Bugünkü Gündemimiz de Ezan Olsun Hadi

Bence ezan Esperanto olsun, Beethoven 9. senfoninin melodisine okunsun, minareler yerine devlet tarafından herkesin cep telefonundan yayınlansın.

Türkçe ezan şeklinde koparılan suni gündem yaygarası üzerine hadi ben de birkaç kelam edeyim. (Bak yine unuttuk ekonomiyi, tutuklu gazetecileri falan. Harbi, üçüncü havalimanında rögarda ölü bulunan işçinin kimliği açıklandı mı? Yok mu? Cümleten hayırlı cumalar o zaman…)


Tarih boyunca yarattığımız hiçbir inanç mükemmel olmadı. Beşer şaşar sonuçta. İnsanın yarattığı bir şeyin kusursuz, eksiksiz olmasını beklemek safça ve nafile. Herhangi bir inanç sistemini elimize alıp didiklemeye başladığımız anda da, kutsalı her ne olursa olsun, onun da bir anda dağılmaya başladığını görüyoruz. Eleştirel düşüncenin daha çok kabul gördüğü toplumlarda gerek dini gerekse ulusal duygulardaki zayıflamayı büyük oranda buna bağlayabiliriz.

Çok sevdiğim bir büyüğüm zamanında “sadece aptal insanlara örnekler verilerek bir şey anlatılır, zeki insana bir şeyi örneklerle anlatmaya gerek yoktur” demişti. İnsanoğlu genel olarak düşündüğünden çok daha akılsız bir yaratık olduğu için, soyut birçok şeyin onun için sadeleştirilip somutlaştırılması, elle tutulur gözle görülür hale getirilmesi tam da bu yüzden çok önemli. Burada da hemen ritüeller devreye giriyor.

Psikolog değilim ama insan hayatında ritüellerin önemini biliyorum. Günlük rutinimiz içinde bile kendimize ritüel olarak kabul ettiğimiz, yaptığımızda mutlu olduğumuz, yapamadığımızda bizi mutsuzluğa gark eden yığınla şey var. Sabah akşam aynı saatte dişimizi fırçalamaktan serpme pazar kahvaltılarına kadar bir sürü örnek verebiliriz buna. Bozulduğunda hayatın genel akışını hiç etkilemese bile elle tutup gözle görebildiğiniz, hayatınızı somutlaştıran şeyler, eksikliğinden rahatsızlık duyduğunuz davranışlar.

İnanç sistemlerini oluşturup geliştirenler de bu gerçeği çok iyi bildikleri için sıkça ritüellere başvuruyorlar. İyi insan olmak, doğruyu yapmak, vatanı sevmek gibi kavramlar insanoğlunun zekası için fazla soyut kalıyor. Oysa günde beş vakit eğilip kalkmak, sabahtan akşama aç susuz kalmak ya da derse başlamadan önce avaz avaz bağırarak varlığını yaşadığın topraklara adamak çok somut. Düşünün, iki bin yıldır Hristiyan din adamları İsa’nın vücudu sizin içinizde deyip duruyor. İyi ama nasıl oluyor bu? İsa ne zaman benim içime girdi? Bu kafa karışıklığını gidermek için pazar ayininden sonra bir cips parçası alıyor, işte bu İsa’nın etini simgeliyor deyip ağzımızdan içeri tıkıveriyor. Ve hokus pokus, bir anda İsa bizim bir parçamız olabiliyor. Çok anlaşılır değil mi? (ilginç bir not: hokus pokus, Hristiyan din adamlarının bu ritüel sırasında söylediği “hoc est corpus”, Latince “bu senin vücudun” ifadesinden geliyor)

Dolayısıyla dini ritüellerin sorgulanması en başında dini inanç sistemlerinin sorgulanmasını gerektiriyor. (İnanmak üzerine ne düşündüğümü daha önce yazmıştım, linkini de şuraya iliştireyim merak edenler için.) Ezan dediğimiz şey de tam olarak dini bir ritüel. Sorgulamaya kalktığımızda sadece hangi dilde olduğunu değil, kullanılan müziği (senfonik olsa daha ilginç olmaz mı?), hatta akıllı telefonlar çağında gerekliliğini de pekâlâ tartışabiliriz. Ama ritüelin tartışılmaya açılması genel olarak inanç sistemini tartışmaya açmaktır ki bu da o inanca inananlar (ve de inandıranlar) için çok tehlikeli bir durumdur. Gözünüzü kapatıp bir hayal ediverin, hoca oradan “haydi namaza” diyecek, bizim milenyumlardan biri kalkıp “ooo, o zaman haydin bütün eller havaya” çekecek… İpliğin ucunu bir kez çekmeyegörün, bir anda bütün kazak elinizde kalıverir.

Siz CHP’nin korkaklığına falan bakmayın, 1932’de ezanı Türkçeleştirenler de bu gerçeğin son derece farkındaydılar. Amaç ezanın yerli ve de millileştirilmesi falan değildi. Dinin toplum üzerindeki gücüne atılmış bir yumruk, Türkiye’yi sekülerleştirme adına atılmış büyük bir adımdı. Yeni kutsalların oluşturulduğu ülkede eski, zararlı kutsallara yer yoktu. Ancak maalesef bu topraklarda inanç sistemi güçlüydü, atılan adımlar hep yeterince cesur olmayan yarım adımlardı, başarıya ulaşılamadı. “Kutsal” herhangi bir kitabı anlayabileceğiniz dilde okuyup, ritüellerin mantığını didikleyip de gülmemek olanaksız. Bunu o zaman ezanı Türkçeleştirenler de çok iyi biliyordu, bugün yangın varmışçasına bağırarak karşı çıkanlar da çok iyi biliyor. Tahminim bir tek CHP yönetimi bu gerçekten bihaber ya da “mış” gibi yapmayı artık yaşam biçimi haline getirdikleri için yine kafasını kuma gömen devekuşçuluk oynuyorlar.

Sonuç olarak, 1930’lar çok geride kalmış, yıl olmuş 2018. Bu devirde artık ezan Arapçaymış, Malaycaymış, Boşnakçaymış bunlar boş tartışmalar. Tartışacaksak, cesaretiniz varsa, saçma sapan bir ritüeli değil, onun özünü tartışalım. Gelin dini tartışalım. Kitapları tartışalım. Bunların toplum üzerindeki zararlı etkilerini tartışalım. Yok efendim yemiyorsa, o zaman zaten camiye falan da gittiğiniz yok, bırakın gidenler de paşa gönülleri nece istiyorsa öyle okusunlar ezanlarını.