Wesley Sneijder’in Tuhaf Ayrılığı

“Hayatlarımızı karşımıza çıkan fırsatlar şekillendirir; kaçırdıklarımız da dahil.” Benjamin Button

Yükseliş

Galatasaray, Wesley Sneijder’i getirdiğinde şaşalı bir dönemi yaşıyordu. Fatih Terim döneminde yapılan transfer operasyonunda büyük bir isabet sağlanmış, şampiyonluk gelmiş, ikinci sezonda 7 yıl özlem duyulan Şampiyonlar Ligi’nde işler iyi gidiyordu. İyi bir grup ve fikstür kurası çekip 10 puanla tur da geçilmişti. Ekonomik açıdan da TT Arena’daki ilk başarı rüzgarından faydalanılmış, taraftarın desteği alınmış, bunun da üzerine sermaye artırımı ile nakit girdisi de sağlanmıştı. Döviz kurları stabildi. Yani şartlar yıldız transferine uygundu.

Bu noktada zaten mali riskleri almayı yönetim politikası olarak belirlemiş Ünal Aysal, Galatasaray yakın tarihinin en sükseli transferlerine 15’er gün arayla imzasını koydu: Wesley Sneijder ve Didier Drogba. Wesley, 2010’da –ben de dahil- birçoklarına göre Ballon d’Or ödülünde en azından finale kalacak performans sergilemiş, kariyerinin altın yılını geçirmişti. CV’si o yıl için ödülü olan Messi’den daha doluydu. Ocak 2013’e gelindiğinde ise Inter kulübü onun yüksek maaşını karşılamakta zorlanır hale gelmişti ve Finansal Fair-Play ciddi şekilde ceza tehdidiyle kapıdaydı. (Haklılardı da, hala denetim anlaşmalarından kurtulabilmiş değiller) Sneijder ise henüz 29 yaşındayken bu indirimi yapmayı reddetti. Sürtüşme büyüdü, Zenit ve Galatasaray oyuncuya 4 milyon 500 bin Euro garanti ücretini karşılayabileceğini iletti ve İstanbul faktörüyle ipi göğüsleyen Galatasaray oldu. Ünal Aysal bu hamleyi, “Sneijder’i 15 dakikada aldım” diye ilan edecekti, muhtemelen doğruydu da…

O konjonktür ve takım içinde Wesley Sneijder ve Didier Drogba’nın gelişi tolere edilebildi, takım onları, onlar da takımı taşıyabilecek seviyedeydi. Şampiyonlar Ligi’nde Schalke turu ve Real Madrid’e karşı onur mücadelesi verildi. Inter’den biraz idmansız geldiği için bu dönemde Drogba başrolü alan isim olmuştu ama Wesley’nin sezonu 2013/14’tü. Belki şampiyonluk hedefinin uzağında kalındı ama Galatasaray, tarihinin açık ara en zorlu Şampiyonlar Ligi grubundan, Real Madrid ve Juventus’un arasından üst tura çıkıldı. Wesley’nin Galatasaray sahnesine çıkışı tam anlamıyla bu grup aşamasıdır, geliş amacını tam anlamıyla hayata geçirmiş, Juventus tarihinde dahi yer edecek bir hançeri Buffon’a saplamıştı. Ne var ki Galatasaray yakın tarihinin son mutlu anları olacaktı karda yuvarlanma sahneleri…

Galatasaray yakın tarihinin en göz alıcı anı…

Duraklama

Futbol elbette büyülü anlarıyla hatırlanır ama aslında hemen her alanda olduğu gibi temelinde ekonomi vardır. Ölçüsüz büyüme cari açığı getirir. Şartlar değişirken uyum sağlamak durumundasınız. Ocak 2013’te Sneijder ve Drogba’ya teklif götürürken 1.76 TL olan Euro kuru, Haziran 2014’e gelindiğinde 2.85 TL olmuş ve stat gelirleri artırılamayacak bir banda oturmuşken hiçbir şey olmamış gibi, Salih, Hajrovic, Ontivero gibi beş benzemez, futbol aklının yakınından geçmeyen çılgın transfer operasyonları yapmamalısınız. Ya da Drogba’nın biten sözleşmesinden boşa çıkan 7 milyon Euro’yu hesaptan düşmek yerine 29 yaşlarını devirmiş ve ikişer yıl sözleşmesi bulunan Selçuk İnan ve Burak Yılmaz’a (ya da Semih Kaya’ya) zam kaynağı olarak kullanmamalısınız. Yaparsanız bu maliyetlerin yükü sırtınıza küfe olur ve bu küfeyle yarışmak gittikçe zorlaşır.

Wesley Sneijder’in bir yıldız olduğu tartışma dışı ama nasıl bir yıldız olduğuna eğilmek tam da bu noktada mühim. Sneijder kariyeri boyunca bir ‘sihirbaz’ değil, zeki bir büyük takım oyuncusu olarak varoldu. Ondan Ronaldinhovari çalımlar, güç gösterileri, trivela veya topuk pasları izleyemezsiniz. Onun sihri takım arkadaşlarını bir enstrüman gibi kullanmasındadır. Sneijder top gelmeden düşünür ve mümkün olan en kısa sürede uygular. Önünü açık bırakırsanız kalecinizin ömür boyu unutamayacağı bir füze gönderebilir. Fiziği iyi olduğu sürece takımını eksik bırakmaz. Fakat bunların neredeyse tamamı oturmuş ve iyi takımlarda parlayacak özelliklerdir. Bireysel bir yıldız değildir Sneijder, takımla yıldızlaşır. Fakat aynı kaderin bir cilvesi olarak takımla da düşer.

Bugün -haklı olarak- şikayet edilen Wesley’nin kontratını 31 yaşında daha iyi şartlarla uzatan Dursun Özbek’in kendisiydi.

Düşüş

Galatasaray’ın yere çakılma sürecinin Sneijder’le aynı döneme denk gelmesi tesadüf değil… Avrupa’dan ceza alma yolunda freni boşalmış bir kamyon gibi ilerleyen Galatasaray’ın yeni başkanı Dursun Özbek, “Ceza tehlikesi yok” diyerek odadaki filin üstünü örtmeye çalışırken, yapılması gereken radikal operasyonu ıskaladı. Hamza Hamzaoğlu’yla gelen, sübjektif fikrime göre öne çıkan üst düzey bir oyunun olmadığı, ara bir sezonu son soluğuyla kazanan Galatasaray kadrosu, aslında kulübe tarihi bir kötülük etmişti. Pili bitmiş, Avrupa’da üst üste tur atlayan takımı 6 maçta 19 gol yiyerek (Dortmund ve Arsenal’den 4 maçta yenilen 4’er gol ve Anderlecht’in arkasında grup sonunculuğu) “Bizim devrimiz bitti” demiş bir takımın hem kadavralaşmış bölümleri kesilip atılmalı, hem maliyetler kısılmalı, böylece FFP cezasının sertliği de yumuşatılmalıydı. Böyle olmadı. Selçuk İnan büyük kaptan, Chedjou ligin en iyi stoperi, kadronun eskimiş yüzleri ise birer kahraman oluverdi. Halbuki değillerdi. Neşter vaktinde vurulmadı. Galatasaray en iyi ve mükemmele yakın şekilde yönetilmesi zorunda olduğu dönemde acemi bir başkanın ve yetersiz yöneticilerin eline kaldı. 31 yaşındaki, deposunda en az 2–3 yıl daha benzin olan Wesley Sneijder’in eline enstrüman diye Halıcıoğlu marka flüt verildi. Çalınan müziğin kalitesi de elbette değişti.

Daha sonrası tam anlamıyla bir kaos ve kayıp iki yıldan ibaret… Galatasaray’ı göz ucuyla takip eden ortalama taraftar profilinin bile kolayca görebildiği çığ, Dursun Özbek yönetiminin içi boş ama kulağı dolduran “3 kupalı sezon sarhoşluğu” ile görmezden gelindi. Kaptan Selçuk’tu, ligin en iyi stoperi Chedjou’ydu, olsa olsa çocuklar motivasyonlarını kaybetmişlerdi. Yoksa 3 kupalı şampiyon, 7 krallığın lordu ve alemlerin koruyucusuydu bu takım. Birkaç ekle düzelirdi.

Wesley’nin en büyük hatalarından biribelki de transfer sürecine dahil olup De Jong’a kefil olmaktı.

Yarı sportif direktör olarak Wesley

İşte Wesley’nin kaderini de bu sezonun sonlarına doğru yapılan değişiklikler değiştirdi. Altyapının başına kimi getirmesi gerektiğini takımın 10 numarasına danışacak düzeyde iş yapan bir başkanla çalıştığını anlayan Wesley Sneijder, zamanla verilen kararlarda etkinliğini artırdı, hatta yarı sportif direktör rolüne büründü. Altyapının başına getirilen Jan Olde Riekerink, Galatasaray hocası oldu. Takım orta saha bulamayınca ona danıştı, babasının ve menajerinin aracılığıyla ABD’den İstanbul uçağına atlayan Nigel de Jong geldi. Ne var ki bu işler Sneijder’in hızlı düşünme, pas yapma ve şut çekme kadar iyi becerdiği işler değildi. Başkan Dursun Özbek de yetki verdiği insanların kredisi tükenince –elbette kardeşi Mehmet Özbek hariç- yol vermesiyle ünlüydü. Cüneyt Tanman’la başlayan, Fatih İşbecer, Mustafa Denizli ve Levent Nazifoğlu’yla süren futbol şubesi sorumluluğu kavuğu Sneijder’de de durmadı. Cenk Ergün’ün sportif direktörlüğü, Florya’daki bu futbolcu düzeninin bitmesini gerektiriyordu.

“Masum değiliz hiçbirimiz” demişti Sezen Aksu, bu elbette Wesley Sneijder için de geçerli… Wesley, Florya’nın uyumlu karakterlerinden birisi olmadı hiçbir zaman. Felipe Melo’yla girdiği ego çatışması, Brezilyalının adını dahi anmayacağı noktaya kadar gelmişti. Saha içinde onla iletişimini diğer arkadaşlarına, “Söyleyin o 3 numaraya, aldığı topu bana atsın” diyerek sağlıyordu. Riekerink’e Josue’yi oynatmamasını telkin ediyor, yine aynı hoca döneminde hem fiziğine bakmaması, hem de ekstra izin bağımlılığıyla 350 kilometre öteden görülebilecek takım gevşekliğinin ana parçalarından biri oluyordu.

Elbette madalyon sadece bu yüzden ibaret değil… Wesley Sneijder, Başkan Dursun Özbek’e gidip “Bırakın yeni hocayı ben seçeyim” demedi. Etrafına serpiştirilen ve hala iyi performans verebileceği 2 seneyi heba eden işlevsiz kadroyu kendisi –De Jong hariç- kurgulamadı. İzni de ne tek başına aldı, ne de kendisi onayladı. Ligin vasat takımlarına karşı alınan yenilgiler sonrasında 2’şer gün kıyak izni verenler düşünmeliydi bunu. Futbolcu mu düşünecekti bunu?

Fakat hayat böyle karşılıklı özeleştiri süreçleriyle işlemiyor ve zaman da yerinde saymıyor. Radikal bir yenilenme operasyonunun yapılması gereken tarih olan 2015’te hala 3 yıllık bir plan inşa edilmeye namzet, gücü kuvveti yerinde Sneijder’den farklı bir profil görüyor yönetim ve karar alıcılar… Yenilik gerekliydi ve 34 yaşından gün almış, takım içinde sorunlar yaşamış Hollandalıyla devam etmek istemiyorlardı. Büyük ölçüde suçlu olan kendileri olmasına rağmen… Bu krizlerin birçoğunun kendi vasıfsızlıklarından türemiş olmasına rağmen… Galatasaray kadrosunun içten içe çürümesini acemice izlemelerine rağmen…

Elbette Dursun Özbek kendi özeleştirisini yapıp istifa etmedi, etmeyecek de… Ya da başından beri gizli yetkili yaptığı kardeşi Mehmet Özbek’i görevden almayacak. O da herkesten önce kendisini seçti. İşadamlığından gelme, egosu futbol bilgisinin 20 kat üzerinde olan tüm başkanlar gibi koltuğa tutunmak için kulübün zarar görmesini bile fark edemeyecek kadar hırsla transfere asıldı. 2015’te değil, 2017’de… Çünkü her şey en başta Galatasaray için değil, 2018 başkanlık seçimleri için.

Evet, bence 34 yaşından gün almış, yıpranmış ve soruna meyilli bir yıldıza güvenerek sıfırdan bir yola çıkılmamalı. Evet, yeni transferler de şarttı. Fakat bu değişimi Galatasaray için doğru zamanda değil, başkanlık seçimleri için yanlış zamanda yapan Dursun Özbek, Wesley’ye mal olan kişidir. Üstelik bunu da hiç şık olmayan, forma numarasını başkasına verme gibi ucuzlukların bezediği bir süreçle yaparak… Wesley’nin ayrılığı gün itibariyle doğru ama tuhaf ve burnumuza kötü kokular geliyor. Aslında ‘Sneijderspor’ kimliğiyle özetlenip yarı aşağılanan taraftarlar dahi bu ayrılık vaktinin “Belki yarın, belki yarından da yakın” olduğunu biliyordu, hala da biliyor. Fakat bunu yapanın ve yapılmasına sebep olanın Dursun Özbek oluşudur bu tepkinin nedeni… Elbette UEFA Kupası başta olmak üzere 1993'ten başlayıp 2002'ye kadar uzanan o müthiş yolculuğu yaşamamış yeni neslin Wesley’ye biçtiği değerin de bizim jenerasyonumuzdan farklı olması doğal. Yaşadıklarımıza en yakın anları onun döneminde gördüler çünkü.

“Hayatlarımızı karşımıza çıkan fırsatlar belirler, kaçırdıklarımız da dahil” demişti Benjamin Button… Bu hikayeyi de kaçırılan fırsatlar çizdi. 2015’ten bu yana yapmadıkların dağ oldu birikti, fırsatlar kaçtı ve Wesley de maalesef bir Benjamin Button değil. Bu ayrılığın tuhaflığı ‘ayrılık’ olmasından değil, sürecin yanlışlığından…

**

Sıkça Sorular Sorular

Sneijder’in asist analizini niye yaptın?

Avrupasız boş sezonda 4’üncülüğü bu kadar kolayca hazmedip iki sezon üst üste ilk 3’e giremeyen bir takımın liderini takımdan bağımsız değerlendirmeyi yanlış buluyorum. Bir taraftarın böyle bakmasını da anlayamıyorum. Her zaman kulüp > futbolcular olmalı, yoksa Demirören Beşiktaş’ı zehirlenmesine kapılır, ana avrat küfrettiğin başkana “Çıldırt bizi başkan” diye bağırıp Simao, Fernandes, -önceki kasa- Quaresma ve Almeida ile beşinciliğe koşup suçluyu bulamazsın.

Dolayısıyla bir klişeye tepki olarak sihirli bir rakam gibi durmadan önümüze konan 15 asistin “kaydadeğer ama söylendiği kadar harika olmadığını” vurgulamak için dökümünü çıkardım. O gece konuya dair gördüğüm bir twite olan kızgınlıkla olması gerekenden sert ifadeler kullandım, “Sinan da vurmasa 0 asist olacaktı” demem gibi… Bu Sneijder odaklı bir hırs değildi, Demirören Beşiktaş’ı zihniyetinin Galatasaray tezahürüne bir cevaptı benimki.

Sneijder’in ayrılmasına sevindin mi?

Samimiyetle hayır… Açıkçası bundan 1 ay önce Sneijder’in bir ayrılık sürecinde olduğu kanaatinde değildim, ona kimsenin bonuslarla birlikte 5.3 milyon Euro vermeyeceğine emindim. (Ki vermiyorlar da…) Sneijder’in de durup dururken bu kontratı bırakmayacağına… Ayrılık zamanının geldiğini düşünsem dahi sevdiğim bir oyuncunun şu şekilde gönderilişini bayağı buluyorum. Juventus maçını –iki kez- tribünde yaşamış birinin havalimanındaki buğulu gözlerine bakıp da “Çok iyi oldu” demesi zaten mümkün değil.

Belhanda’yı niye Sneijder’in yerine istedin?

Aslında çok basit, iki sebebi var. Birincisi, oyun stilinin daha bireysel olması nedeniyle bu geçiş dönemi için çok daha uygun… Dripling yapabilmesi için kanatların illa çok kaliteli olması gerekmiyor. Wesley’nin böyle bir bağımlılığı var, üretmesi için yanındakilerin de zeki olması gerek. İkincisi ‘prime Wes’ ile ‘prime Belhanda’ kıyası yapmıyoruz, elbette kariyer zirvesindeki Wes net şekilde önde ama şu an itibariyle hem orta hem de uzun vade düşünülürse Belhanda çok daha önemli bir asset. Maliyetinin yüksekliği de Sevilla, Valencia ve Nice’in de ona ciddi şekilde talip olmasıydı. Wesley’nin ayrılık sürecinde yaşanmasa transferiyle de heyecan yaratacak bir bireysel yetenek olarak görüleceğine de eminim. Bence bu kıyas çok net ortada…

Wesley’ye olumsuz baktın, Nasri’ye niye ‘olabilir’ dedin?

Bu noktada Wesley ile Nasri arasında doğrudan bir kıyas kurulması yanlış… Wesley’nin yerine zaten Belhanda geldi. Nasri ise kiralık olarak, büyük ihtimalle bir sene takımda yer alacak, daha 30 yaşındaki bir süper yetenek. 30 yaşındaki Sneijder’i beğenen birinin 30 yaşındaki Nasri ihtimaline burun kıvırması garip olurdu tam tersine. Nasri arızalarına karşın beğenilmeyecek oyuncu değil, kaldı ki henüz farazi bir durum. Orta saha alınmayıp da über maliyetlerle Nasri alınacaksa en başta ben karşı çıkarım fakat Wesley’nin burukluğu var diye insanların Nasri’ye çöp muamelesi yapması da artık psikolojik tedavi gerektiriyor. 30 yaşındaki Nasri, bu lig için uçuk bir transferdir ve evet, 33 yaşındaki Wesley’ye tercih ederim –hele Belhanda gelmişken-.

Sneijder’i eleştirdin, peki Selçuk İnkkasşlkdsşldsdklş

(Anti-Klişe Timi soruyu soranı imha etti)

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.