BİZE KALAN

Felaket tellallığı yapmak gibi olmasın ama dünya, yarın bugün olduğundan daha kötü bir yer olacak.

Dünya canımızı yarın bugün sıktığından daha çok sıkacak.

Hiçbir suçu olmadığı hâlde öldürülen kız çocuklarının sayısı yarın bugünkünden en az bir adet daha fazla olacak.

İnsanı hayrete düşüren suiistimaller, ihanetler, entrikalar katlanarak devam edecek.

“Üst akıl” akıllanmayacak, bilakis daha da azgınlaşacak. Vicdansız cahiller, vicdana gelmeyecek, bilakis daha da ahlaksızlaşacak.

Mide bulandıran sosyal/ekonomik adaletsizlik tablolarına yarın bir yenisi daha eklenecek. İnsanlığın ve dünyanın geldiği durumu anlatan grafik eğrisi yarın bugünkü seviyesinin daha altında olacak.

Açlık sınırının altında yaşayan, sebebini bilmedikleri savaşlardan dolayı yaşama hakları ellerinden alınan, yerinden yurdundan edilen, ümitsizliğe, çaresizliğe, yalnızlığa terk edilen insanlar her geçen gün biraz daha artacak.

Kıyıya bir Aylan daha vuracak, bir Ümran daha donup kalacak ve bizim yüzümüz yarın bugünkünden daha zor kızaracak, ar damarlarımızdan biri daha çatlayacak.

Tabiatta meydana getirdiğimiz yıkım; sebep olduğumuz kirlilik, çarpıklık, çölleşme ve çöplükleşme hız kesmeden artmaya devam edecek.

Yarın, mevcut hiçbir sorunu mutlak surette çözemeyeceğimiz gibi yepyeni ve daha vahim sorunlara yelken açacağız.

Dünyayı tüketen, çekilmez ve yaşanmaz bir yere dönüştüren kötülerle onu güzelleştirmek, daha iyi bir yer yapmak üzere uğraş veren iyiler arasındaki makas yarın biraz daha açılacak.

Getirilen cinnetlerin, girilen depresyonların, işlenen cinayetlerin, dağılan ailelerin ve edilen intiharların miktarı her geçen gün artacak.

Bir kısmımız için kısa vadede fiziki refah ve imkânların seviyesi belki yükselecek; ama tamamımız için uzun vadede ruhsal/anlamsal huzur ve tutarlılık seviyesi daima düşecek.

Bugün "Bu kadar da olmaz!" dediğimiz şeyleri yarın "Nerede o eski günler..." diyerek mumla arayacağız. Şimdi tasavvur bile edemediğimiz çirkinliklere yarın

"Bu kadar da olmaz!" bile demeyecek kadar duyarsızlaşacağız.

Yarın bugünkünden daha mutsuz olacağız.

Dünyanın halleri bizi her geçen gün biraz daha umutsuz olmaya zorlayacak.

Hayal kırıklıklarımız çoğalacak, sevinçlerimiz azalacak.

Her yeni gün, yeniden, iliklerimize kadar hissedeceğiz çaresizliği.

"Nedir bu hal?" ve "Nereye bu gidiş?" diye soran birlerin sesi, duyarsız, umarsız, gamsız, hayvanî yanlarına tutsak olmuş binlerin sesi tarafından daima bastırılacak. Birler, “kısık sesler” olmaya devam edecek.

Evet, dünya gemimiz ve içinde bulunan biz insanlar bu bozuluş ve batış yasasından kaçamayacağız.

Evet, kaçış yok, içindekilerle beraber bu dünya gemisi bir gün batacak!

Diğer adı “kıyamet saati” olan bu geminin batışından tek bir mahlûk kurtulamayacak!

O hâlde sormalıyız:

Ne diye uğraşıyoruz öyleyse?

Neden havlu atıp pes etmeyi değil de bu tükenişe tanıklık etmenin acısını çekmeyi tercih ediyoruz?

Neden katlanıyoruz bu başka hiçbir acıya benzemeyen acıya?

Ne kalacak bize bu enkazdan?

O hâlde cevap aramalıyız:

Sanıyorum ki bize, tarafımız kalacak.

Hayat aracımızın direksiyonunu, her durakta biri güzele öteki çirkine ayrılan iki mecburî sapaktan hangisine kırdığımız kalacak bize.

İyilik çiçeğini sulamak ile kötülük ateşini körüklemek arasında yaptığımız fiilî tercih kalacak.

Bize, direnişimiz kalacak. Haksızlıklar karşısında mı direndik yoksa hakka mı direndik, o kalacak.

Bu gemiye ne yaptığımız kalacak. Onu hangi yöne götürmeye çalıştığımız kalacak.

İman ettiğimiz şey kalmayacak bize, iman ettiğimiz şeyin bizi nasıl bir insana dönüştürdüğü kalacak.

Ait olduğumuz grup değil, sahip olduğumuz karakter kalacak.

Bize, attığımız slogan değil, sergilediğimiz duruş kalacak.

Kimliğimiz değil, kişiliğimiz kalacak.

İçine doğduğumuz kültür değil, yaşamayı irade ettiğimiz hayat kalacak.

Yoksa biz gemiyi batmaktan kurtarabilecek değiliz. O gemi, er ya da geç, batacak. Geminin aldığı su, her geçen gün artacak ve günü geldiğinde içindeki herkesi yutacak.

Varsın birileri geminin bir tarafını batırarak öbür tarafında kendileri şimdilik güvende olduklarını zannededursunlar; bize, acıyı hissetmemek için en ağırını kendimiz çekmek pahasına başkasına acı çektirmeyi düşünmeyişimiz, günü kurtarmak için geminin ezilenler tarafından ezenler tarafına geçmeyi bir an olsun aklımızdan geçirmeyişimiz kalacak…

Varsın birileri kendileri de o gemide olduklarını unutarak ha bire gemiyi delmeye devam ededursunlar; bize, geminin vaktinden önce batmasını önlemek için, delikleri kapatmaya sarf ettiğimiz emek kalacak.

Varsın birileri gemideki delikleri tamir etme bahanesiyle duygularımızla oynayadursunlar, bizi aldatsın, gemide öncekinden çok daha büyük yaralar açsın, gemiyi onarma isteğimizi çalsın, elimizden malzememizi alsınlar; bize, inatla ve inançla direnme azmimiz kalacak.

Ve o gün gelip gemi battığında, hepimiz sular altında kaldığımızda oradan yepyeni bir gemiye kapı açılacak ve açılan o kapıda bizi “bize kalanlar” karşılayacak. O gün, gemiyi vadesinden önce batırmaya azmedenlerin kapısında gemiye verdikleri zarar, gemiyi sağ salim menziline kavuşturmak isteyenlerin kapısındaysa verdikleri emek bekliyor olacak. O günden sonra herkes iradelerini nasıl bir gemi için kullanmışlarsa onlara öyle bir gemi sunulacak.

Yani herkes umduğunu bulacak.

Yani herkes uğrunda uğraştığının ama tam anlamıyla başaramadığının dört dörtlük bir sürümüyle karşılaşacak. Taşlar yerine oturacak, puzzle tamamlanacak.

Hani diyor ya Ahmet Kaya, “Bize kalan insanlığa bırakmak istediğimiz değildi. Binlerce fidan ektik halkın çölüne; su vermediler, eğildi.”, işte o gün ekilen fidanın yeşerip yeşermediğine bakılmayacak; çöle fidan ekip o fidanları sulayanlar ile fidanlara su vermeyip onları eğenler ayrılacak.

Bu yüzden uğraşıyoruz. Bu yüzden acı çekiyoruz. Bu yüzden direniyoruz.

Yoksa bizim etimiz ne budumuz ne ki dünyayı kurtaralım…

HilalHaber