Gaasdımonu/Safranbolu 02–03 Aralık’17

Şimdi yemek yedik. Etli ekmek diye geçiyor burada. Ama Konya etli ekmeğine benzemiyor. (En etli ekmek Konyalıların. Öyle dediğim için okumayı bırakmasınlar..) Konuyu yemekle açmam gerektiğini hissettim, çünkü şehre girişimiz ve gezinin devamında yediklerimiz mükemmeldi. (Yemek fotoğraflarına sansür uyguladım bu arada. Canınız çekmesi durduk yere)

“Aman canım, her yerin de kendi adında kebabı var” deyip burun kıvırmayın. Tamam, en güzel kebap sizin oranın ama kendi memleketinizi unutup yumulun.(mesela Safranbolu kuyu kebabı)

eren

Cem Sultan bedesteninde yemek yedik. Bahsettiğim etli ekmek.(yazı, Türkiyeyi yiyen kadın sunucuya dönecek diye korkuyorum) Çay içiyoruz. Şehir aslında eski Afyon’un Gerede soğuğuyla birleşmiş hâli. Çarşı pazarın olduğu yerde iki üç katlı binalar var.

Nüfus da çok genç değildi gördüğüm kadarıyla. Saçmalama, saha çalışması ya da anket doldurmaya gitmedin, bana ne yaş ortalamasından demeyin. Köyünüzdeki yaşlılardan her yerde var yani. Bıraksan tutup yanaklarınızı sıkacaklar. Hoş geldiniz, beş gittiniz, ne ayaksınız siz diye sordular hatta.

Şehirde çok hızlı gezdik. Rehber şehirdeki tarihi dokuyu özellikle göstermeye çalıştı. sokaklar çok küçük.(sanki Vefa’da farklı)

Muhakkak gezilmesi görülmesi gereken yerlerden bir tanesi.

Kastamonu insanı için elbette bir şey söyleyemem. Sadece bir dükkana girip bir kaç kişiyle görüşebildim. Ama Gerede, Afyon gibi şehirlerden çok farklı değil. Bir otobüs insanla beraber gezince sanki farklı bir ülkede dolaşıyormuşum gibi tribe girdim. Pazara girdik mesela. Babaannemle gittiğim pazarın aynısı. Ama anlık yabancılaşmam üst düzeye ulaştığı için kısa süreliğine şaşkınlık yaşadım. Çünkü senin toprakların, senin insanın ama eline fotoğraf makinesi alınca kendini kaybedip “ilkel” toplum görmüş antropoloğa bürünüyorsun. Ya da sokakta oturan birisine selam vermiyorsun. Çünkü kulaklıkta rehber bir şeyler anlatıyor.

Aslında şehri gezmek filan değil bu. Kitleler halinde hareket edince şehir sana kendini kapatıyormuş gibi hissediyorum. Normalde köyde yaşadığım, tecrübe ettiğim hayat pratikleri turist olduğum için çalışmıyor. Türkiye’de yabancı oluyorum aslında. Benim orada yaşayan insanla kuracağım ilişkinin çıktıları da “Anadolu irfanı” ya da “Anadolu insanı” gibi tanımlamalar olacak. Çünkü grup dinamiği içinde normalde fotoğrafını çekmeye cesaret edemeyeceğiniz bir yaşlı kadın, belki ya turist olduğumuz için, ya da zaten buralı değiller diye fotoğrafının çekilmesine izin verecek.

mülayim

O kadar koruduğumuz mahalleleri dolaşmamız, gruplar sayesinde mümkün hale gelecek. Yabancılaşma bu manada şehri bir müze gibi kullanıp sadece tarihi eseleri estetik manada inceleyip hamaset üretmemizi sağlıyor. Ama yapılar artık bağlamalarından kopmuş. Camide en ön safın sağ duvar dibini kimseye kaptırmak istemeyen adam işin konusu artık. Yok kiliseden çevrilmiş de yok 40 direği varmış da yılan taş olmuş da..(küçümsemek değil derdim, anladınız beni.) Orada yaşayan insanları ezip geçmekten başka bir şey haline dönüşmüyor bu geziler.

Yaşadığı yere büyük bir kitleyle girmek kolay kabul edilebilir bir şey olmasa gerek. Yukarıda bahsettiklerimi tarihi eserleri döneminin bağlamından koparmak olarak düşünmeyin. Çünkü şimdinin o yapılarla olan ilişkisini görmüyoruz. Eziyoruz.

Rehber şehri iliklerimize kadar hissedeceğimizi söylüyor Fakat bu durum bu kadar büyük bir grupla mümkün değil. Şehirden ayrılıyoruz. Bu iki günü kahramanı her Anadolu yolculuğunda olduğu gibi Erkan Oğur oldu. Son olarak gezerken rehber bizi bir konağa götürdü.

Konağın girişi, merdivenleri, ahşapları, neredeyse bizim Denizli’deki büyük ninemin eviyle aynıydı. Merdivenlerdeki ağaçların işlenmesi, renkleri… Bu tur aslında benim için pek de gezi özelliği taşımadı. Memleketimde selam verdiğim insanınların, yediğim yemeğin biraz farklısı. O da coğrafyanın verdiği farklılıklar.

Safranbolu açık hava müzesi.(aşk bu kızılötesi) Hediyelik eşya dükkanları, çay kahve içilecek asma altı dükkanlar, kediler, sizi en azından İstanbul’daki gibi taciz edercesine buyur etmeyen mekanlar, Hansel ve Gratel’deki büyücü gibi lokum tattırıp sizi büyülemeye çalışan esnaf ve sanatkarlar odası, rehberin bağırarak konuşmasına gülerek bakan amcalar…

salonda 1.60'lık havuz var. yazın görümcen çocukları alıp yazlık diye salona yerleşebilir mesela?

Şehir sokakları taşlarla döşeli olduğu için yürümek kolay değil. İnce tabanlı bir ayakkabı ölüm olur.

-usta bakam mı? Bizi çekiyorahaaha
-bilmem ki oğlum.. gülerim benajajaj

İki kasa üzerine tezgah açan teyzelerle fazla göz teması kurmayın. Çünkü her an bir dut kurusu ya da bir kavanoz almış bulabilirsiniz kendinizi. Ya da bir dostum gibi ıhlamur alıp durduğunuz yerde unuta unuta da devam edebilirsiniz geziye :)

fatiholgun

Demirciler çarşısında sağlık durumu iyi olduğu halde golf arabasıyla şehri gezmeye çalışan gruplar görebilirsiniz.

İstanbul’da Nuruosmaniye’nin avlusundaki gibi Asyalı turist kafileleri ve ilk defa Japonca konuşan bir Türk görebilirsiniz. Ben çok şaşırdım mesela rehberlerini konuşurken görünce.

Rehberimize de değinmek istiyorum. Bazen öyle noktalara geldik ki, dünya yaratıldıktan sonra insanlık buradan neşet etti diyecek zannettim.

Her şey bir yana anlatmak istediğim bir adam var. Şimdi biz şehre hakim bir noktaya çıktık. Fotoğraf çekiyoruz, rehber de konuşuyor arkadan. Grubun tam arkasındaki yolda bir çöpçü bayır yukarı elindeki el arabası be süpürgeleri çıkarırken durdu. Alnındaki teri sağ kolunun üst kısmıyla sıyırıp turuncu tulumunun önünü açıp bir derin nefes aldı. Bir sigara çıkardı. Çakmak aradı uzun bir süre. Zar zor bulup yaktı. Beresini de çıkarıp cebine sokuşturdu. El arabasına hafifçe oturup bizi izledi. Bir pazar günü, saat sabah 9–10 gibi bir çöpçü, bize bakarken gözlerini kısarak ne düşündü acaba? Bunu da lâf olsun diye anlatmadım :)

furkansağdıç

Güle güle.

Like what you read? Give Talha Kabukçu a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.