Image for post
Image for post

“Gel bak yeni bir yer açıldı, oraya götürüyorum seni.” diyor Emel. Bahçesinde soba da var sigara içilebiliyor.”

Şehrin sonu sanki; dar yollara, ara sokaklara giriyoruz. Pencerelerdeki ışık perde aralığı renginde, çıt çıkmıyor. Ortama kış saati çökmüş, bizim gecemiz henüz başlamış değil. Bir tek Emel’in ince topuklarının sesi. Rahatsızlık veriyoruz gibi, içim ürperiyor.

Uzun bir şeritten geçiyoruz. Bir nevi üstü açık tünel. Sonunda Jazz esintisi, kapıda bolca kravatlı gardiyan. Küçücük bir kapıya kıyasla, epey kalabalıklar. Bildiğim adresler karışıyor. Bu ülkede yaşadığım genç kızlığım şimdikine hiç benzemiyor. Toprağıma yabancıyım, mekanlarına hazırlıksız. Cıvıl cıvıl içerisi. Girerken artık besmele çekmiyorum.

Şarap şişeleri geçip gidiyor aramızdan, kadehlerimiz yenileniyor. Koyu bir sohbetin ortasında “Hamileyim” diyor. Evlenesi yok, o adam sadece gönlünü hoş ediyor. İronik. Biraz anlatsana dediğimde, çarşafların rengini, onun odaya yayılan kokusunu, terli, erkeksi dokusunu, kendi bacak arası sıcaklığını tarif ediyor. Adam hiç bir sabah Emel’in yanında uyanmıyor. Karmakarışığım anla işte, diyor, aşk benim için epey acımtrak bir tat. Gözüm dalmış, başımı sallıyorum. Sigaramı kültablasına hırsla bastırıyorum. İzmarit ne olduğunu şaşırıyor. Eğri büğrü, yanmaya devam ediyor. Söndürülemeyen yangın gibi anılar. Aklıma bir zamanlar beni kürtaj masasında bırakıp giden bir hiç yansıyor. …



“ Gece yine canlı mı canlı uçuyor herkes heyecanlı….

…Çalkala Çalkala”

Bir elimde Long Island’ım, diğerinde sigaram.

Ortam desen tam benim havam.

Dans zaten bir aşk oyunu…

Dumanı üflüyorum, ağzımdan havaya karışıyor, başım hafif avam.

***

Yatır beni ters köşeye.

Klube değil de, sokağa koy.

Karşımdaki hatunun dilinde “mış mış”…

Bağırıyor avaz avaz,

belki sana sorsak doğrusunu şaşırmış.

Yeni yıla umutla girecekmiş.

2016’nın anasını satacakmış.

Nicelerini görecekmiş.

Mış mış mış da muş muş muş.

****

Ya da evimdeyim, var mı diyeceğin?

Fonda Müzeyyen.

Yanımda halam, eniştem.

Şikayetim? Yok şimdilik, kimselere etmem.

Televizyondaki dizide oynanan öylesine bir konken.

Bilirsin işte; rolde çokça dramatisyen, biraz da komedyen. …


Sıla’nın adı hakkını vere vere acıtıyor canını. Çok özlüyor uzakları. Ben ise kinimi saklamaya meğillenmişim, tamamen kayıp bir vaziyeteyim.

Annem ayrı bir şehirden “Alo” diyor arada sırada; umarsızca kahkahalar atıyor. Az konuşuyor, ağzı içki kokuyor, duyuyorum. Babamın adı ancak okul dekontlarında görünüyor. Soyadının yerinde bazen TL yazıyor, bakmadan geçiyorum.

Biliyor musun; bizim yapmamız gereken tek şey kaybolmak” diyor Sıla sessizce kulağımın dibinde.

“Nereye?”

Fısıldarken, gözümle gözünü kontrol ediyorum. Kapatmış. Belli ki her gece olduğu gibi hayallere dalmış. Yine doktor olacağı günleri düşünüyor, biliyorum. …


İşte…Bütün cümleler bir umutla başlayıp hayalkırıklığıyla bitiyor bu ülkede. Ama neden, niçin böyle?

Birazdan gidiyoruz. Herkes bizim yerimize mutlu, kimsede “Kal” diyecek yüz yok. “Neden gidiyorsunuz?” yerine, “En iyisini yapıyorsunuz”lar uçuşuyor cümlelerde. Kimisi kendi kaçışının derdinde, kimileri hala bir arayış içinde. O kadar haklılar ki. Kimse birbirine karşı çıkamayacak vaziyette. …


Böceklenmediğine seviniyordum, o da bugün geldi başıma. Kafam kadar bir karafatma, korkmadı benden. Ben korktum ama…Geldi oturdu yanıma. Sanki reankarnasyona uğramış bilge bir baba. Gitmesini söyledim; “Toparla kendini, o zaman giderim uzaklara” dedi bana. Hakkını yiyemedim, “Sen böceksin ne konuşuyorsun?” diyemedim. Toparlanamadım da.

Çıkmaz sokaklarımı görsün diye, günlüğümden bir sayfa okudum ona. “Umudum yorgun” diye başladım lafa. Çocukluğumda gökyüzüne kaptırdığım uçurtmaları, özlemini çektiğim, annemin sardunyalarını anlattım. Kaybettiğim aşk oyunlarını, niçin güneşi değil de geceyi sevdiğimi itiraf ettim. Hep sevdiğimin ama hiç sevilmediğimin, ne zaman ilerlemek istesem yerimde duruşumun, bir baltaya sap olamayışımın sebebini sordum. O kadar uzun süre baktım ki boşluğa , arada bir kıpırdayan ön…


Image for post
Image for post

San Diego Havaalanına vardığımda gözlerim yorgunluktan yuvalarına çökmüş, ayaklarım oturmaktan uyuşmuştu. Bavullarımı aldıktan sonra çıkış yönünü takip ettim, otomatik kapılar açıldığında derin bir nefes aldım. Bu şehirde beni bekleyen kaç yılım, nasıl bir öğrencilik hayatım olacaktı, bilmiyordum. Telefonumu açık duruma getirdim ve beni almasını umduğum bayanın e-mailime göndermiş olduğu fotoğrafa tekrar baktım. Etrafta ona benzeyen kimse yoktu. Bir süre ayakta dikildikten sonra orta yaşlı, ince yapılı, eşofmanlı, başında eski bir beyzbol kasketi olan bir adamın elinde koca harflerle ismimin yazılı olduğu pankartı gördüm. Gülümseyerek yanına gittim ve böylece dünyanın diğer ucundaki ilk cümlemi kurdum: ”Merhaba. Beni bekliyorsunuz sanırım?”

Adının Paul olduğunu öğrendiğim, gülümsediğinde dişleri az sonra ağzından dışarı fırlayacakmış gibi duran adam, evinde kalacağım Bayan Bavery’nin yan komşusuydu. Yaşlı bayanın ilk kez evine bir öğrenci kabul ettiğini, dışarı çıkmaktan pek hoşlanmadığını, o yüzden de kendisini görevlendirdiğini söyledi. Oysa, bir hafta öncesinde ilk ve son kez telefonda konuştuğumuzda soğuk ve mesafeli bir ses tonunda olmasına rağmen, nedense beni ilk gün karşılamaya geleceğini düşünmüştüm. Arabasına bindikten sonra birbirinin aynı gibi duran sokaklardan geçerken, bir an kaybolduğumuzu düşündüm. Ama elbette bunu sesli olarak dile getirmedim. Paul eski püskü kasketinin altında ileriye kilitlenmiş küçük gözleri ile belli ki evinin yolunda gayet emin bir şekilde ilerliyordu. Gördüğü her şeye yabancı olan bendim. …


Çocukluğuma uğramasa olmaz. Babama illa bir selam çakacak. Yediğim azarların ağzından girip, kalbimi kıran erkeklerin burnundan çıkıyor. Arada bir şarkı mırıldanıyor kendince, yanımdan o sırada biri geçiyor. Kokuyor, buram buram…Alıp götürüyor o koku beni. …


Her hafta farklı bir kızdan söz eder gibi, yalnızca benim anlayacağım bir dilde aşkımızı anlatırdı. İnce esprilerle bezenmiş uzun cümlelerin arasından bir anda sarı saçlarım ortaya çıkardı. Henüz yeni konuşmuş olduğumuz bir konuyu fıkraların arasına atıp kaçardı. Kulağıma fısıldamak istediği ne varsa, derginin içine saklardı. O aşkımızı mizahına kattıkça, duygularım karmakarışık dalar giderdim sayfalara. …


“Seni seviyorum” eski bir hataydı. İçten içe kulağımızı tırmalayan, söylendiğinde eski tınısından eser kalmayan…

“Çok özledim” desem, inanmayacaktı.Kaç kez özlemiştik birbirimizi ve her hasretin sonunda ellerimiz, yüzümüz, bazen onun sırtı, bazense benim göğsümün üstü kan revan içinde kalmıştı. Özlemek, hırpalanmaktı.

“Konuşalım, çözelim, hallederiz belki” diyecek oldum; içimden umut namına hiç bir şey çıkmadı. Cümlemdeki belki, aslında herşeyin yanıtıydı. Mezara giren bir sevdadan geriye kalan ne varsa toprak kokacaktı. …

About

Tugce Cengiz

@Berlin

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store