Emek bizim(!)
Epeydir kafamda dönüp dolaşan bu konu hakkında bir şeyler karalamalıyım diye düşünüyordum. Ve düne kadar da başlık “Emek protestosunda eksik bir şey var” olarak düşünülmüştü. Ama dün olanlar protestolardaki tüm eğretiliği silip, beni de protestocuların arasına itti.
Dün yaşanan polis şiddetine anlam veremeyenler için en iyi açıklama eksihabermas’tan geldi: “Kentsel dönüşüm denen vandalizm bugün Emek’te bütün medeni örtüsünü çıkararak özüne döndü ve faşizmin hem gaz, hem de su haline dönüştü.” Pek yazının konusu değil ama (sosyolog gözlüğümü taktım şu an) neoliberal muhafazakar iktidarın dayandığı ekonomik yapı ağırlıklı olarak inşaat sektöründen besleniyor, son zamanlarda bu sektörde yaşanan daralma içinse kaldıraç; kent merkezinde mutenalaşma, kent çeperi ve dışında ise kentsel dönüşüm olarak kendisini gösteriyor. Buna karşı her türlü direnç karşısında TOMAları, biber gazlarını, copları bulacak. İktidarın zayıf noktası bu, hatta tutunduğu dal.
Emek meselesine dönecek olursak… Gençliğini ya da ilkgençliğini İstanbul’da geçirmiş olanlar için ismi güzel, kendisi güzel bir mekandı Emek. 2008 senesinde Frankofon Sosyologlar Kongresinin açılışını yapacak kadar büyük bir yeri hem Galatasaray Üniversitesinde hem de Galatasaray Lisesinde bulamayınca Emek Sineması bizi ağırlamıştı. 1000’in üzerinde sosyolog o salona girip çıkıyor, Alain Touraine ve Şerif Mardin perdenin önünde konuşuyordu. Alın size nostalji kişiselden genele doğru: Henüz 26 yaşındayım ama gençliğimi ve çocukluğumu geçirdiğim mekanlar ya yok ediliyor ya da yok edilmeleri planlanıyor; Beşiktaş’ta deniz kenarındaki çay bahçelerinin hiçbiri yok, üniversitem yandı, İnci Pastanesi kapandı (afedersiniz taşındı), Saray Muhallebicisi hoş bir durak iken İstiklal’deki mekanından taşındı, akabinde tuhaf bir zincire dönüştü, İstiklal’in sinemaları birer birer kapanıyor, dedemle gezmelerimizin başlangıç noktası Haydarpaşa Garının geleceği meçhul… Fransa’nın Breton Bölgesinde Lorient kentini ziyaret ederken Turizm Ofisindeki genç kadın “Buraya neden geldiniz ki?” demişti, “Almanlar tüm binalarımızı yıktı, geriye çirkin bir kent kaldı.” Bizim ise bir cihan harbine ya da Almanlar gibi vahşi bir düşmana ihtiyacımız yok, sık sık milliyetçi hezeyanlarla tekrarlandığı gibi: “Biz bize yeteriz!” Ne demişti Gündüz Vassaf geçenlerde SabitFikir’de: “İstanbul dünyanın en çirkin şehri olmaya aday.” Çirkin diyemeyeceğim ama tüm yıkıcılığımız ve insan karşıtı yapılanmamız ile şunu iddia edebiliriz ki dünyanın en ucube şehirlerinden birini yaratma yolunda koşuyoruz.
Bu koşuda Emek bir dönüm noktası. Atilla Dorsay’ın artık günlük gazetelerde yazmayacağım dediği bugünkü veda yazısında altını çizdiği gibi: “Bu sinemanın hem kendisi önemliydi, hem de temsil ettiği kültürel altyapı, tarihsel birikim ve yaşam biçimi. Bugün artık Emek yok. Onun gerçek ve de simgesel önemini anlatamadık.” Kültürel altyapı, tarihsel birikim ve yaşam biçimi… Biraz da bu konu insanın ağzında kekre bir tat bırakıyor. Emek’in nostaljiye dayalı ve bu eylemlerle simgeselleşen anlamını bir kenara bırakırsak Emek Sineması nasıl bir kültürel altyapıyı ve kimin, nasıl bir yaşam biçimini temsil ediyor. Ve bu yaşam biçimi ile bugün geldiğimiz sonuç arasında acaba bir paralellik var mıdır, bu konuyu uzun uzadıya başka bir sefer tartışmalı, tamam, ama bunları da tam bugün not düşmeli.
Başlangıçta dediğim gibi konuyu detaylandırmanın pek bir anlamı yok şu an. Bir yanda biber gazı ve tazyikli su. Bu gazın ve suyun karşısında ise hepimiz varız. Birbirimize yüklenmenin sırası değil. Ama şu iki konuyu unutmamalıyız: Emek Sineması da kurulduğunda bir dönüşümün simgesi idi; sahne sanatlarının seçkinci ve kabul görmüş statüsünü değil de biraz daha hızlı bir tüketim ögesi olan sinemanın ortaya çıkışını simgeliyordu ve tüm temsil ettikleri ile o tüketim yöneliminin hızlandırılmış bir evresinde bir AVM’nin üst katlarına taşındı. Bu gidişatı da irdelemeliyiz. İkinci olarak da yaşam biçimini temsil ettiği insanlar şu soruyu kendilerine sormalılar: Yıllardır Taksim, Beyoğlu, Pera temizlenirken neden sustuk? Giremediğimiz sokaklara girebilir hale gelir, o sokaklarda “güvenle” biralarımızı yudumlayabilir hale gelirken bu ne bahasına oldu neden hiç düşünmedik? Hadi Sulukule’ye Ayazma’ya falan gitmeyelim; Asmalımescid’in, Küçük Beyoğlu’nun ve İstiklal’den Boğaz’a doğru mutenalaşan semtlerinin tadını çıkartırken bu temizlik bir gün döner de bizi de “temizler” mi acaba diye niye hiç düşünmedik? Manzarasının, “merkez”e yakınlığının, “kozmopolit” yapısının tadını çıkardığımız kafelerin/galerilerin eski sahiplerini neden hiç merak etmedik? Neoliberal muhafazakar elbirliğinin ağzıma tutuşturduğu şekeri elbette bir gün gelip alacağını neden hiç hesap etmedik? Ya da edenlere neden kulak vermedik.
“Emek bizim, İstanbul bizim,” evet. Ama bu konformizmimizin ifadesine dönüşmesin. Evet, İstanbul bizim ama biz kimiz ve mahallemizi neden bu kadar küçültüp, nasıl bu kadar bencilleştik. Birlikte mücadelemizi sürdürürken bunu da düşünelim.