Bu kadar zekadan bize ne düşer?
Bir dostum ismi Çoklu Zekâ olan bir kitabı okumam için verdiğinde endişeye kapıldım. Bunun iki temel sebebi vardı; ilk olarak zekâ ve çağrışımları teorik olarak uzak olduğum alanların konularıydı, ikinci olarak da zekâ doğrudan insanın kendisini de ilgilendiren (itiraf edelim; okurken sürekli dönüp kendimize bakıp kendimizi sınayacağız) riskli bir konuydu. Ama kitabı okuyunca iki endişeye de yer olmadığını anladım; Gardner konuyu benim bile anlayabileceğim kadar temiz (yöntem olarak) anlatmıştı ve en önemli kısmıysa şuydu: Hepimiz zekiymişiz, hem de bir değil, sekiz farklı zekâya sahibiz! Rahatladıysak, okumaya devam edelim.
Çoklu Zekâ kuramını ortaya koyan Howard Gardner, müzisyenlikle başladığı kariyerini psikologlukla devam ettiriyor ve kendisinin bizim için önemi, ortaya attığı teorinin geleneksel zekâ anlayışını dinamitlemesiyle başlıyor. Harvard’da çalışmaya devam ederken tüm dünyaya yayılmış olan teorisini bir yandan geliştirmeye bir yandan da yanlış uygulamalar ya da anlaşılmalarla teorisine gelebilecek zararları engellemeye çalışıyor. Aşağıda biraz daha açılacak olan teorisinde Gardner, bireyin çoklu zekâya sahip, bu birbirinden farklı zekâların kendi özgüllükleri ve gelişme biçimleri olduğunu ortaya atınca tedirginlik ve coşkuyla karşılanıyor. Teknik ilerleme ve hızlanma başımızı döndürürken, insanın kendisini anlama çabası giderek hem önemli hem de hazin bir hal alıyor. Önemli, çünkü bilmek günbegün daha çok geçer akçe oluyor; aynı zamanda hazin, çünkü insan kendisi hakkında ne de az şey biliyor. Tüm bu gidişat içinde bireyi en çok heyecanlandıran, neler yapabileceği ve yapabilecekleri üzerine edindiği bilgi, bu yüzden de beynimiz ve zekâ hayati öneme sahip. Bu yalnızca bireysel bir önem de değil; toplumun idamesi ve üretimle de doğrudan ilişkili. İşte bu yüzden de zekâyı tanımlamaya ve onu tanıyıp geliştirmeye önem veriliyor.
Gardner’ın teorisine, beklentisinin aksine, psikologların değil de eğitimcilerin ilgi göstermesinin sebebi bu olsa gerek. Eğitimci derken geniş bir yelpazeden bahsediyoruz; bir bütün olarak toplumu eğitmek isteyenlerden (70’li yıllarda Venezüella halkının zekâsını artırma projesinden bahsediyor örneğin Gardner ya da teorinin Çin’de ve Kuzey Kore’de gördüğü büyük ilgiden), hâkim eğilimin dışında kalan çocuklarla ilgilenenlere, özel okullardaki eğitmenlere kadar…
Bildiklerimiz bilemediklerimizden az
Kitap üç ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde Garnder 1980’e kadar tamamladığı ve Zihin Çerçeveleri Çoklu Zekâ Kuramı ismiyle yayımladığı kitabında detaylandırdığı teorisini özetliyor, ikinci bölüm bu teorinin eğitim alanında nasıl kullanıldığına odaklanıyor ve üçüncü bölümde de bu teorinin kullanıldığı yeni alanlar tartışılıyor.
Gardner çok temel bir tanımlama ile başlıyor, zekâ; en az bir kültür tarafından verilen problemleri çözmek veya eserler yaratmak için kullanılan bilgi işleme potansiyelidir. Tamam ama bu potansiyeli nasıl ölçeceğiz? Bir şeyin ölçülebilir olması için sınırlarının çizilmiş olması gerekir, Gardner’ın isyanı tam da çizilen bu sınırlara. Ona göre psikometrik testlerle ölçülebilen tek bir zekâdan bahsedilemez, insanların farklı bilişsel güçleri ve benzeşmeyen bilişsel tarzları olduğunu kabul eden bir anlayış inşa edilmelidir. Farklı bilişsel tarzlar da ancak ve ancak farklı alanlarda kullanılabilen farklı zekâların saptanması ve incelenmesiyle anlaşılabilir. Bu yüzden de internette “çoklu zekâ” diye arattığımızda hemen karşımıza çıkan ve artık çok popülerleşmiş olan şu ayrımı yapıyor; insanın müzikal, bedensel-kinestetik, mantıksal-matematiksel, dilsel, uzamsal, sosyal, içsel, varoluşsal (doğacı) zekâları vardır. İyi haber; Gardner’a göre her insan bu zekâların hepsine sahip olarak doğuyor, kötü haber; hepsinin bir limiti var, ama endişeye gerek yok; bu zekâların potansiyeli zamanında keşfedilirse geliştirilebilir. Her ne kadar yazarımızın bu teorinin eğitim alanında uygulanabilirliği konusunda kuşkuları olsa da, bu geliştirilebilme konusu en çok eğitimcilerin ilgisini çekmiş. Bu ilgi de geometrik olarak artarak dünyaya yayılmış. Kuşku hâlâ baki, ancak Gardner kitabın üçüncü kısmında okuduğumuz üzere, hem bu ilgiden doğan araştırma fırsatlarını hem de davetleri geri çevirmiyor. Ufak bir internet aramasıyla görebileceğimiz gibi çoklu zekânın okullarda uygulanabilirliği ülkemizde de yüksek ilgiyle karşılanmış. Gardner çokça kesin amprik bulgular olmadığını söylese de, çoklu zekâ kuramı vaat ettiği geliştirilebilirlik özelliğiyle kullanılmaya devam ediyor.
Zekâya destek şart
Bir zekânın bugün değer gören bir alanda ve anlamda sonuç verebilmesi için ya diğer zekâ türleriyle desteklenmesi ya da başka bir takım özel koşulların bir araya gelmesi gerekiyor. Her ne kadar bahsi geçen zekâlardan birinin ele alınıp geliştirilebileceği iddia edilse de, Gardner bizi uyarıyor; kesin sonuç beklemeyin. Herhangi bir zekâyı geliştirmede ya da o zekâyı kullandığınız alanda başarısız olma ihtimaliniz her zaman vardır. İtiraf edelim, Gardner’ın teorisi, ister kişisel olarak ele alalım ister cemaatimiz için (şirketimiz ya da toplumumuz) düşünelim, oldukça vaatkâr ve hepimizi heyecanlandırıyor. Kitap, zekâ(lar) konusunu uzun uzadıya tartışıyor; nöroloji, biyoloji, antropoloji, psikoloji gibi bilimlerin verileriyle desteklenen teorinin 1980’den günümüze kadar aldığı eleştirileri de yanıtlama niyeti taşıyor. Zekâ, beceri, yetenek gibi kavramların sınırlarının çizilememesi ve eğitim alanındaki çalışmaların bilimsel dayanağının sorgulanır olması, bulguların güvenilirliğine gölge düşürüyor ancak yapılan tartışma epey verimli.
Benim gibi bu konularda hiçbir şey bilmeyen biriyseniz, şunu söyleyebilirim ki Gardner da “zekâ sorunu” üzerine o kadar fazla şey “bilmiyor”. Fakat benim “hiçbir” şeyim ile Garnder’ın “o kadar fazla olmayan” şeyi arasındaki fark da insanın kendini bilme konusunda aldığı önemli mesafeyi ve vardığı hazin noktayı gösteriyor.