
Geçmiş ile geleceğin arasında öyle tutulduk kaldık hepimiz. geçmişi kurcalamak can sıkıyor, geleceği düşünmek kaygılandırıyor. hepimizin ağız tadı aşağı yukarı aynı ; az tatlıyız :)
Teyzemin kocası 89 yaşında. Sanırım eniştem oluyor.
Sanırım demem komik biliyorum ama bu akrabalık titrleri küçüklüğümüzden beri dert kardeşimle bana.
Çünkü bizimkiler de pek çakozlamıyordu sanırım o işten. Erkeklere “dayı” kadınlara “teyze” denir diye kıvırmışlar bi yaşa kadar. Nasılsa büyüyünce öğrenirler sandılar sanırım. Sanki kendileri öğrenmiş gibi :)
Eltiler, yengeler, bacanaklar vs daha çok şey girince hayata iyice karıştı bizim kafa. O yüzden de kurcalamayı bırakıp ya isimleri biz taktık ya da işte sıkışınca akraba olan büyük erkekler dayı bizde hala :)
Herneyse, eniştem 89 yaşında. Hiçbir hastalığı yok. Sadece Alzheimer teşhisi kondu. Bazen çok mantıklı konuşuyor, o zamanları yakalayınca soru soruyorum onun hayatına dair.
Dün ona mutlu bir hayat geçirdin mi, nasıl bu kadar sağlıklı kaldın diye sordum. Uzun uzun gözlerimin içine bakıp gülümsedi, aa dedim yine gitti buradan, sonra dedi ki; “Mutluluğu siz icat ettiniz kızım, bizim zamanımızda huzur vardı biz onu arardık. “ Mutlu musun diye bir şey sorulmazdı bizim zamanımızda diye de devam etti.
Meğer 2000’li yılların en büyük keşfi “mutluluk”muş :)
“Peki” dedim “madem huzur o zaman mesele, sen nasıl huzurlu kalabildin?”
Ona küçükken annesinin öğrettiği bir yöntem varmış. Annesi de acayip güçlü, taş gibi becerikli yavuz bir kadın, amazon kadını gibi bir kadın.
“Güzel ve iyi yaptığım şeyleri hep içimden söylerim, kendimi hep takdir ederim. Sabah ilk iş içimden kendimle konuşmaya başlarım, şunu iyi yaptın, yaa ne iyi insansın ona yardım ettin vs diye sabah kalktığından itibaren içinden kendiyle konuşmaya başlarmış.
Becerdiğim, güçlü olduğum şeyleri hep kendime hatırlatıp gün içinde tekrarlarım. Bunu yapan insanın başkasından onay almasına gerek olmaz, o zaman da kendinle mutlu olursun işte dedi ve gülümsedi. Sonra daldı gitti, beyincikle ilgili bir şeyler anlatmaya başladı.. Alzheimercılık :(
Her şeyin beyinde başlayıp beyinde bittiğini yavaş yavaş anlıyor insanoğlu.
Eniştemin inancı hep çok kuvvetliydi, o yüzden hayatla ilgili bir çok şeyi kabul etmesi de çok kolay oldu sanırım.
Beyinin ihtiyaç duyduğu en önemli besin kaynağı inançmış. Yapabileceğine inanmak, olacağına inanmak, işe yarayacağına inanmak vb gibi.
Mesela Plasebo’nun hemen hemen tüm, hatta en kötücül hastalıklarda bile işe yaradığını ispatlıyor bilim adamları, tek işe yaramayan Alzheimer imiş.
Harvard Üniversitesinde Plesebo Studies diye bölüm açılmış. Plasebo etkisini, 2. Dünya savaşının sonlarına doğru ilaç kalmayınca cephelerde, morfine benzeyen bir sıvıyı askerlere vererek keşfetmiş. Neredeyse yarıya yakın asker, ağrısının kesildiğini söylemiş. Yani beyin inanınca, vücudu da inandırıyor.
Plasebo Parkinson dahil bir çok hastalığa iyi geliyor ama tek bir hastalıkta işe yaramıyor. Alzheimer.
Çünkü beyin hasta olduğunu unutuyor ya da ilaç aldığını. İnanacağı şeyi unutunca da etki etmiyor.
Elif Şafak’ın son kitabı “Sanma ki Yalnızsın”’dan öğrendiğim, yeni bir kitap ve yeni bir yazar var.
Samuel Arbesman’ın “ Olguların Yarı Hayatı: Neden Bildiğimiz Her Şeyin Bir Son Kullanma Tarihi Var?” diye bir kitap.
Doğruluğundan yüzdeyüz emin olduğumuz, bilimsel, toplumsal ve tıbbi verilerin son 200 yıl içinde nasıl kofti çıktığını anlatıyor.
Ama dünyanın her yeri aynı anda ilerlemediği için eski yanlış bilgiler hurafeler olarak hayatımızda yer almaya devam ediyor.
Mesela, ülserin stres kaynaklı olduğu, sakarinin kanser yaptığı, yumurtanın zararlı olduğu vs vs..
Dünya aynı anda ilerleyemediği için de aslında okullarda öğrendiğimiz bir çok şey demode ve yanlış kalıyor. Bugünkü bilgilerimiz de ilerde öyle olacak.
Bilimsel-tıbbi ve toplumsal bilgilerin 45 sene ömrü olduğunu hesaplamış Arbesman. Her bilginin 45 yıllık ömrü varmış anlayacağınız :)
Bu yazdıklarım da 45 sene anca idare edecek demek ki..
Görüşürüz, hepimize iyi haftasonları ..
