
14 Temmuz
Çok az kişiyi ilk görüşünü hatırlar insan. Sonradan düşününce bir dönüp bakar ki, hayatındaki en sevdikleri çıkar bu kişiler. Nasıl oluyor da ilk görüşte yaşıyoruz ki bunu? Göz bakıyor ama kalp mi görüyor karşısındakini ilk buluşmada?
Onunla tanışmamız da böyleydi. Aşık olduğum adamın annesiydi o masada otururken. Heyecanlıydık karşılıklı. Buna rağmen yapaylığa hiç tutunmadı. Çok tatlıydı sohbeti. Bırak sohbetini; gözleri gülüyordu, gözlerinin ta içi… “Merhaba” deyişi bile, içime işlemişti.
Biraz zaman geçince; evini, sofrasını, aşını açtı bana. “Hoşgeldin” dedi. Bir baktım ki evinde hoşluktan başka bir şey yoktu hakikaten. Küçük hesaplar, manalı bakışlar, olumsuzluklar hiç uğramamıştı sanki evine. Sade huzur vardı gördüğüm her yerde. Biriktirdiği anılar çerçevelerde, el emeği göz nuru yaptıkları her köşedeydi. Kendini tanıttı, tanımaya çalıştı beni. Sözleriyle anlatıyor, gözlerimden anlıyordu. Öyle hissettirdi. Ne güzel bir şeydi…
Eşimle evlenene kadar, hiç ‘Teyze’ diyemedim ona. İsmiyle hitap etmedim. Tam seslenecekken, hiç bir sıfat konduramadım. Ne o talep etti, ne ben koyabildim adını. Uzak bir sıfatı olamazdı ki, o kadar yakındı çünkü. Kendime benzettiğim nadir insanlardandı.
Eşimle evlendik. Bir anda etraf için o ‘Kayınvalide’ oldu, ben de ‘Gelin’ oluverdim. Biz henüz adını koymamışken, alışılagelmişlikler bizim yerimize isimlendirdi ilişkimizi.
Oysa hiç benzemiyordu duyduğum klasik “Gelin-kaynana” ilişkilerine. Ya da ben bilmiyordum bir kayınvalidenin gelini hasta olduğunda; yatağının başında beklediğini. İş bilmez gelinin evindeki kirli çoraba mis gözüyle bakan birini hiç duymamıştım mesela. Her gelin oturup, formaliteden bi’ kahve içip kalkmak yerine, sabahlayabiliyor muydu kayınvalidesiyle?
Başkalarını bilmeme gerek kalmadan, o koyuverdi kalbini ortaya. Kısa sürede, “Gelin-Kaynana” lıktan çıktık ama kimselere de anlatmadık. Biz biliyorduk anne- kız olduğumuzu artık. Sırlarımızı paylaştık, hayatı çekiştirdik, bir yudum kahve, bin yudum sevgi içtik birlikte.
“İyi at yemini artırır yavrum” dedi bir kez konuşurken. İlişkimizin karşılıklı özeti gibiydi. Zaten her kurduğu cümle, bir şeyler anlatıyordu. Onu dinlerken; öğrenmemek, hayatı irdelememek mümkün değildi. Yengeç kabuğu bile gizleyemiyordu yumuşacık yüreğini.
Halbuki ne çok şey yaşamıştı seneler içinde…Ve nasıl böyle güçlü kalabilmişti dertler üstüste bindiğinde bile. Hayran kalmamak mümkün değildi. Gücünü zırhı yapmış, kuşandığı her kalkanı çocuklarının önüne yığmış bir emektardı o. Yaptığı herşey evlatları iyi olsun diyeydi.
İyi olduk gerçekten de. “Olduk” diyorum çünkü ben onun üçüncü çocuğuyum. Bundan farklı bir şey düşünmek hiç aklıma gelmedi sayesinde. “İnsan emeğini sever” dedi ve yıllardır emeğini ailemizden, ilgisini üstümüzden hiç eksik etmedi. Bizi mutlu eden ne varsa saçıverdi ortalığa. “Alın” dedi, “Yapın” dedi, “İsteyin” dedi. Hasta olduğumuzda daha gecesinde uçağa bindi. Gözyaşını bir gün bile görmeyelim de üzülmeyelim diye, gidip en dip köşelerde gizlendi.
Bir geline verilebilecek en güzel hediye, kayınvalidesinin kendi genç kızlığını unutmamış olmasıdır.
Sen hiç unutmadın anne. Üstüne üstlük, sen hep bana beni hatırlattın.
Şimdi ben ne diyeyim ki sana “Annem”den başka. Sen benim yumuşak karnım, canımın canı, oğlumun babaannesi, bahar dalının en güzel mevsimisin. Senin için dilediğim ömür, ettiğim hayır duası; senin bana attığın bin adımın zerresi.
İyi ki doğdun anne.
Hep ol sen.
Hiç gitme bir yere.