Okmeydanı Tıp Dergisi hakkında mecburi bir açıklama
Bu yazıyı mümkün olduğunca öz, kafa karıştırmadan yazmaya çalışacağım:
Önce “editöre mektup” kavramından bahsedelim. “Editöre mektup” bir bilimsel yayın türüdür. Bilim insanlarının bir yayın hakkındaki itiraz, düzelti ve eleştirilerini sunduğu, ya da yayın yapılacak kadar kapsamlı olmayan ancak bilim dünyasının dikkatine sunmayı önemli bulduğu bir konuyu kısaca ele aldığı bir yayın türüdür. Derginin editörüne, derginin belirlediği yollarla yine derginin belirlediği yazım kurallarına uygun olarak yazılır.
Elbette editörler, kendilerine gönderilen her mektubu yayımlamak zorunda değildir. Ancak bu mektup yukarıda saydığımız özelliklerden dolayı öylesine bir mektup olmadığı için yayımlamanın veya yayımlamamanın da nedenleri olmalıdır. Mesela:
- Mektubun içeriği yanlış olabilir.
- Mektup derginin konusu ile alakalı olmayabilir.
- Mektup derginin yazım kurallarına aykırı olabilir.
- Mektup bir yayın için düzelti ve eleştiri içeriyorsa, o yayının yazarlarına cevap vermeleri için süre tanınabilir.
- Burada yazmadığımız geçerli herhangi başka bir neden olabilir.
Ancak bu neden her neyse, mektup sahiplerine editör tarafından bir açıklama yapılması gerekir. Nezaket kuralları ve akademik etiğe uygun yazılan bir mektuba aynı kurallar dahilinde yanıt vermek gerekir.
Okmeydanı Tıp Dergisi ve Mektubumuz
Gelelim esas konuya. Kronolojik olarak anlatıyorum:
- Okmeydanı Tıp Dergisi’nin 2016 yılı 32. Cilt, 1. sayısında (Ocak 2016) İnfertilitede Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Uygulamaları adlı bir makale yayımlandı. “Çok güncel bir sorun olan ve sürekli yenilikler getirilen infertilite tedavisinde, tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamalarının kaçınılmaz olduğunu” iddia eden makalede homeopati, zihin-beden-enerji tıbbı, yoga, ve aromaterapi dahil pek çok sözdebilimsel yöntemin kısırlık tedavisinde kullanımına değiniliyor.
- Ben ve Dr. Işıl Arıcan, homeopati altında anlatılanları inceledik. Burada alıntılanan makalelerin iyi incelenmediğini ve teyit önyargısıyla çalışma sonuçlarının cımbızlandığını, ayrıca sağlıklı olmayan sonuçların da yeterli düzeyde açıklanmadığını, hatta homeopatinin ortaya çıkış yeri ve tarihinin bile hatalı aktarıldığını gördük.
- Bulgularımızı ve itirazlarımızı derlediğimiz mektubuzu 3 Nisan 2016'da derginin makale gönderme sistemi üzerinden gönderdik.
- Mektubumuza hiçbir yanıt gelmedi. Bunun üzerine 27 Eylül 2016 ve 28 Mart 2017'de yine dergi sistemi üzerinden, 1 Ocak 2017'de ise normal e-posta sistemi üzerinden dergi yazışma e-posta adresine mektubumuzun durumunu sordum.
- Dergi, bizim mektubu gönderdiğimiz tarihten bu yana tam 7 sayı çıkardı. Neredeyse bir buçuk yıl geçti. Ancak hala mektubumuz yayımlanmadığı gibi, mektubun yayına kabulü ya da reddiyle ilgili hiçbir yanıt gelmedi. Dergiye telefonla ulaşma çabalarım da sonuçsuz kaldı.
- Mektubun yayımlanmaması bir yana, mektuba ilişkin hiçbir yanıt gelmemesi hem nezaket kurallarına hem de akademik etiğe aykırıdır. Bu nedenle söz konusu mektubu ve Okmeydanı Tıp Dergisi editörünün bu tavrını açıklamak zorunda hissettik.
Eğer dergi editörü Prof. Dr. Yavuz Uyar’ı tanıyorsanız, kendisine bu yazıyı ulaştırabilirsiniz.
Merak edenler için, mektubumuzun tam metni aşağıdadır:
Sayın Editör,
Handan Özcan ve Nezihe Kızılkaya Beji imzalı, Okmeydanı Tıp Dergisi 2016 yılı 32 (1) sayısında 36–44 sayfalarında yayımlanan “İnfertilitede Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Uygulamaları” başlıklı yazıyı okuduk. Yazarların infertilitede başvurulan tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamalarını derleyerek literatüre katkı sağladığını düşünüyor ve tebrik ediyoruz. Ne var ki makale boyunca ele alınan tamamlayıcı ve alternatif tıp uygulamaları hakkında sadece pozitif bulgulu referanslara yer verildiğine, bu uygulamalarla ilgili negatif bulgulara ve uygulamaların yararsız olduklarını gösteren referanslara yeterince değinilmediğine dikkat çekmek istiyoruz. Ayrıca makalenin homeopatiyle ilgili kısmı hakkında aşağıda sunduğumuz noktalara temas etmek isteriz:
Derleme türü makalede infertilitede başvurulan alternatif tıp uygulamalarına değinilirken homeopatiden de bahsedilmiştir. Makalede, bu yöntemin 19. yy’da ABD’de ortaya çıktığı belirtmiş; ancak homeopati yöntemini ilk ortaya atan ve uygulamaya başlayan Dr. Samuel Hahnemann olup, kendisi 1755–1843 yılları arası Almanya’da yaşamıştır ve bu yöntem Almanya’da ortaya çıkmıştır(1). Defalarca yapılan geniş kapsamlı klinik deneylerle bu tedavilerin hiçbir etkinliği olmadığı gösterilmiştir(2). Ayrıca sonuçları pozitif olan bir takım homeopatik tedavi olgularında yanlılıkların rol oynadığının da ortaya konduğu bilgisi önemlidir(3). Homeopati ilkelerince seyreltilerek hazırlanan ve pazara sunulan homeopatik ilaçların içerisinde hiçbir etken maddenin bulunmasının matematiksel olarak imkânı olmadığından etkilerinin plasebodan öteye geçmesinin mümkün olmadığı düşünülmektedir(1). Homeopatların bu matematiksel imkânsızlık karşısında başvurdukları “suyun hafızası” hipotezinin ise bilimsel bir izahı bulunmadığı gibi, böyle bir hipoteze itibar etmenin tıp biliminin saygınlığına gölge düşürmesi tehlikesi bulunmaktadır(4).
Ayrıca bahsekonu makalede 42 nolu referansa istinaden, homeopati tedavisi uygulanan anne adaylarında plasebo gruba göre gebelik sonuçları istatistiksel olarak anlamlı bulunduğu ifadesi mevcuttur. Oysa referans verilen bu makalede tedavi süreci sonunda canlı bebek sahibi olan anne adayları sayısında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olmadığı ifade edilmektedir.
Benzer şekilde, yazarlar 43 numaralı referansa istinaden “Homeopatik tedavi yöntemiyle infertil hayvanlar ile yapılan çalışma sonucunda, sperm defektlerinde azalma, sperm hareketliliği ve semen miktarında artma saptanmıştır.” ifadesini kaleme almışlardır. Ancak sözkonusu ifadeye kaynak olarak gösterilen makalenin orjinal yazarları makalenin Sonuç bölümünde “Tek bir hayvana tedavi uygulandığı için, gözlenen değişikliklerin homeopatik tedaviye bağlı olduğunu söylemek mümkün değildir” ifadesi mevcuttur.
Bir literatür taraması olarak kaleme alınan bu makalede, ne yazık ki yazarların homeopati konusunda kısmen teyit önyargısına sahip olduklarını ve bu nedenle literatürde homeopatinin sadece etkin olduğunu gösteren örnek makaleleri referans aldıkları, hatta bu makalelerin sonuçlarını da hatalı veya eksik aktardıklarını üzülerek gözledik.
Homeopati, tamamlayıcı bir tıbbi uygulamaymış gibi görünse de, kullanılan ilaçlarda etken madde bulunmaması nedeniyle plasebodan ibaret bir müdahaledir. Homeopatinin yaygınlaşmasının halk sağlığı için de ciddi bir tehlike oluşturma potansiyeli vardır: Zira homeopatik çalışmalar yürüten az sayıda hekim dışında, hiçbir tıbbi bilgisi ve eğitimi olmadan homeopatik tedaviler öneren bir takım şahıslar bulunmakta, gazetelerde “kemoterapiye gerek yoktur” gibi beyanlarla okur kitlesini kanıta dayalı tıp uygulamalarından uzaklaşmaya teşvik etmektedirler. Homeopati kliniği adı altında faaliyet gösteren bazı merkezlerin tanıtımlarında henüz tıbben tedavisi mümkün olmayan hastalıkları da tedavi ettiklerini iddia etmeleri sık rastlanan bir durumdur ve tıp etiğine aykırıdır.
Hem bilimsel sorumluluk gereği hem de halk sağlığı adına homeopatiyle ilgili bilimsel gerçeklerin göz önünde bulundurulmasının elzem olduğunu ve homeopati hakkındaki makalelerde, homeopatinin etkin olmadığını ortaya koyan, dört adedine bu mektupta da atıfta bulunduğumuz çalışmalardan bahsedilmesinin tarafsız bir değerlendirme için gerekli olduğunu düşündüğümüzü bildiririz.
Saygılarımızla,
(1) Loudon I. A brief history of homeopathy. J R Soc Med 2006; 99(12): 607–610.
(2) Ernst E. A systematic review of systematic reviews of homeopathy. Br J Clin Pharmacol 2002; 54 (6): 577–82.
(3) Shang A, Huwiler-Müntener K, Nartey L et al. Are the clinical effects of homoeopathy placebo effects? Comparative study of placebo-controlled trials of homoeopathy and allopathy. Lancet. 2005 Aug 27-Sep 2;366 (9487):726–32.
(4) Ernst E. Homoeopathy: the effective promotion of ineffective remedies? Br J Clin Pharmacol 2006; 62(6), 645–646.
Tevfik Uyar & Dr. Işıl Arıcan
