şnorkel deneyimleri, koşu rutini, satrançta bilerek yenilmek, martin eden
iyi akşamlar kadim dostlarım. geçen kış alıp aylarca suratıma takmadığım mavi şnorkelimle üçüncü dalışımı devirdim. her tarafı denizle çevrili ve ağustosta 35 derece olan yere alanya denir. şehir merkezinde değişik manzaralı ve kayda değer 3 plajı bulunur. kızılkule’yi karşıdan gören ve evimin yakınınındaki keykubad plajı, evimi karşıdan gören ve kızılkulenin altındaki soğuksu plajı, bir de kale yarımadasının antalya tarafındaki damlataş plajı.

ben eve yakınlığından ve su ayırt etmediğimden dolayı keykubad plajı sakinlerindenim. keykubad’ın kumunun boyutuna tesbih tanesi dersek, soğuksu plajının kumunu mercan kayacıkları olarak betimleyebiliriz. damlataş plajının kumu ise daha bir tayland havası estiren otantik türden. yine bu 3 plajı temizlik bakımından değerlendirirsek, limana ve tekne durağına uzaklığından dolayı damlataş plajı alternatiflerinin içerisinde en temizi olur, suyunun dalgasızlığından ötürü de soğuksu plajının temizliğine gönülden evet diyemem. konuya girecek olursam 3 gün içinde üç plajda da şnorkeli deneyimledim. keykubad plajı’nda tek tük balık, bir yavru kaplumbağa, bolca çer çöp görmüştüm. soğuksu plajı ise şnorkel dünyasında adeta bir national geographic, denizin içinde çimen bittiğini çimenlerin arasında dev caretta caretta’nın uyuduğunu söylesem tırsarsınız ancak gerçek bu. 40 cm’lik kuzu balıkları ve renk renk kaya mercanları adını bilmediğim yassı balıklar ve ufak da olsa bir ahtapot yavrusu şnorkelimin buğulu objektifinden kaçmadı. aslında bilmesem daha mı iyiydi düşünemiyorum, bundan sonra soğuksu plajında eskisi kadar açılamam sanırım.

damlataş kleopatra plajında ise tamam su temiz, tamam kum şahane, ancak denizin içinde ne kadar dalıp çıksam da bir hayat belirtisi göremedim yüzen çakmaklar ve dibe vurmuş ucuz bira şişeleri dışında. bir de sabah erken vakitte şans vermek istiyorum damlataş’a. 3 gün üst üste şnorkel kullanımımın da alışılmadık şekilde burun akıntısı yaptığını belirtmek isterim. haftada iki ideal olur sanırım sonuçta nefes alış veriş rutininde bir değişiklik söz konusu her kullanışta.
tarihi ortak görüş satrançta bilerek yenilmenin ayıp olduğu hususunda birleşmişse de alanya’da belki bunu türkiye’ye de oranlayabiliriz, istediğim nicelikte rakip yok. o yüzden yetenekli bulduğum ve satrançtan soğumamasını istediğim gençlerle oyun esnasında gördüğüm hataları düzeltme metoduyla oynamaya başladım. insanın kendi kendine yenilmesi bir acayip oluyor ancak benim amacım kendime güçlü rakip yaratmak. umarım başarıya ulaşırım.
bugün blogumun beşinci günü, blogu açtığım gün aynı zamanda koşu sporuna başlamıştım. 3. koşumu az önce tamamladım. etkilerini görmek için henüz erken, en azından bir altı ay daha beklemek gerekir diye düşünüyorum ancak şimdiden psikolojimi önemli ölçüde düzelttiğini söyleyebilirim. uzun yürüyüş ve uzun yürüme seanslarımda kalbim artık iyice rutine bağladığından koşunun arttırdığı nabzım suratıma gülücük olarak geri dönüyor. şu sıralar en sevdiğim şey de sırılsıklam terlemiş halimle kendimi soğuk duşa atmak. yaz günü iyi geliyor.
bir de size martin eden’den bahsetmek isterim. jack london’un karamsar romanlarından bir tanesidir. ankara dost kitabevi’nden aldığım zaman beklentim kazancakis’in zorba karakteri gibi çıksa yeter fazlasını istemem tarzındaydı. martin eden beni şaşırtmakla kalmadı hayatımda okuduğum en iyi romanlar listesinin üst sıralarına tepeden dalış yaptı. beklentimin düşük olmasının bu sürprizde etkisinin ne kadar olduğunu kestiremiyorum. bu romandan kısa bir pasaj paylaşıp bitiriyorum, kendine iyi bak sevgili okuyucu.

“ daha sonra ruth, prenses’ten bölümler okurken kızın dudaklarındaki kiraz lekesi gözüne martin’in gözüne çarptı. bi an için ruth’un tanrısallığı paramparça oldu. o da topraktan yapılmıştı. toprağın yasaları, herkes için olduğu gibi onun için de geçerliydi. dudakları kendisininki gibi ettendi. kirazlar, tıpkı kendi dudaklarını boyadıkları gibi, onun dudaklarını da boyuyorlardı. bir kadındı o, tıpkı ötekiler gibi bir kadın. bütün bunlar birdenbire oldu ve onu sersemletti. sanki güneşin gökyüzünden düştüğünü ya da tapılan bir tanrısallığın kirlendiğini görmüştü”
