“…HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK!…”

Pişmanlık duymadığınız bir şey yaptınız. Arada bir “acaba” diye soruyorsunuz kendinize ve herşeye rağmen pişmanlık hissetmiyorsunuz. Doğruluğu ya da yanlışlığını tartışmıyoruz dikkat ederseniz. Doğru var mıdır, hangi zaman ve hangi şartlar altında doğrudur? Karşınızdakinin ısrarla sizi hatalı gördüğünü düşünüyorsanız ne yaparsanız? Pişmanmış ve hatalıymış gibi görünüp, kendinizi affettirmeye mi çalışırsınız? Yoksa ne olursa olsun der direnir misiniz? İlla ki birinin geri adım atması gerekiyorsa, kim adım atmalıdır? Bu geri adımın değeri nedir? Kimin daha çok sevdiğinin ispatı olabilir mi? Affetmenin, sevmeyle bir alakası var mıdır? Daha çok seven, daha çok mu affeder? Kime sorsan illa ki bir cevap alabileceğin bu sorular, niye zihninde yer kaplayıp durur? Hepimiz kendi cevaplarımızın peşinde olduğumuz için olabilir mi?

Ben bir kadın…

Niye çekip gitti o gün hiç anlamadım. Dördümüz oturuyorduk. Deniz, Nuray, Fatih ve ben. Kapıdan girdiğimiz andan itibaren, insanüstü bir çekicilikle bizi etkisi altına alan Deniz’i takip ettik. Yarı giyinik haliyle bizi karşılaması, alt etmeye çalışan ama küçük bir güç gösterisiyle alt edilecek acemi tavırlarıyla şaşırtıcıydı. Medyaya fotoğraf vermemek için özel bir çaba göstermese de, güncel fotoğraflarının hiçbir yerde bulunamayışı hepimizde onun çirkin olabileceği fikrini uyandırmıştı. Oysa karşımızda bakışı, duruşu, gülüşü bir anda çarpan bir kadın vardı. Gerçek bir kadın! Fatih’i ilk kez bir erkekten öte görüşüm o anda oldu. Deniz, yarı giyinikti. Sanki hep yarı giyinik yaşıyor, çıplaklığı giyinmekten daha doğal görüyormuş gibi karşımızdaydı. Nedense aklıma, Fatih’le birlikte kaldığımız ilk gece sanki hep yaparmışım gibi soyunup çamaşırlarımla oturmam geldi. O rahat tavır, benim üzerimde de bu kadar doğal durmuş muydu acaba? Ya Fatih, ona bakarken benim ne kadar kadın olduğumu düşünüyor muydu? Uzayıp giden sohbet sırasında, onlar arasındaki elektriği fark etmem uzun sürmedi. Birbirini uzaktan uzağa kesen iki kedi gibiydiler. Yaşam sahalarına girenin karşısında durup, bir direnç gösteriyorlardı. Hırlamaları an meselesiydi, bir sessizlik olsa tısslamaları da duyulacaktı sankı.

Nuray ve Ben, Fatih ve Deniz bir müddet sonra konuların çevresinde birer ikili olmuştuk. Kadın olmanın ne kadar etkisi oldu bilinmez. Bu ikili birden Fatih’e karşı bir üçlüye dönüştü. Deniz, Fatih’i çıldırtacak yorumlarda bulunuyor; biz de her ne akla hizmetse onun üstüne gitmesine yardımcı olacak tüyolar veriyorduk. Üstelik ben bir yabancıydım, Deniz Fatih’e benden daha yabancıydı, Nuray her an taraf değiştirebilecek bir cephede ikimize yabancı, Fatih’e yakındı. Nispeten yani.

Deniz’in giyinmek için gittiği o anda, Fatih suskundu. Bir an o geri dönene kadar hiç konuşmayacak sandım.

  • Yine sinirlerim coştu galiba.
  • - Bunun farkında olman güzel. Benim adım Nuray’sa, bu kadın senin listene girmeyecek istisna isimlerden biri.
  • - Lütfen o geri döndüğünde de bu anlamsız şeyleri eline koz olarak verme. Benim için değil, Zeynep için hiç hoş bir tecrübe olmaz.
  • - Niye, Zeynep senin…

Ben yokmuşum gibi konuşmuşlardı. Oysa yok olan sadece Deniz’di. Galiba, ben “arkadaşız” dediğim andan itibaren Fatih için sadece arkadaştım. Fatih onunla girdiği ilk söz düellosundan itibaren Deniz’e kapılıp gitmişti. Aşamayacağını sandığı dalgalara kapılıp gitmişti. Nuray, belli ki beni Fatih’e layık görmediğinden, onun teknesini alabora etmeye çalışan tehlikeli bir fırtına gibi üzerine gitmeye devam ediyordu.

O, döndü. Şimdi üzerinde rahat bir kazak ve pantolon vardı. Üzerindeki kadın gücü kaybolmuştu. Nasıl demeyin, sadece bazı kadınların üzerindeki pırıltıyı aldığınız zaman ne kaldığını düşünün. Fatih, artık ona karşı rahattı. Elektrik de kaybolmuş gibiydi. Birden zihnimde “aşık mısın, aşık mıyım?” sorusu yankılandı. Ben kendi kendime küçük bir hikaye içindeydim. Etrafta neler olduğunu anlamam pek mümkün olmadı. Zaten hepsi bir anda olup bitti. Fatih hızla toplanıyordu. Tek kelime bile etmedi. Yüzüme bile bakmadı. Sanki ben orada yokmuşum gibi davrandı. Yine. Biz üçümüz Deniz, Nuray ve ben başbaşa kaldık. Bir fotoğrafçı. Flaşlar patlıyordu. Nuray, Fatih’i tutmak üzere hareketlenmişken Deniz ona yetişti. Nuray’ı tuttu. Hiçbir şey söylemeden tuttu. Fatih’in kapıdan çıktığını gördüm, kapının sesini duydum. Öylece oturdum ve arkasından baktım sadece. Sanki televizyonda oturmuş film izliyordum, müdahale etme şansım yoktu.

  • Bırak gitsin. Onun tartışması kendiyle. Şimdi geri çevirmen onu daha zor durumda bırakır.
  • - Sen onu hiç tanımıyorsun Deniz. Yapar bazen böyle şeyler, sakinleştirince güler seninle birlikte. Hay allah deyip işine devam eder.
  • - Belki de onu tanımayan sensin. Yağmur yağarken kaçmak mı gerekir, yoksa ıslanmak mı? Sen neyi tercih ettiğini söyle sadece.

Sonra oturup birlikte kahve içtiler. Ben yine yoktum. Aklım Fatih’le beraber gitmişti. Niye olduğu konusunda fikrim yok. Gittiği yer konusunda da bir fikrim yok. Sahi kızınca, üzülünce, sevinince nereye kaçar, nereye sığınırdı acaba? Kaç günde öğrenir insan böyle kenarda köşede kalan ayrıntıları?

Ben bir mektup…

Birkaç saat sonra. Kapısının önündeyim. Kapıyı çalacağım. Muhtemel açılmayacak. Ya da açılacak. Açarsa söylemek istediğim ne? Ya açmazsa kapısına bir not mu bırakıp gideceğim? Kapının önündeyim hala. Elim bir türlü gitmiyor zile. Tokmak işe yarıyor muydu? İki tok’luyorum. Cevap yok. Bir daha denesem… Bir tok, bir tok, iki tok tok, bir tok daha! Bu sefer açılacak. Gerçekten de açılıyor. Aralanıyor demek daha doğru. İçeriye başımı uzatıyorum. Kaçarcasına kapıyı bırakıp gidişini görüyorum. Demek ki onun da henüz söyleyecek lafı yok. İçeri giriyorum. Kahve kokusu geliyor. Kahve yapacak demek ki. Arada sanki bana bir şey vermeye çalıştı. Benim midem bulanıyor. Başım sanki benim başım değil. Anlayamadım ne olduğunu. İçerdeyim. Ya da değilim. Hangi kapıdan girince içeriye girmiş olur insan?

Bir yudum kahve iyi gelecek diye kendi kendimi cesaretlendiriyorum. İlk defa güçsüz duruyor karşımda. Ne söyleyeceğini bilmeden. Belki hep böyleydi, şimdi fark ediyorum. Kahvelerin arasında elime uzanıp bir kağıt veriyor. Yarı buruşuk. Bir şeyler karalanmış. Birkaç cümle. Çoğu yarım gibi. Kesin tanımıyla yarım kalan bir mektup bu. Bana mektup yazmış. Kahve ne güzel kokuyor!

Yazmak kaçanların işi midir? Sözlerinin ağırlığından korkanların… İnsan dostuna, sevgilisine “seninle konuşmaktan korktum, o yüzden yazdım mı” demek ister mektup yazarsa? Ağzımdan çıkanı kulağım duymaz genellikle. Buna rağmen yazmayıp konuşmayı tercih ederim. Çözüme kolay ulaşmayı sevdiğimden, hesaplar tutmak istemediğimden. Hem ne olursa olsun, “söz uçar, yazı kalır!”. Bu arada fark ettim ki, el yazısını ilk kez görüyorum. Evet, evet ilk kez. İnsan sevdiğinin el yazısını tanımaz mı? Bu devirde kaç soruluk cevap hakkımız vardır? Almak adına, vermek adına değil. Cevap yok diyoruz sürekli ve zamanı geldiğinde verilecek cevapları hep başkalarına saklıyoruz.

Peki biz şimdi kimiz? Neyiz? İlk gün niye gelmiştim sana? Sana gelirken yine düstursuz, selamsız, sorgusuz gelebilecek miyim? Biliyorum, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İnsan en başında yetişebileceklerinin, anlayabileceklerinin, anlatabileceklerinin sonsuz olduğunu sanıyor. Birden bir kaza olup yoldan çıktığında olaylar, anlıyor ki bir yoldan çıkmaya kadarmış sonsuzluk! Ne kadar sınır, ne kadar sinir J

Fatoş Ünal – 10.3.2004

Like what you read? Give Fatos Unal a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.