YARIM

Takvimden bir yaprak daha koparıp yarım bıraktığım yazımın başına oturuyorum. Başından , bıraktığım yere kadar okuyorum tekrar tekrar. Kalemimin mürekkebi değil gölgesi düşüyor ancak. Son zamanlarda çokça yaşıyorum bu durumu. Yazılarımı çokça yarım bırakıyorum. Gidişatını sevmediğimden mi yoksa konusu içime sinmediğimden mi, hiç bilmiyorum.

Hala yarım olan kağıttan başımı kaldırıp derinden bir of çekiyorum. Elim hala sıcak olan çayıma gidiyor. Bu kaçıncı demliğin kaçıncı bardağı kestiremiyorum. İçmeden önce şöyle bir kokusunu çekiyorum da ciğerlerime , Nazan Bekiroğlu’na hak veriyorum. Ne güzel ne doğru diyor o güzel kadın öyle.

‘Çayı yaratan Allah’a hamd olsun. Ya yaratmamış olsaydı?’

Ya yaratmamış olsaydı diye mırıldanıyorum kendi kendime. ‘Yarım kalırdık , yarım kalırdım.’ Diyerek dudaklarıma götürüyorum bardağımı.

Boş bardağı masaya bırakırken aklıma düşüyor , yazılarımın yarım kalış nedeni.

Ben yarım iken yazılarımı nasıl tamamlayabilirim ki ?

Ben kırık iken kelimelerimi nasıl toplayabilirim ?

Toplanamayacak kadar dağılmışken cümlelerimi nasıl düzene sokabilirim ?

Giden dostlarım varken nasıl olur da yarım kalmayabilirim ?

Yıkılırım. Ağlarım. Dağılırım.

Her giden dostla aslında ben de biterim.

Bu aralar çokça biten dostluklarımdandır , kağıtlarda eksiğim.

Yarımlığımı eksik kalışıyla yüzüme vuran kağıdıma bakıp , açık olan kalemimi kapatıyorum ve sessizce söyleniyorum.

‘Yarım kalan bir şiire yama yapamazsın ki.’