Hindistan’da Vipassana Deneyimi

Bölüm I: Duvara Karşı

Bir Pazar sabahı Kumar beni “madamların şehri” dediğim Bombay’dan Igatpuri’ye götürüyor arabayla. Otobanda üç saatlik bir yolculuk yapıyoruz. Yolda fazla konuşmuyoruz çünkü Kumar ile nasıl iletişim kuracağımı bilemiyorum: bir “madam” olarak mı yoksa “kendim” gibi mi? Kumar sorularıma kısa cevaplar veriyor ve ne dersem “evet madam” manasında başıyla onaylıyor. Lüks kavramının olmadığı bir meditasyon merkezine özel bir şoför ve jiple gidiyor olduğum için garip hissediyorum. Bir an zihnim bu ironiye takılıyor, sonra bu düşünceyi zihnimde olduğu yerde bırakıyorum. Güneşli hava yerini birden gri bir gökyüzüne bırakıyor ve yağmur başlıyor. Kumar kırmızı ışıkta duruyor. Gözüm sağımda motorsikletiyle duran adama takılıyor. Ayakları çıplak. Adamın yağmurda ıslanan çıplak ayaklarına bakıyorum ve kendimi kötü hissediyorum. Yola devam ediyoruz.

***

Meditasyon merkezinin olduğu Dhamma Giri, Igatpuri beldesinde küçük bir yerleşim yeri. Etrafı yüksek tepelerle çevrili. Muson yağmurlarının sonu olduğu için her yer yemyeşil. Gökyüzü hem bulutlu hem güneşli. Bulutların arasından bir görünüp bir kaybolan ışık tepelere yansıyor. Tepeler yansıyan ışıkla olduğundan daha da parlak ve yeşil görünüyor. Arabayla geçerken bu karenin bir fotoğrafını çekiyorum. Meditasyon merkezine giriyoruz ve ortalıkta bir festival havası var. Ana giriş Hintli kadın ve erkeklerle dolu. Kadınlar rengarenk sarilerini giymiş, meydanda eşleriyle, kızlarıyla ya da gelinleriyle konuşuyor. Meditasyonun Hintliler için bir aile geleneği olduğunu o an farkediyorum. Meditasyon tarihlerinde var, atalarından gelen eski bir gelenek. Kayıt için sıraya girip beklemeye başlıyorum. Gözüm Avrupalı yüzleri aramaya başlıyor. Bu haklı bir beklenti zira ne zaman yurtdışında meditasyon ya da yogayla ilgili bir inzivaya katılsam mutlaka Avrupalı ve Amerikalılar da oluyor. Bu sefer yoklar. Etrafta sadece Hintli kadınları görüyorum. Dikkatle süzüyorlar beni ve ne zaman gözgöze gelsek gülümsüyorlar. Programdaki tek beyaz ve Hintli olmayan kadın olduğum gerçeğine takılmıyorum. Sonuçta durum bu. Kayıt işlemlerini tamamlayıp, telefon, para gibi değerli eşyalarımı bir görevliye teslim ediyorum. Sonra kalacağım odaya gidiyorum. Tek kişilik bir oda. Odayı kontrol edip, eşyalarımı bırakıyorum. Vakit kaybetmeden giriş dersinin yapılacağı yemekhaneye gidiyorum.

***

Yemekhanede sadece kadınlar var. 10 günlük süreçte kadın ve erkekler ayrı alanlarda meditasyon yapıyor ve birbirlerini hiç görmüyor. Salon dolu. Dışarıdan bir sandalye alıp kendime girişe yakın bir bölümde yer buluyorum. Sırtım duvara yüzüm salonda oturan kadınlara dönük. Ses kaydı başlıyor. Kayıt Hintçe. Kadınlardan bazıları kaçamak bakışlar atıp kaydı anlayıp anlamadığıma bakıyor. Hiçbir şey anlamıyorum. Öğretmeni tarafından cezalandırılan küçük bir çocuk gibi başım önümde, yere bakıyorum. Ani bir utanç dalgası yükseliyor içimde. Duygunun şiddeti yüksek, ağlamamak için kendimi zor tutuyorum. Kayıt devam ediyor ve kendimi içinde bulunduğum ortamdan tamamen dışlanmış hissediyorum. Harita üstünde bile zor görünen bu yerde, bir yemekhanede, çoğu yaşlı iki yüz Hintli kadınla birlikte oturmuş Hintçe bir ses kaydı dinliyorum. Doğal olarak zihnimde şu soru beliriyor: “benim burada ne işim var?” Bu ilk soruya cevap veremeden ikinci soru geliyor: “10 gün boyunca ne yapacağım burada ben?” İkinci soru direncimi kırıyor ve sessizce ağlamaya başlıyorum. Gözyaşları yanaklarımdan süzülürken utanç içinde onları saklamaya çalışıyorum. Bir süre sonra kafamı kaldırıp bana bakan kadınlara bakmaya başlıyorum. Gözlerinde merak var. Ağladığımı farkediyorlar mı bilmiyorum. Bir önemi de yok aslında. Hepimizin buraya ağlamaya ve kim olduğumuzu anlamaya geldiğini düşünüp kendimi rahatlatıyorum. Benim kendime dönüş sürecim program resmi olarak başlamadan önce başlıyor, ne var yani? Orada en derin yaram olan soyutlanma korkumu gözlemlemeye yetecek kadar oturuyorum. Sonra asistan gelip gözleriyle özür dilermişçesine bana bakıyor. Ya da belki de ben öyle görüyorum. Kaydın bitmesini bekliyoruz. Bitince beni başka bir odaya alıyorlar. Bu sefer kaydın İngilizcesini dinliyorum. Vipassana böyle başlıyor benim için işte: utanç ve soyutlanma duygularıyla…

***

Sessizlik ilk gece başlıyor. 10 gün boyunca konuşmak yasak. Sözlü veya sözsüz, herhangi bir şekilde konuşmak yok, jest yok. Yemekhane insanlar duvara karşı oturup yiyebilsin diye beyaz mermer duvarlar ve bu duvarlara monte edilmiş masalarla çevrili. Karşılıklı oturulabilecek masalar da var ama öyle oturunca konuşmamak zor, o yüzden ben duvara bakarak yemek yiyorum. Ne pencere, ne ışık, hiçbir şey. Sadece duvarın görüntüsü ve gerçekten konsantre olabilirsem, yemeğin tadı. Her sabah 4’te uyanmak her şeyin “rüya benzeri” olduğu bir ortam yaratmaya başlıyor. Yavaş yavaş etraftaki kadınları görmemeye başlıyorum. Güzel sarileri karanlıkta kayboluyor. Dış dünyayla ilgili algım sakinleşmeye başlıyor. Ilk günler zor geçiyor, çok yoğun günlük bir program var, ayak uydurmaya çalışıyorum. Grup meditasyonlarına katılmak ve saatlerce aynı pozda oturmak zor. Dördüncü günde bizi tek kişilik meditasyon hücrelerinin olduğu pagoda’ya götürüyorlar. Asistan beni pagodanın yer altındaki hücrelerinden birine götürüyor. 36 numaralı hücre. Penceresiz küçücük bir oda. İçerisi karanlık. Kapının karşısındaki duvarda bir meditasyon minderi asılı. Hücreye girdikten sonra minderi yere koyuyorum ve meditasyona başlıyorum. Mindere oturur oturmaz korkuyla karışık klostrofobik bir his yükseliyor içimden. Asistan beni hücreye kitleyecek mi bilmiyorum. Kapıya değil duvara karşı oturduğum için asistanın ne yaptığını görmüyorum. Beni içeriye kitleme olasılığını düşünmek kalp atışlarımı hızlandırıyor. Gözlerim kapalı, ne kapının kilitlendiğini ne de asistanın adımlarını duyuyorum. İstediğim zaman hücreden çıkabileceğimi düşünerek kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Daha sonra bunun tam olarak doğru olmadığını farkediyorum, zira çan sesini duymadan pagoda’yı terketmek yasak. Hücrede tek başına olmanın yarattığı mahremiyetin seviyesi o kadar yüksek ki, korku yerini ani bir rahatlama duygusuna bırakıyor. Bu hücrede dünyanın kalanından tamamen izole bir şekilde tek başımayım ve dikkat dağıtıcı dış hiçbir unsur olmadan meditasyon yapabilirim artık. Bu sakinlikle, o küçücük karanlık hücre dünyanın en geniş ve güvenli yerine dönüşüyor. Bedenimdeki duyumsamalara odaklanıyorum ve hiç beklemediğim bir anda ilk farkındalığımı yaşıyorum... Duvara karşı.

***