Neden mutlu değiliz?

Umut Gökbayrak
Jan 12 · 6 min read

Güneş batmayan imparatorluk, Birleşik Krallık’ın yüce kraliçesi Victoria’ya, danışmanı, yakın dostu ve öğretmeni Abdul, Hindistan’da “meyvelerin kraliçesi” diye isimlendirilen egzotik bir meyveden, yani mangodan bahseder. 19. yüzyılın sonlarında bir İngiliz sömürgesi olan Hindistan, hiç ziyaret etmemiş olsa da Kraliçe Victoria’ya teba idi ve meyvelerin kraliçesinin, gerçek bir kraliçenin diyetine konuk olmasından daha doğal ne olabilirdi ki?

Kraliçe Victoria ve Abdul Karim

Maalesef Hindistan’dan İngiltere’ye deniz yolu ile 6–8 hafta süren yolculuk, en iyi koşullarda bile, bir mangonun taze kalması için fazlasıyla uzundu. Mango, en nihayet kraliçenin huzuruna çıktığı çıkmasına ama, çürümüş ve yenilemez haldeydi. Kraliçe hayatının sonuna kadar bu meyvenin tadına bakamadı. Görünen o ki, dünyanın en büyük imparatorluğuna sahip olmak bile, basit bir mango yemek için yeterli değildi.

133 yılda çok şey değişti. Cep telefonunuzdan iki düğmeye basıp, 6–7 TL’ye evinize kadar getirtebileceğiniz bu meyve, aslında bir basit sembol. İnanmak zor gelse de, bugün mütevazi hayatlarımızda, geçmişte yaşamış kral ve kraliçelerin neredeyse tümünden daha fazla imkana ve konfora sahibiz. Farkında bile değiliz ama bu kısa ömrümüzde, insanlık tarihinin en hızlı tüketen, gelmiş geçmiş en çok imkana sahip, görece en huzurlu döneminde doğduk. Pek çoğumuz açlık nedir hiç bilmedik. Hayatımıza kastedilmedi ve anlamsız tabular nedeniyle toplum dışına itilmedik.

Peki dünya bizlere böylesine bonkör davranırken, derdimiz ne? Neden halen mutsuzluk her yerde? İntihar oranları katlanarak artıyor. Antideprasant kullanımı çılgınlık boyutuna varmış, gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine herkes psikolojik destek almaktan bahsediyor. Neler oluyor? Sorun nerede?

Friedrich Wilhelm Nietzsche

Nietzsche şöyle diyor:

Yavaş yavaş eskiden bıkıyoruz, güvenle sahip olduklarımızdan; elimizi yeniden açıyoruz sonra. En güzel manzara bile 3 ay yaşadıktan sonra aşkımızı güvenli kılmıyor. Uzak kıyılar aç gözlülüğümüzü uyandırıyor. Sahip olduklarımız, onlara sahip oldukça azalıyor.

Sahip olduğumuzdan bıkmak, kendimizden bıkmak demektir. Birini acı çekerken gördüğümüzde, bu fırsattan yararlanarak acı çekene sahip olmak isteriz. Ona iyilik yapanlar ve acıyanlar örneğin, böyle yaparlar ve onun içinde uyandırdığı yeni mülk edinme arzusuna “aşk” derler. Duydukları haz, yeni bir fethin yarattığı coşkuyla karşılaştırılabilir.

21. yüzyıl insanı, fethetmeye ve daha fazla güce sahip olmaya programlanmıştır. Ama bunun bizi daha fazla mutlu etmekte doğru formül olmadığı sanırım çok açık. Değil mi?

Çözüm ise sanılandan çok daha basit… “Sadeleşmek

1 milyon liraya satın aldığınız arabayı, sokağa park ettiğinizde rahat uyuyamıyorsanız, o araba sizin özgürlüğünüzü kısıtlıyor demektir. Masaya koyduğunuz iPhone’unuz yere düşüp camı kırıldığında moraliniz bozuluyorsa, sizin ona değil, telefonun size sahip olduğunu söylesem bana hak verirsiniz umarım.

Arabanızın anahtarını valeye verdiğinizde, aklınız kalıyor mu?

Öncelikle, sahip olduklarınızı bir gözden geçirmenizi öneriyorum. Hangisi size gerçekten mutluluk veriyor. Acaba ona sahip olmasanız, hayatınız nasıl olurdu, gerçekten de ona ihtiyacınız var mı? Yoksa statünüz gereği mi ona bir servet ödediniz. Acaba bugün sahip olduklarımızın yarısından kurtulsanız nasıl hissederdiniz?

Büyük ihtimalle şu anda yazdıklarım fazlasıyla idealist ve hatta belki de ütopik geliyor. Ama bu sözler yüzlerce yıldır söyleniyor ve alınan dersler uygulanıyor. Geçmişte de bugün de pek çok kültürde “sadelik”, bir yaşam felsefesi olmuştur. Japonların Danshari adını verdikleri kadim felsefenin bir yansıması bugün dijital göçebe adını verdiğimiz, modern zaman seyyahları tarafından sürdürülmekte. Bir sırt şantası içerisinde hepsi topu topu 30–40 parça eşya ile yaşayan insanları kastediyorum.

Dijital göçebeler genellikle uzaktan çalışmaya müsait yazılım, grafikerlik gibi rollerde çalışırlar.

Ev, araba gibi, hiçbir sahiptelikleri olmayan bu insanlar, sadece birkaç gün idare edecek kadar eşya ile bugün orada, yarın burada yaşamaktadırlar. Sırt çantalarına sığmayan bir eşyaları olmadığı için, geride bıraktıkları hiç bir bağımlılıkları da yoktur. Onlara hükmeden bir eşyaları veya vazgeçmekten korktukları hiç bir statü yoktur.

François de la Rochefoucauld

Instagram’da insanlara hava atmaya öylesine alıştık ki; 40 yıllık bir komadan bugün uyanmış ve elinize ilk olarak Instagram’ı almış olsanız sanırsınız ki, öldünüz ve de cennete düştünüz. Yalandan da olsa; herkes mutlu, herkes harika bir hayat yaşıyor… Fransız yazar, François de la Rochefoucauld, ta 1600'lü yılların başlarında bugünleri görmüş ve şöyle demiş;

Başkalarını mutlu olduğuna inandırmak, sanki bizim için gerçekten de mutlu olmaya çalışmaktan daha önemli.

1990'lı yılların kült filmi Dövüş Klübünde de Tyler Durden, şöyle diyerek düşüncelerime tercüman olmuştu.

Tyler Durden, Fight Club

Sen, yaptığın iş değilsin. Bankada sahip olduğun para değilsin. Sürdüğün araba değilsin. Cüzdanının içindekiler değilsin. Sen şu üstündeki pantalon da değilsin.

Buraya kadar, bir farkındalık yaratmaya çalıştığım yazımın ana fikrinde, yani daha az ile yetinmenin mutluluğun sırrı olduğunda, hemfikirsek; bu işi nasıl yapacağımız üzerine kafa yoralım isterseniz.

Adım adım “sadeleşmek”

  1. Sadeleşmeye evdeki gereksiz eşyalarımız ile başlıyoruz. Eğer son bir kaç haftadır giymediysek bir kıyafeti atın, satın ya da yardımlaşma kumbaralarından bir tanesine atın. Ne yaparsanız yapın ama o eşyalardan kurtulun. Bu işi ileri götürebildiğiniz kadar götürebilirsiniz.
  2. Ben hiç bir şey atamam yanılgısından kurtulun. Evde iki tane kulaklık mı var? Birisini gönderin gitsin. Evde 3 tane şemsiyeyi kim ne yapsın ki? Belki de sırf misafirlerinize hava atmak, ne kadar kültürlü olduğunuzu ispatlamak için tuttuğunuz kütüphanenizdeki yüzlerce kitaba gerçekten de ihtiyacınız var mı? Yoksa bir e-kitap okuyucu da aynı işi görür müydü?
  3. Eğer fazlalıklardan kurtulmak zor geliyorsa, şu yöntemi deneyin. Önümüzdeki 3–4 günde mutlaka gerekli olacak olanlar hariç, diğer tüm eşyalarınızı kolilere koyup, varsa tavan arasına, yoksa ardiye veya bir depoya kaldırın. Bir şey lazım oldukça gidin alın ve işi bitince gerisingeri bırakın. Haftada 1–2 kez alıp yerine koyduğunuz bir şey olduğunda, onu artık koliye bırakmayın, sizinle kalsın. İnanın bana, 6 ay içinde kolilerin içinde ne olduğunu bile büyük ölçüde unutacaksınız. İşte o 6 ayın sonunda da, kolidekilerin hepsini gönderin ve kurtulun.
  4. Baş edemeyeceğiniz kadar çok bilgiye de ihtiyacımız yok. Bugün Internet sayesinde, dünyanın en ücra köşelerindeki insanların da dertleri bizim derdimiz, onların sevinci de bizim sevincimiz. Dolar kurunun ne olduğunu günde 20 kere takip ediyor, Youtube’daki siyasi yorumları takip ediyoruz. Yanlış anlamayın… Avustralya’daki yangınlara kayıtsız kalalım veya iklim değişimine kulak tıkayalım demiyorum elbette. Ama eğer hiç bir aksiyon almayacaksanız da bu kadar bilgi ile yüklenmekten ne dünya bir fayda görür, ne de siz mutlu olursunuz. Değiştiremeyeceğiniz bir şey için dert etmeyi bırakın. Ya da gerçekten dert ediyorsanız, iyisi mi, oturmayı bırakıp, onu değiştirmeye çalışın. Vah vah denilerek küresel iklimin normale döneceği yok.
  5. Sadeleşmek sadece eşyalar ile olmayacaktır. Ardından cep telefonunuzdaki uygulamalarla devam etmenizi öneriyorum. Günde kaç saatinizi sosyal medyada geçirdiğinizi ölçüyor musunuz? Bir tahminde bulunayım. 2 saat veya üzeri olabilir mi? Bugün dijitalleşmiş dünyanın %45’i günde 2 saat 23 dakikasını sosyal medyada geçiriyor. Büyük oranda boşa giden zamanın büyüklüğüne inanabiliyor musunuz? Ortalama bir insan ömrünü 75 yıl varsaysak, ömrümüzün net 7.5 yılını başkalarının ne yaptığını takip ederek ve onlara ne kadar muhteşem bir hayatımız olduğunu ispatlamaya çalışarak geçiriyoruz. Sosyal medyadan elbette ki bir şeyler öğreniyoruz. Ama harcanan zamana kesinlikle değmeyecek bir yatırım olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir insan günde 2 saat 23 dakikasını ayırarak 1 yılda yeni bir yabancı dil söker, 10 yılda beste yapacak kıvamda bir enstrüman çalmayı öğrenir. Ben yaklaşık 6 ay önce cep telefonumdaki tüm sosyal medya uygulamalarını sildim. Mesleğim icabı izleyecek bir hikaye veya söyleyecek bir sözüm olduğu zamanlarda masaüstü bilgisayardan açıp bakıyorum. Bu da haftada 2–3 defayı geçmiyor. Gayet de yeterli geliyor ve hayatıma en azından haftada 10 saat ekledim. Nasıl büyük bir kazanç, inanabiliyor musunuz?
  6. Boş şeylerden vazgeçerek kazandığınız zamanınızı ve paranızı fiziksel bir şeylere sahip olmak yerine “deneyimlere” ayırın. Sevdiklerinizle bir şeyler yapın. Gezin, görün, eğlenin, sosyalleşin. Onlarla zaman geçirin. Yapacağınız en güzel yatırım bu olacaktır. Deneyimlere harcanan para ve zaman asla boşa gitmez. Hayata göz yumarken sadece bu anları hatırlayacaksınız.

Yazımın sonuna gelirken;

Sahip olduklarınızı azaltmak, bir şeyleri kaybediyormuşsunuz gibi hissettirse de, bence fazlalıkları elemek size hayal edemeyeceğiniz kadar fazla şey kazandırır.

Zaman, para, mekan, özgürlük ve enerji gibi. Hepsinden de önemlisi “mutluluk”. Daha değerli bir şey var mı hayatta gerçekten?


Umuyorum bu yazı, benim gibi, hiç durmadan mutluluğu arayan fanilere bir damla ilham olmuştur. Yıllardır üzerine kafa yorduğum için; bugüne kadar yazdığım yazılar içerisinde paylaşılmayı en çok arzu ettiğim yazım da bu olsa gerek.

Eğer benimle iletişime geçmek isterseniz, Linkedin profilime göz atıp, bağlantı isteği gönderebilirsiniz. Tüm iletişim bilgilerim orada mevcut.

Umut Gökbayrak

Written by

I turn ideas into software products . http://umutgokbayrak.com

Welcome to a place where words matter. On Medium, smart voices and original ideas take center stage - with no ads in sight. Watch
Follow all the topics you care about, and we’ll deliver the best stories for you to your homepage and inbox. Explore
Get unlimited access to the best stories on Medium — and support writers while you’re at it. Just $5/month. Upgrade