Aziz abi ve unutulmaz ayarı!

Cenazeler tavernalara benzer!

Mesai bitişi 7 civarı Kadıköy’de taksi bulmanın ne zor olduğunu bilirsiniz. Tereddütsüz beni arabasına alan ve bunca yıl ne öğrendiysem hepsini yüzüme bir bir özetlerle vuran bir taksi şoförüne rastladım.

‘’ Nereye ‘’dedi.. ‘’Valievleri’’ dedim.

‘’Vali kaldı mı orada hala’’ dedi.

‘’Ben de bir tek rahmetli dedem’’ dedim..

Sonra olaylar gelişti.

Aziz K. 63 yaşında bir taksi şoförü.

Önce aldığı pek çok müşterinin mutsuzluğundan bahsetti. Sonra onları bu mutsuzluğa neyin ittiğinden..

‘’Ben her zaman olumlu şeyleri cebimde taşırım.. Olumsuzları fıydırıp atarım. İnsan olmak bunu gerektirir’’

Önceleri günümüzün çaresiz kabullenişlerinden fikir sahibi olan bir esnaf gibi baktım ona.. yalan yok!

Sonra devam etti.

‘’Ben cenazeleri tavernalara benzetirim. Cenazede ve tavernada insanlar sadece konuşmaya gelirler. Biraz hatırlamaya, biraz hüzünlenmeye sonra da eve gitmeye..’’
‘’İnsanlar yaşarken birbirini anlamıyor. Hadi birbirini anlasa bile kendini anlamıyor. Hepimiz mesleğimiz için doğmadık anamızdan. Mutlaka heves ettiğimiz ama yapmadığımız bir şeyler var. Yapamadan geçiyor ömür.. Sen güleryüzlü kızım, ne seviyorsan onu yap!’’

Beynimden vurulma durumum eve gelene, hatta bilgisayar başına geçene kadar sürdü..

Sonra düşünmeye ve aşağıdakilere yazmaya başladım.

Jenerasyonlar arasındaki farklılıklara aklımız takılmışken ortaya çıkan kavramlar ve tespitler bizi aslında tek bir noktaya atıp bırakıyor. Ben 80’lerde doğmuş ziyadesiyle 90’larda yaşamış bir çocuğum.

Şirinler, Jetgiller derken ulaşamayacağımız duygular üzerine hayatımızı inşaa ettik. Yalan mı?

Heveslerimiz, sınavlara sonra maaşlara takıldı ve biz tıkandık. İşte tam bu noktada sorguladığımız o şeyi, fazlasını istemeyi nerede bıraktık? Ve daha acısı.. Tam olarak nerede idare etmeye alıştık? Zoraki okutulan 23 Nisan şiirlerindeki hevesimiz, yerini sarhoş sofralarındaki şarkı söylemelerimize bıraktı. Ayrımcılık hayatımızın merkezine oturdu. Amerika’nın yüzkarası olan ‘’colored people’’ durumunu hala kendi topraklarımızda yaşamadığımızı iddia edebilir miyiz? Belki ten rengine göre değil ama pek çok fizyolojik ve statüsel durumlar bizi insanlara ayırmaya itiyor..

Hadi 30’larındaki kadınlar sorun kendinize.. Kaçınız ideal aşkı Mr. Grey’le ya da Marc Darcy’de aramadı.

Teni kavruk, aksanı bozuk bir Anadolu adamı size yüzde kaç çekici gelebilir?

Ya da sabit maaşlı, ssk’lı adamlar.. Plastik kadınlara arzu duyarken, kaprisini çekemeyeceğiniz ve ben aslında ilişki adamı değilim dediğiniz kadınlara karşı ne kadar dürüstsünüz?

Her sektörden insancıklar hepsi bir noktada İzmir’e ya da Bodrum’a kapağı atıp emekli olmayı istiyor. Yahu bizim ve sonraki neslin kaderi mi bu? Herkes dükkanı kapatıp gitmeyi mi bekliyor? Ya beceremeyenler ne yapacak? Kredi ödeyip, romantizim yaşamaya çalışmaları kaçınılımaz.

Yitirdiğimiz en temel şeyi şimdi açıklıyorum.

ÜRETKENLİK

İnsanoğlu’nun en büyük mastürbatif eylemi.. Hayat vermek ve yaşatmak..

Anaokulu ve ilkokuldaki yaptığımız pastel boya resimlerini hatırlayın. Oradaki heyecanı da hatırlayın..

Bu heyecan öğretmenimizin veya anne babamızın vereceği aferinden çok daha başka bir derinliğe sahipti. Ana rahmine düştüğümüz andan sonra başladık üretmeye.. Önce kendimize ait hareketler sonra yer yer sancılar ürettik. İfade etmek göbek bağımızın kesilmesinden önce başladı aslında..

Ebemiz ciğerlerimiz açılsın diye kıçımıza vurduktan sonra sesimizle dahil olduk oyuna.. Sesimiz, nefesimiz sonra kelimelerimiz ve akabinde ellerimizle yaptığımız her şey ‘’neden geldik lan bu dünyaya’’ dediğimizde bize birer neden sundu.

Ortalama bir vatandaş adına söylüyorum.. Dinlediğimiz şarkılar, izlediğimiz filmler ve duyduğumuz her kafa açıcı söz bizi o noktaya götürüyor.

Ezbere konuşan bir insan olmak, neden geldim ben bu dünyaya sorusuna cevapsız kalmaktır.

Ezbere konuşmak için çok nedenimiz var. Her şey hazır.. Content marketing diye lütfettikleri kavram bizi ziyadesiyle oyalıyor. Birileri (ki aslında onlar da insanoğlu) bize düşünmeyi, cevap vermeyi ve üretmeyi geçiştiriyor. Mutsuzluğumuzun hırsını zavallı hayat arkadaşlarımızdan alıyoruz.

Unuttuk heveslenmeyi, unuttuk üretmeyi!

Üretmek bir fikre hemfikir olmak değildir.

Slacktivism en büyük jenerasyon tehlikesidir.

Slacktivism nedir diye soranlara:

https://en.wikipedia.org/wiki/Slacktivism

Fikre katılmak, fikrin rüzgarını arkana almak bir mastürbasyondur. Fikir eylemsiz sadece bir teoridir.

Eyleme geçirmediğin her fikir ve duygu birer andan ibarettir.. Anlar zamanı, zamanlar ise bizi sarıp sarmalıyorsa geriye ne kalıyor diye durup düşünüyor insan.

Ey! 9’da mesai’ye başlayan sevgili çağdaşlarım..

Ay başı ve ay sonu diye ayırdığın episode’larda kim seni niye dinliyor. Yok o değil deyip geçtiğin kaç insan aslında seninle aynı düşünüyor ve belki de hissediyor?

Diğer bir deyişle.. Aziz abi haksız mı? Heves ettiğin ve ertelediğin her şey nefes alıp vermeyi bıraktığın güne kadar peşini olmasa da beynini işgal etmiyor mu?

Hadi bunu bir düşün.. Düşünelim.

Sonuç ve çözüm istiyorsan.. O bende değil.. Sende de değil.. Beşeriyette!

E beşeriyet dediğin biz isek.. O zaman bizde..

Tşk.