Gökova

Modern Köleliğe Neden Alışamadım ?

Baştan söyleyeyim ben tembel bir insanım ve bu yazı sadece içimde dolup taşan düşüncelerin dışa vurumu. Lisedeyken ailem (ben çocukken boşanmışlardı) bile benim herhangi bir üniversiteyi kazanabileceğim konusunda umutlu değillerdi ve bunu bana belli etmekten kaçınmazlardı. Haksız da değillerdi tabi, fen bölümünde okurken baraj puanına bile ulaşamayacak yerlerdeydim ben de bu yüzden “tm” bölümünden sınava girdim. Sonuç olarak Türkiye’nin sıradan bir şehir üniversitesinde işletme okudum. Ailemin zoruyla 2. senemde 2. üniversite olarak açık öğretime kayıt olup sermaye piyasaları bölümünü bitirdim.

Üniversite benim için çok garipti, ben tamamıyla askerliği kısa dönem yapabilmek için okurken, insanlar ne işe yaradığını anlamadığım, her gün altın bilezik misali bileklerine taktıkları sertifikalara bir yenisini ekleyebilmek için kurslara, konuşmalara katılıyor, sertifika programları kovalıyor, kpss sınavlarına hazırlanıyordu. Harvard gibi bir üniversitede okumadığımdan dolayı etrafımdaki insanlar potansiyel girişimciler değil potansiyel devlet memurlarıydı.

Benim o zamanlar apolitik bir birey olarak hiçbirşey umrumda değildi. Geleceğimle ilgili bir plan yapmak aklımın ucundan geçmezdi fakat şimdiki zamanı yaşamakta umrumda değildi. Garip bir ruh hali içerisindeydim, metalci kişiliğimin etkisiyle de kendi kaybolmuşluğumda kendimi dalgaya bırakmış sırt üstü güneşleniyordum.

Not ortalamam rezaletti, derslere gitmiyordum, babam bana harçlık yollamıyordu bu nedenle parasızdım ama gidip bir yerde çalışacak disiplin de bende yoktu. Kendimle ilgili yaptığım tek şey gitar çalmaktı. Saatlerce gitar çalıyordum, gerçeklikten sadece bu şekilde kaçabiliyordum. Kendimce küçük hayallere kapılmıştım yaptığım müzikler ile hayatımı geçirebileceğim ilüzyonuna kapılmıştım fakat Türkiye’de yaşadığım gerçeğini at gözlüklerimin kör noktasına atmıştım.

Her erkek gibi gün geldi ve aşık oldum, dünyam komple değişti. İnandığım doğrular zaten bir elin parmağını geçmezdi ve onlar da yalan gelmeye başlamıştı. Standart bir insanın dertlerine bürünmüştüm fakat onların yaptığı gibi temellerimi bu duruma uygun kazmamıştım. Uzay boşluğunda iticileri bozulmuş bir uzay gemisinin karadeliğe yavaş yavaş çekildiği anda yaşanan paniği ben geleceğimin karanlığında hissediyordum. Ataerkil bir toplumun gereği olarak eve ekmek getirebilecek bir durumda olmalıydım fakat bir yetkinliğim yoktu.

Gecelerim, gündüzlerim beni anksiyete krizleriyle karşılıyordu. Kendi adıma daha rezil bir halde olamayacağımı düşünüyordum. Bir erkeğin yapması gerekenler ve olması gereken psikolojik ve fizyolojik durumu düşündükçe intihar edesim geliyordu fakat onu bile yapabilecek cesaretim yoktu. Zaman geçti ben üniversiteden mezun oldum. Yapabileceğim bir iş yoktu, benim bölümümden mezun olan insanlarla rekabet edebilecek durumda değildim. Babam serbest meslek sahibi bir insandı fakat onunla da çalışamıyordum çünkü krizi yeni yeni atlatmıştı ve kendi yaralarını sarmaya uğraşırken bana finansal olarak destek çıkabilecek durumda değildi.

İstanbula geldiğimde sudan çıkmış balık gibiydim. İş bulamıyordum ve bu nedenle babamın yanında harçlık alarak çalışıyordum fakat bu durum beni gerçekten rahatsız ediyordu. Babalarla çalışmanın kötü yanı, babaların kendi işini sahiplenişinin, kişinin gençliğinin verdiği o özgür ruhun çarpışması sonucu çıkan gergin durumdur. Bu nedenle her gün iş arıyordum, bilmediğim konularda bile biliyormuşçasına iş arıyordum görüşmelere gidiyordum fakat görüşmenin sonunda cehaletim ortaya çıkıyordu. Babam ve yeni kurduğu ailesi ile yaşıyordum fakat çok rahatsızdım benim için o ev otelden farksızdı.

Hayatımın elle tutulur hiçbir yanı yoktu, bu durum ilişkimi de çok kötü etkiliyordu. Bir gün çağrı merkezinin bir tanesi beni buldu ve iş alanlarının ilgilendiğim bir konu olduğundan bahsettiler ve iş teklifi yaptılar. Çok naiftim ve ben çağrı merkezi konseptini o firmada öğrendim, ilk iş günüme kadar kafamda yapacağım iş hakkında farklı bir izlenim vardı fakat sonrasında gerçekleri suratıma kürekle vurdular.

Hayatımın yaşayabileceğim en kötü 9 ayını yaşadım sanırım. İş hayatının bu denli acımasız ve ruh emen bir şey olduğunu gördüğümde nefret ettim. İşe her gün lanet ederek gidiyordum, gitmek istemiyordum, bir çıkış yolu arıyordum fakat bulamıyordum. 9 ay dayanabildim ve en sonunda hiçbir planım olmadan istifamı verdim ve çıktım. Hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biriydi sanırım çünkü hayatım o dakikadan sonra farklı bir yöne evrildi.

1–2 ay civarı iş arayışım sürdü, bu arada hayatla ilgili ne yapmak istediğimi sorguladım. Beni neyin mutlu ettiğini bulmaya çalıştım fakat bulamadım. Bir arkadaşımın vasıtasıyla yazılım sektörüne atıldım ve çalışmaya başladım. Çok yeniydim ve yaptığım şey çok zevkli geliyordu, işimden memnundum, çalıştığım lokasyon güzeldi, sahip olduklarım güzeldi. Cicim ayları geçtikten sonra bütün bu düşüncelerim değişti.

O günlerde anladım ki ben modern köleliğe ayak uyduramıyorum. Esnek çalışma saatleri benim için gergin çalışma saatleri haline geliyordu. Makyajlanmış çalışma şartlarının altında yatan çirkinliği gördükçe bütün dünyaya lanet okuyordum. Sorun hiçbir zaman çalışmak değildi, ben zaten insanoğlunun konseptten bağımsız olarak yaşadığı süre boyunca çalışmak fiilini gerçekleştirmek zorunda olduğunun farkındaydım. Sorun her zaman masanın diğer tarafında olmaktı.

Siz ne kadar el uzatırsanız hep daha fazlası isteniyor ben bunu gördüm. Fakat tam tersi hiçbir zaman geçerli olmuyor. Mesleki bilgimin dışında pek çok şey yaptım iş saatleri içerisinde, çokta umrumda değildi fakat benim gözümde odada dolaşan sinek gibiydi. Özel sektörün bu kâr güdüsüyle hareket ederken çalışandan beklentileri midemi bulandırıyordu.

İlişkim güzel gidiyordu ve bir sonraki aşamaya geçilmesi gerekiyordu fakat önümüzde büyük bir engel vardı. “Askerlik”. İşyerinden iğrenmeye başlamıştım bahanem hazırdı ben askere gideyim dedim ve işten çıktım. Askerlik benim açımdan kafa dinginliği yaşadığım mükemmel bir 6 aydı. Primitif bir hayatta kalma dürtüsü dışında hiçbirşeye ihtiyacım yoktu, ne işverenler umrumdaydı, ne modern kölelik.

Döndükten sonra bir süre uyuyamadım, iş bulmamıştım fakat askerdeyken planladığım bir sürü şey vardı onları yapmak istiyordum. Her zaman en büyük sıkıntım paraydı. Hiçbir zaman para biriktirmemiştim, zaten çok kazanmıyordum fakat kazandığımı da o günümü güzel yaşamak için harcıyordum. Param olmayınca planladıklarımı yapabilecek gücü kendimde bulamadım. Tekrardan iş buldum ve o günden bu yana hala aynı yerde çalışmaya devam ediyorum.

Çalışan olmanın tek güzel yanı sanırım sorumluluk duygusunun olmaması. 9–6 olan çalışma hayatında şirket yansa umrunda olmuyor insanın. Her ay maaşımı alıp, bana izin verilen zaman dilimleri içerisinde hayatımı yaşamak amacıyla paraları harcamaya devam ediyordum. Hayat şartlarım da biraz iyileşince “comfort zone” denilen alanda takılmak bana güzel geliyordu. Yeme-içme-gezme üçlüsünü maaşım el verdiğince yapıyordum fakat hep birşeyler eksikti.

Günümüzde popüler olan “Sevdiğin işi yaparsan hayatın boyunca çalışmazsın” cümlesi aslında “Sevdiğin işi serbest meslek olarak icraa edersen hayatın boyunca çalışmazsın” olacakmış ama birilerinin işine gelmemiş belli ki.

Günden güne çalışan olmak benim için zor hale gelmeye başlamıştı. İnsanlara bakıyordum fakat onlar kendilerini bu yalana baya alıştırmışlar gibi görünüyordu. Hiçbir zaman anlamadım bu insanları ve sanırım anlayamayacağım. Kozmetik sektörünün bu kadar tutmasının sebebi bu olabilir bence. İnsanlar yalanı, kandırmayı ve kandırılmayı seviyorlar. Modern köleliğin, takım elbise giymek, meşhur kahvecilerden kahve içmek ve plazada çalışmak gibi makyaj malzemeleri arkasına gizlenmesi insanların hoşuna gidiyor.

Ben de bir süre bu yalanı sevdim fakat sonra Matrix’in gerçek yüzünü görünce işler değişti. Bu şekilde yaşamanın bedeli çok ağır fakat bu durumdan kurtulmak çok zor. Yapılması gerekenler her zaman aklımdaydı fakat bunu yapacak cesareti kendimde bulamıyordum çünkü işim çok rahattı, maaşım mevcut hayat standartlarıma yetiyordu ve tembeldim. Her gün kendime ne yapmam gerektiğini sorup durdum. Önümde evlilik vardı onu da hallettim ve sonrasında bu köleliğe alışmayı bile denedim, bir ev alıp 10 yıllık mortgageye girip hayatımın sonuna kadar standart bir insan olmayı falan düşündüm fakat konut sektörünün ülkemizdeki durumu ve ev fiyatları da içimi açmadığından dolayı beceremedim. İyiki de beceremedim.

Şu anda yazıyı mutlu bir sonla bitirmek isterdim fakat üzgünüm hala bir plazada beyaz yakalı takılıyorum ve bu durumdan hiç memnun değilim. Fakat çok yaklaşmış gibi hissediyorum kendimi. Planlarım var, projelerim var, hedeflerim var kendime koyduğum tek yapmam gereken şey o adımı atmak. Bir dahaki yazımın başlığı kafamda hazır . “Modern Köleliği Bırakıp Ege’ye Nasıl Taşındım ?”

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.