havada bir şeyler çizerek ya da peçeteye karalayarak anlatmaya çalıştığımız günlerden birinde “Bize bir beyaz tahta lazım!” fikrinin ekip içinde kabul görmesiyle başladı.

Beyaz tahtamız olsaydı rahatça üzerinde fikirlerimizi karalayıp birbirimiz ile hızlıca paylaşabilirdik. Hatta beyaz tahtanın çevresinde 5–10 dakikalık kısa toplantılar yapabilirdik.

Bize gerçekten bir beyaz tahta lazımdı.

Aldık.

Amazon.com'a girip “white board” diye arattığım o günü hiç unutmuyorum. Ciddiyim, unutamıyorum çünkü o günden beri tüm AdChoice reklamları benim yazı tahtası fantezim olduğunu düşünüp her girdiğim sitede boy boy beyaz tahta reklamı çıkarıyor. Amazon da sağolsun, haftalık olarak çelik taşıma kulplu ya da kendini temizleyebilen hatta daha ilginci farklı renklerde(!) beyaz tahtalarla re-targeting tacizine devam ediyor.

“4 bacaklı 20 inch beyaz tahta modellerimize bakmak ister misiniz?” Ya da “Bir tane fiyatına 3 farklı boy beyaz tahta hem de 12 farklı renkli kalem ile bedava!”

Sanırım bu yazıyı okuduğunuz için AdChoice sizi de beyaz tahta mafyasının kucağına düşürecek. Şimdiden özür dilerim.


Bir kaç günlük beklemenin ardından beyaz tahtamız elimize ulaştı. Kendisini ofisin en kral noktasına yerleştirdik. Artık bir startup’ın sahip olması gereken item listesinde eksiğimiz kalmamıştı. Hatta 4 farklı renkli kalemimiz bile vardı. Silgimizin magneti yapıştığı yerde kalması gerekirken düşse de o da oyundaydı, düştüğü yerden ben de varım diyordu ve bu bize güç katıyordu.

İlk günleri hatırlıyorum da her şey çok güzeldi. Beyaz tahtanın başında hemen 5–10 dakikalık zamanlarda toplantılar yapıyor; kafamızdakileri netleştirip işimize dönüyorduk. Ama günler geçtikçe bir şeyler ters gitmeye başladı. Artık tahta başındaki toplantılarımız saatleri bulmaya başlamıştı. Karalama için kullanılan tahta ciddi planlara ev sahipliği yapıyor; bu da yetmezmiş gibi kötü yazılan yerler silinip daha güzel ve okunaklı yazılmaya, ardından fotoğrafı çekilip ekip içinde paylaşılmaya başlanıyordu.

Burada bir duralım. Biz bir startup’ız. Eminim bu yazıyı okuduğunuz için ya siz de bir startup’ın parçasısınız ya da içinizde bir yerlerde startup ateşi yanıyor. O yüzden rahatlıkla şunu paylaşabilirim; startup dediğimiz şey başlangıcında var oldukları yerlerde yanlış olduğunu düşündükleri şeylere karşı baş kaldırıyla yola çıkan bir kaç kişinin, var olan problemlere farklı bakış açısı getirmesiyle pazarda var olan şirketlerle rekabet edebilme gücüne sahip olan bir yapı. Kurumsal yönetimden kaçan, toplantıları vakit kaybı olarak gören, fikrin en iyi testinin lafta değil sahada ya da production’a deploy edilmiş hali olduğuna inanan insanların kurduğu bir yapı.

Peki o halde bu beyaz gözüken ama içinde, o baş kaldırarak yola çıktığımız sözüm ona kurumsal dünyanın tüm griliğini taşıyan bu tahtanın önünde ne işimiz vardı o zaman?

Cevabı çok basit; sahadan ve müşterinin önüne çıkmaktan kaçıyorduk.

Hayda! Zaten ofise tıkılıp kalmaktan sıkılıp, sahaya inmek, müşteriyle birebir konuşarak ürün geliştirmek için startup’a başlamadınız mı dediğinizi duyuyorum. Evet, biz de sizin gibi kendimize “Hayda!” dedik. Ama ne yazık ki farklı bir cevap alamadık.

Bir startup’ın en büyük gücü olan sahayı terkederek beyaz tahtanın başında fanteziler uçurmasının sebebi sahanın ekibin gözüne korkunç gelmeye başlamasından başka bir şey değil. Beyaz tahta sohbetlerinin her şeyin çözümü olarak görülmesinin temelinde aslında sahip olunan ‘comfort zone’u kaybetme korkusu geliyor. Çünkü ekip biliyor ki sahaya indiğinde hiç beklemediği şeylerle karşılacak, belki ürününü tamamen yeniden yazması gerekecek ya da tamamen ürünü çöpe atarak pivot edeceği yeni bir fikir aramaya başlayacak. Startup kurarak ‘comfort zone’dan çıktığını iddia edenler için bu korkuyu startup’ın ilk yıllarında yaşamak işlerin ters gittiğinin hatta işlerin mahvolmaya yakın olduğunun bir numaralı göstergesi.

Peki o zaman beyaz tahta bir startup için ne demek?

- Sahaya inmeden kendinizce ekip içerisinde sorunları çözmeye çalışmak demek.
- Bir kaç dakikada belki bir peçete üzerinde halledilecek bir konunun 1 veya 2 saat boyunca geniş kapsamlı olarak tartışılması demek.
- Herhangi bir konuda aksiyon almaktan vazgeçmenizi sağlayacak kırk tane nedeni bir saat içinde süslü bir şekilde alt alta yazmanız ve bunu takım arkadaşlarınızla paylaşıp fikir birliğine varmanız demek.

Sakın şu tuzağa düşmeyin, “biz farkına varırız ya” demeyin. Bu süreç o kadar tatlı ilerliyor ki; hiç farkına varmadan geri dönülmeyecek noktaya ulaşabiliyorsunuz; sonra nerede hata yaptık seansları için tekrar ironik bir şekilde beyaz tahta başında buluyorsunuz kendinizi.

Şükür ki biz geri dönülemeyecek noktanın birazcık gerisinde kendimize geldik ve şunu hatırladık;

- Bizim startup olarak en büyük gücümüz, kafamızda kurguladığımız herhangi bir şeyi bir kaç dakika ya da en fazla bir kaç saat içinde prototipini hazırlayıp kullanıcımızın önüne sunabilmek.

- Kurumsal ve tabiri caizse dinozorlaşmış şirketlerle rekabet edebildiğimiz diğer noktamız ise aksiyon alırken onlarca zincire bağlı onay mekanizmamızın olmayışı. Kısaca küçük ve vurucu bir ekibin üretici gücü.

- Hepsinden öte en önemli avantajımız da bu kadar hızlı geliştirmeler yaparken sahaya inebiliyor ve müşterilerimizle birlikte bu geliştirmeleri yapabiliyor olmamız. Köklü X şirketi bir ürünü için beyaz tahta önünde aylarca analizler ve kendi içinde testler yaparken bizler müşterimize “hadi şunu deneyelim” demenin rahatlığına sahibiz.

Uzun lafı kısası, bizi biz yapan, hatta bizi var eden tüm bu avantajlarımızı bir beyaz tahtanın elimizden almasına izin verdiğimizi farkettik. Problemlerimizi, takıldığımız noktalara çözümleri müşterilerimize sormak ya da sahaya inmek yerine beyaz tahta başında saatlerce süren kafa patlatmalarında aradık. Bunları gördükten sonra yaptığımız tek şey; beyaz tahtayı kenara koyup, sahaya inmek oldu. SaaS şirketi olduğumuz için haftalardır beyaz tahtada tartıştığımız ama bir satır bile kodunu yazmadığımız özellikleri hazırlayıp, müşterimize kahve içmeyi teklif edip, ürünün bu yeni özelliği konusunda fikirlerini almaya başladık.

Beyaz tahta bizim hikayemizde gerçek suçluyu gizleyen, usta bir başrol oyuncusu sadece. Asıl suçlu içimizdeki; “sahaya inme” korkumuzdu. Siz de kendi işinizde sahaya inmenizi engelleyerek oturduğunuz yerde çözümler üretmenizi sağlayan ne varsa onu ortadan hemen şimdi kaldırarak işe başlayabilirsiniz.

Beyaz tahtaya ne mi oldu?

Biz dört ayaklı beyaz tahtamızın iki bacağını kapatarak onu cezalandırdık. Şimdilik orada camın önünde sessizce mahvedeceği bir sonraki startup’ı bekliyor.

Sakın siz ona bu izni vermeyin.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.