Akla kara arasında gökkuşağının renklerini aramak…

Doç. Dr. Emre Erdoğan

Siyasal görüş farklılıklarının, farklı oy tercihlerinin birer ahlaki mesele olmadığını; saç rengimiz, boyumuz ya da göz rengimiz gibi doğal farklılıklar olduğunu kabul edip, karşımızdakini suçlamak yerine anlamaya çalışırsak; kampanyayı kaybedebiliriz ama en azından ülkemizi bölen duvarlar daha da yükselmez.

Şöyle uzaktan baktığımızda, hele içinde de yaşamıyorsak; siyasal psikologlar ve siyaset iletişimcileri açısından Türkiye’nin çok ilginç olduğunu söyleyebiliriz. 2011’den bu yana, her yıl en az bir tane kritik seçim, bir skandal ya da yeri yerinden oynatacak gelişme yaşayan insanların; bu büyük olaylara verdikleri tepkileri takip etmek, değme deneysel çalışmadan çok daha bilgi verici olabilir.

Düşünsenize, bir Norveç’linin hayatı boyunca görmediği siyasal gelişmeyi son bir yıla sığdırabilen bir ülkede yaşıyoruz. Arka arkaya seçimler, bir dizi terör saldırısı, bir darbe girişimi, bir Anayasa değişikliği ve bir referandum. Yaşadığımız her deneyimden bir şey öğrendiğimiz, bir sonraki sınava daha önceki sınavdan aldığımız notların ışığında girdiğimiz doğruysa; 2015 Ocak ayındaki “bizler” ile şu andaki “bizlerin” birbiriyle tanış olması bile mucize…

Bu kadar hızlı değişen bir ülkede, değişme sürecini hızlandıracak başka bir aşamaya geçiyoruz. Nisan 2017’de yapılmasını beklediğimiz Anayasa değişikliklerini oylayacağımız referandum. Bir hafta ya da bir ay gecikebilir, sorun değil ama bu baharın siyasal gündemi de şimdiden belli diyebiliriz. Ne kadar anladığımız şüpheli, ne sonuçlar doğuracağını öngörmemiz imkânsız olan bir değişikliği oylayacağız. Herkesin kanaati ve oyu kendine; aklımıza yatan bir oyu vereceğiz ya da güneşli bir güne denk gelirse pikniğe gideceğiz.

Burada referandum paketinin içeriğini, muhtemel sonuçlarını ya da neyin doğru neyin yanlış olduğunu tartışmak manidar değil; zaten bu tartışmalara araç olan çok sayıda mecra var. Biraz naif de olsa, yine bir seçim sürecine girerken; daha öncekilerden aldığımız dersler ışığında nasıl bir kampanya süreci yaşayacağız ve seçmenler neye göre oy verecekleri tartışmak öğretici olur muhtemelen.

Öncelikle “bilgiç seçmen varsayımını unutarak işe başlayalım. Her ne kadar akil insanlarımız seçmenin Anayasa değişikliğindeki her maddeyi teker teker yargılamasını, artısını-eksisini tartmasını ve bunların kendi hayatındaki önemleri üzerinden ağırlıklandırıp toplamasını; buna göre de oyunu kullanmasını beklerseler de; bu iş öyle olmayacak. Zaten kendileri de böyle oy kullanmıyorlar muhtemelen ve hatta bence önce beğenip beğenmediklerine karar verip ona göre maddeleri tartışıyorlar. O yüzden de geleneksel medyadaki tartışmalar “-mış gibi” oluyor ve kimsenin fikrini değiştirmediği gibi, tatmin etmiyor.

Her türlü oy vermenin -apartmandaki yönetici seçiminden, Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar- son derece karmaşık sonuçları olmasına karşın; seçmenin önünde fiks menü bir liste bulunuyor. Evet/Hayır da olabilir; parti listesi de. O yüzden her seçmen bütün karmaşık sonuçları öngörerek yapacağı analizlerden tek bir sonuç çıkarmakla mükellef: Evet/Hayır ya da o parti değil de bu parti. Böyle bir analizi yapmaya bırakın biz sıradan insan beynini; en karmaşık bilgisayarlar bile yetkin değil. Haydi, bilgisayarları bu analizi yapmaya zorlasak dahi, insan beyni bunu yapmaz, reddeder. Referandum maddelerinin gündelik hayatınız üzerindeki etkisini analiz etmeye çalışırken; kendinizi alışveriş sitelerinden parfüm beğenirken bulabilirsiniz. Evet, kaytarmak beynin savunma mekanizmasıdır, ama geçelim.

Böyle bir bilişsel yükün altından kalkamayacağımız için de kısa yollara başvururuz, bu da bu dünyada yaşanmış milyonlarca yılın bir hediyesi. Her şeyi düşünmeye yetecek kadar enerji asla bulamayınca, kısa yollar geliştirmek ve onlara güvenmek; karmaşık bir dünyada sağ kalabilmenin en iyi yolu.

Kullanılan kısa yolların üzerinde henüz bir uzlaşma sağlanmış değil, ama bunların bazılarının siyaseten de kullanışlı olduğunu biliyoruz. Bunlardan birincisi duygular. Üzerinde düşündüğümüz konu önümüze gelir gelmez hissettiğimiz olumlu ya da olumsuz uygular, bizim o konudaki tutumumuzu belirleyici oluyor, iddiaya göre de daha sonra bu duyguları meşrulaştıracak şekilde fikirler arıyoruz. İkincisi, siyasal konuyu etraflıca düşünüp taşımak yerine, o konuyu tek bir faktör olarak algılamak ve bu tekil faktör üzerinden karar vermek. Bir belediye başkanı seçiminde çok sayıda vaadi/projeyi tartmak yerine, ulaşım sorununa odaklanmak ve kararı bu şekilde vermek iyi bir örnek sayılabilir. Üçüncüsü de, ideoloji. Siyasal kültürümüzde “ideolojik olmak”, “dogmatik olmak” ile eşanlamlı sayılırsa da, siyaset alanında ideolojiler çok işe yarayan kısa yol işlevi görür. ABD örneğinde bir adayın söylediklerinin liberal ya da muhafazakâr olarak özetlenmesi, seçmenin karar vermesine yetiyor. Tabii ki kısa yollar bunlarla sınırlı değil, çoklaştırmak mümkün ancak önümüzdeki dönemde bu kadarı bile yeterli olacak muhtemelen.

Kampanya sürecinde, her kısa yol için farklı strateji geliştirmek mümkün. Örneğin konuyu, yani Anayasa referandumunda oylanacak faktörleri “duygusallaştırabilirsiniz”. Her ne kadar korku en etkin duygulardan biri olarak öngörülse de, umut uyandırmayı hedeflemek de mümkün, Obama-2008 ve Obama-2012 kampanyalarında olduğu gibi. Bugünlerde sık sık gündeme gelmesini beklediğim Şili’deki referandum kampanyasını da bu kategoriye yerleştirenler var. Tabii, hepimizin bildiği üzere duyguları kontrol etmek mümkün değil, çok fazla korkuya ya da olumsuz duygulara yer veren kampanyaların ters tepmesi de büyük bir olasılık. Keza her “gökkuşağı” kampanyasının da “gaz vermesini” de beklememek gerekir.

Ya da bütün değişiklik paketi tek başına oylanacağından; içeriğin tamamını tek bir kelimeyle özetlemek ve bu kelimenin pazarlamasını yapmak da bir tercih olabilir. Biz buna “çerçeveleme” diyoruz ve herhangi bir konuyu hangi çerçevede sunduğumuz, insanların kararını gerçekten etkileyebiliyor. Türkiye’nin AB üyeliğini bir fırsat, ya da bir tehdit olarak çerçeveleyebilirsiniz örneğin, doğal olarak da seçmen desteği değişebilir çerçevesine göre. Çerçeveleme işi çoğunlukla siyasetçiler, medya ve diğer iletişimciler tarafından üstlenilen bir iş. Tabii seçilen çerçevelerin her zaman çalışacağının bir garantisi yok. Çok bilindik bir şey, rakibinizin çerçevesini tekrarlarsanız, onu güçlendirirsiniz. Benim size “pembe bir fil düşünmeyin” dediğim zaman, sizin pembe bir fil düşünmeniz gibi.

Üçüncü yol da konuyu siyasileştirmek. Geçen yıl yaptığımız bir saha araştırması gündelik yaşamımızda siyasal kutuplaşmanın yayıldığını göstermişti. Kolay olan, referandum meselesini çocuklarımızın nasıl bir dünyada yaşayacağı sorusundan koparıp, bizim ya da öteki kampın istediği/istemediği olarak satmak. O zaman herkes kendi kampının doğrultusunda oy kullanır; sadece harcanan paralar değil, bir uzlaşma umudu da boşa gider.

Bunlar profesyonel siyasal iletişimcilerin yöntemleri, hangilerinin kullanılacağını zaman gösterecek. Bizim gibi sıradan insanların da bu kampanyada yapabileceği çok şey var. Ama ben yapabileceğimizden çok yapmamamız gerekeni vurgulamak istiyorum: ahlakileştirmek. Yani benden farklı oy verenin, ahlaken de yanlış yaptığını düşünmek. Yalancı, hırsız ya da hain olduğuna inanmak. Eğer görüş farklılıklarımızı ahlaki sorunlar olarak algılarsak, yani meseleyi bir ahlak sorunu olarak düşünürsek; tiksinme duygumuz doğrudan devreye giriyor ve tiksindiğimiz insanlarla asla uzlaşamıyor ve orta noktada buluşamıyoruz. Üstüne, onları bir salgın hastalığın kaynağıymış gibi görüp, kendi çevremizden uzaklaştırıyoruz. Bunu yapmayalım.

Siyasal görüş farklılıklarının, farklı oy tercihlerinin birer ahlaki mesele olmadığını; saç rengimiz, boyumuz ya da göz rengimiz gibi doğal farklılıklar olduğunu kabul edip, karşımızdakini suçlamak yerine anlamaya çalışırsak; kampanyayı kaybedebiliriz ama en azından ülkemizi bölen duvarlar daha da yükselmez. n


Originally published at thebrandage.com.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Emre Erdoğan’s story.